Üsâme Ordusu

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) ölüm döşeğindeyken, Üsâme b. Zeyd’i İslâm ordusunun başına komutan yaparak , “Üsâme’nin ordusunu hazırlayın! Allah, Üsâme’nin ordusun-dan geri kalan kimselere lanet etsin!” buyurmuş ; Ali b. Ebî Tâlib ile Fazl b. Abbâs’ı bunun dışında tut-muştu.
Hz. Peygamber bu sözü defalarca tekrar etmesine  rağmen, Ebûbekir ile Ömer bu talimatı duymazdan gelerek, Üsâme’nin ordusuna katılmadılar. Çünkü orduyla birlikte giderlerse, Hz. Rasûl’ün (sallallâhu a-leyhi ve âlih) Ali’yi kendi yerine geçireceğinden korkuyorlardı. Allah’ın hükmü gereği, Üsâme b. Zeyd, onları çağırmak üzere birini yolladıysa da, bir türlü harekete geçmediklerinden; Rasûl (sallallâhu aleyhi ve âlih) onlara lanet ederek dâr-ı bekâya göç etti. Onlar ise, Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve âlih) öylece bırakıp Sâide oğulları gölgeliğine  koştular ve hilâfet tartışmasına koyuldular.
Haber Üsâme b. Zeyd’e ulaştığında, onlara haber salarak; Allah Rasûlü’nün talimatı gereği, her ikisinin de kendi hizmetinde birer asker olduklarını, o nedenle sancağının altına girmeleri gerektiğini hatırlattı. Onlara, hilâfet davasına ne yüzden bulaştıklarını sorduysa da; onların itaatten yüz çevirdikleri bütün tarih kitaplarında kayıtlıdır.
Onların Üsâme’nin sancağı altında birer asker oldukları, bütün ümmetin icmâsı ile sâbittir . Eğer Al-lah Rasûlü’nden sonra kendileri hilâfete daha lâyık olsalardı; bu durum mutlaka vasiyet edilirdi ve bu defa Üsâme’nin onların sancağı altına girmesi gerekirdi . Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) göç vaktinde, onları Üsâme’den geri kaldıkları için son nefesine kadar lanetlediği herkesin malumudur . Bu bütün kitaplarınızda yazılıdır ve inkârı mümkün değildir.
Sonuçta Ebûbekir ile Ömer, Üsâme’nin hizmetinde birer asker olmaları gerekirken, onunla birlikte git-meyerek Allah Rasûlü’ne muhâlefet ettiler . Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) de onları lanetledi. Al-lah Rasûlü de kime lanet ederse, o kişinin Allah’ın lanetine uğrayıp ebedî azaba düçar olacağı , son derece açıktır.”
İbrâhîm ve tüm Bağdat ulemâsı, utançlarından başlarını öne eğmişlerdi.  Hüsniye dedi ki: “el-Hamdü lillâh! Halîfenin yenilmez devletine , Ehl-i Beyt’in (aleyhimüsselâm) fazîletlerini ve menâkıbini ortaya koydum. Onlara düşmanlık eden kâfir ve zındıkların ise, zulüm ve muhalefetlerini, hatırladığım kada-rıyla, açıkça ve korkup çekinmeksizin ispata çalıştım. Din düşmanlarını susturan huccet ve delilleri gösterdim. Ehl-i Beyt hânedânını sevenlerden hiçbiri, bu muazzam işi, şu zayıf câriye kadar başaramadı. Halîfeyi bıktırmayacağını bilsem, Allah’a yemin olsun ki,  Ehl-i Beyt yolunun hak olduğunu ispatlayan delilleri ve onların fazîletlerini açıklamayı, ara vermeden sürdürürüm. O kadar ki, dinleyenler bu delilleri saymaya güç yetiremezler.”
Yahyâ b. Hâlid Bermekî, Hüsniye’ye döndü ve dedi ki: “Siz hiçbir kusur işlemediniz ve yolunuzun hak olduğunu ispatladınız.” Bunu takiben Yahyâ Bermekî ve mecliste, ülkenin çeşitli yerlerinden gelmiş bu-lunan emirler ve devletin ileri gelenleri, ister muvâfık olsun, ister muhâlif ; herkes Hüsniye’ye dua et-ti. Onu kutladılar ve “Aferin!” dediler. O gün dörtyüz kişi mezhebini değiştirdi ve Ehl-i Beyt (aleyhimüsselâm) yolunu seçti.
Hârûn Reşîd o tarihten sonra, sâdâtın  canlarına saldırmaktan vazgeçti. Ehl-i Beyt dostlarının peşini bıraktı. Hüsniye’ye değerli bir kaftan daha verilmesini emrederek, kendisini onurlandırdı.  Hüsniye’yi yanına çağırarak; usulca “Aman sana bir zarar vermesinler!” dedi ve bu şehri terk edip dilediği yere git-mesini tavsiye etti.
Hüsniye ve efendisi  Hârûn Reşîd’in elini öperek meclisten ayrıldılar ve mutlu bir şekilde dışarı çıktı-lar. Hârûn’un Ehl-i Beyt (aleyhimüsselâm) dostlarından olan amcasının oğlu ile kalabalık bir grup, Hüsniye’ye bağışlarda bulunarak tebriklerini arz ettiler.
İbrâhîm b. Hâlid utanç içinde ve yüzü mosmor bir halde, altın süslemeli kürsüden aşağı indi. Ebû Yûsuf ile Şâfiî  de, taklit yularını boyunlarına geçirmiş olan öteki kara yüzlülerle birlikte meclisten çıkarak, Ehl-i Beyt’e düşmanlık yolunu tuttular. Halk onlarla alay ediyor ve gülüyordu. Hârûn’un amcasının oğlu da onlarla alay ediyordu. İbrâhîm de Basra’ya varmadan bu dünyadan göçtü; âhirette kendisine sorula-cak sorulara cevap vermek üzere yola koyuldu.
Hüsniye, efendisiyle ve oldukça kalabalık bir toplulukla birlikte Bağdat’tan çıktı  ve Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) Medîne-i Tayyibe’sine  yöneldi. Orada kendilerini İmam Rızâ (aleyhisselâm) ve diğer Ehl-i Beyt (aleyhimüsselâm) sâdâtına hizmete adadılar. Allah kendisine bolca rahmet etsin.
El-hamdü lillâhi, alâ velâyet-i Ehli’l-Beyt; ellezîne hüm şümûsü’l-hidâyeti ve büdûru’d-dücâ. Ve ale’l-berâeti min a’dâihim el-liâm el-mel’ûnîn mine’l-evvelîn ve’l-âhırîn.
“Allah’a hamd olsun ki, hidâyetin güneşleri ve gece karanlığının dolunayları olan Ehl-i Beyt’in velâyeti üzereyiz. Onlara düşmanlık eden, öncekilerden ve sonrakilerden, alçak ve mel’un herkesten de teberrî  ediyoruz.”