Tarîkat Kapısı Makamları

1-Mürşit’ten el alıp tevbe etmektir.
2. Tâlib (öğrenici) ve mürîd olmaktır.
3. Temizlik, temizliğe önem vermek, saç, sakal, giysi de temizlik ve gösterişsiz-sade giyinmek.
4. İyilik yolunda olmak, nefisle mücâhede, mücâdele etmek.
5. Hizmet etmeyi sevmek, hizmet ehli olmak.
6. Haksızlıktan, hata yapmaktan, gönül kırmaktan, zulmetmekten, Hak’kın gözünden düşmekten korkmak…
7. Hak’tan ümidini kesmemek, Hak’ka güvenmek.
8. İbret almak, hidâyet üzere olmak, hırka, subha (yüz adetlik tesbih) zenbil, iğne, makas ve seccâdedir.
9. Nimet dağıtmak, cömert-paylaşımcı olmak. (Sâhib-i makam, sâhib-i cemiyyet, sâhib-i nasîhat, sâhib-i muhabbet olmaktır.)
10. Özünü fakir görmek, kibirlenmemek.

Muhammed, Ali postunda oturan,
Dört kapıyı kırk makamı bilmeli…
Muhammed, Ali’ye tâlibim diyen,
Evvel farzı mürşidini bulmalı…
Ballı Baba

Şeriat kapısında Hak’kın buyrukları, Hak Elçisi’nin, çoğu zâhirî olan emir ve tavsiyelerini elinden geldiği kadarıyla yerine getiren yol ehli, seyri sülukte üst derecelere doğru yolculuğuna devam eyler.

İşin kabuğunda kalmamak, zâhir ehli olmamak, dışa dönük ritüel ve nüsük izleyicisi olmak gibi bir kolaycılığın içinde kalmamak için her müminin varacağı duraktır bu durak.

Yaşamın içinde türlü türlü belâ, musibet ve sınavlarla karşılaşan mümin, bir yandan bunlara göğüs germek, diğer yandan da nefis savaşı vererek İnsan-ı Kâmil olmaya çalışacaktır.

Daha özel bir çalışma, daha yüksek bir gayret ve daha titiz bir nefis mücâdelesi verecek olan yol ehli, bu yolda kendisine önderlik edecek bir canı bulacak ve onun yol-yordam göstermesi ile daha emin adımlarla yoluna devam edecektir. Bu öndere Alevi tarikat anlayışında ‘Pir-Rehber-Mürşit-Dede’ denir ki yolun rehberi, müminin Hak’ka yönlendiren kılavuzudur.

Hak Teâlâ; ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na ulaşmaya vesile edinin…’ [Mâide: 35] buyurmakta ki buradaki ‘vesîle’ bir yönüyle de kişiyi Hak’kın râzı olduğu kullardan eylemek üzere bir öğretici bir klavuz edinmek üzere yolca ve soyca Muhammed-Ali ahlakı ile ahlaklanmış bir mürşit edinmeyi ifâde eder.

Mürşit; âlimdir, öğretmendir. Mürşit’ten el almak, mürşit aracılığı ile tevbeye yönelmek demek; öğreticiden-öğretmenden ilim öğrenmekle, Mürşit’in aydınlatıcı klavuzluğu sayesinde doğruyu öğrenmek ve doğru davranmak demek olur bir yönüyle…

Böylece, hangi konuda nasıl davranacağını, hangi merhaleleri nasıl aşacağını, seyri sülukte nasıl hareket edeceğini bilemeyen mürit, Mürşit’in yol göstericiliği ile hedefe daha kolay ve daha hızlı ulaşmaya odaklanır.
Nihâyetinde, şeriat yolunun kurallarına uymakla bir noktaya kadar gelen can, bundan böyle bütün ibâdet ve yaşamında kılı kırk yararcasına dikkatli olacak, nefsine uyarak işlediği günahlarda da bütün yüreğiyle tevbe etmeye çalışacak, nefis atının gemini asla başıboş bırakmayacaktır.

Alevî yolundaki canlar, tarikat adabıyla cemaat içinde bir yol kardeşi edinir, musâhip olursa el ele, can cana, iki âile daha dayanıklı bir irâde ve her konudaki yardımlaşmalarıyla hak ve hakikat yolunda olacaklardır.
Tabiri câiz ise bu noktaya ilerleyen mümin yeni bir ruhsal doğumu yaşayacak, emin adımlarla Pir’i-Üstad’ı ile Hak’kın rızâsına yol alacaktır.

Tarikat’ta el almak, tevbe etmek bir çeşit oto-kontrol ile müminlerin birbirlerine göz kulak olmaları, yolu birlikte kat etme azim ve gayretleridir de…

Kendisinden el alınan, kendisine intisap edilen Pir’in şüphe yok ki Hak-Muhammed-Ali yolunun bağlısı, Muhammedî nefesli olması gerekir.

Şeriat kapısında bütün inanç ve ibâdet uygulamalarını; Kurân, Hazreti Muhammed efendimiz ve Ehli Beyt’i ile On İki İmamlar’dan öğrenen yol ehlinin tarikat intisâbını da bu altın soya müntesip, velâyet yolu aşığı bir Pir’e yapması hem zorunlu ve hem de aklın ve aşkın gereğidir.

Ali soyundan ve yolundan olmayanın Pir’liği, İblislik demek olup, ‘tarikat yolunun çakması’ olarak da görülebilir.
Bu noktada ‘çakma pirlere’, yol hırsızı arsızlara Güzide ana dörtlüklerinde ne de güzel buyurmuşlar:

Behey efendiler zamâne halkı,
Her biri bir türlü iş eylediler.
Âyete, hadîse îmân etmeyip,
Efsâne sözleri hûş eylediler…

Kimi postta oturur, kimisi gezer.
Kimi yol gösterir, kimisi bozar.
Kimisi aklınca fetvâlar düzer,
Evliyânın sırrını fâş eyledirler…

Bunca mahlûkâtı bir yere derip,
Yılda bir davarın kanına girip.
Delilsiz, burhansız yol, erkân sürüp,
Câhiller gönlünü hoş eylediler…

Yolumuz uğradı kıra, bayıra,
İşimiz zor oldu Mevla’m kayıra.
Hiç ağzın açan yoktur hayıra,
Bir acâip yollu iş eylediler…

Güzîde der; ahd-i îmân zedeler,
İşiniz zor oldu ocakzâdeler.
Helal haram demez şeyhler, dedeler,
Eline geçeni nûş eylediler…

Bu yola girmek isteyen canlara: ‘Gelme gelme, gelirsen dönme,  gelenin malı dönenin canı, bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir, bu yola girmeye karar vermeden önce bir daha düşün. Yolumuz barış, dostluk ve kardeşlik yoludur. İçinde kin, kibir, kıskançlık, ikircilik gibi huyu olanlar bu yola gelmesinler…’ gibi uyarılar yapılarak yolun ne kadar çetin ve çileli olduğu hatırlatılır.

Bir kıymetli canımız, Pir-Mürşit-Rehber öncülüğünde yola alınan canın Tarikat yoluna girişi ile ilgili şöyle buyurmuştur:

‘…Alevî İslam inancına göre, bu yola girmek isteyen kimse, önce bir rehbere teslim edilir. Rehber, bu yola yeni girip ikrar verecek olan bir tâlibe, uzun zaman yol ve erkân usullerini, dört kapının ilki olan şeriat kapısının on makamını öğretir ve bu öğrendiklerini, hayata geçirmesini sağlar. Bu on makamın vecibelerini yerine getiren bir tâlip, Hak yoluna girmeye hak kazanmış demektir.

Rehber, yapılan bir merâsimle bu tâlibi veya tâlipleri, mürşidin huzuruna getirir. Rehber, ‘Esselâmu aleyküm ey şeriat erenleri!’, ‘Esselâmu aleyküm ey tarikat erenleri!’, ‘Esselâmu aleyküm ey marifet erenleri!’, ‘Esselâmu aleyküm ey hakikat erenleri!’ diyerek tâliplerle birlikte kapıdan içeri girip mürşidin huzurunda “dâr”a dururlar. Mürşit, her selâm için mukâbelede bulunduktan sonra ikrar verecek olan kimselere, sırası ile şeriatın on makamını ve bu makamları hayata geçirip geçirmediğini sorar.

Taliplerin, ‘eyvallah’ demeleri üzerine, hazır bulunan cemaatan sorar. Cemaat da ‘evet biz kendilerine kefiliz’ derler. Bunun üzerine rehber sol başta, tâlipler onun sağında sağ el göğüs üzerinde, sol el yana sarkıtılmış olarak, mürşidin önünde dâra dururlar. Rehber, ‘Koç-kuzu kurbanımız var’ tercümânını okuyarak tâliplerin bu yola girmesi için talepte bulunur. Burada önemli olan şudur. Her tâlip bulunduğu makamdan, bir üst makama geçmek istediğinde, aynı yol izlenir…’

Yüce Yaratıcı, biz müminleri günahlarımızdan arınmak, işlediğimiz hatalardan dolayı Hak’tan bağışlanma dilememiz ve O’nun temiz kullarından olabilmemiz için, kutsal buyruklarında bizleri uyarmakta ve tevbeye davet etmektedir.
Kurân’da: ‘…Ey iman edenler topluca Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.’ [Nûr: 31], ‘Ey iman edenler gönülden tevbe ederek Allah’a yönelin…’ [Tahrim: 8] buyrularak insanın hatalarından dönerek Hak’ka yönelmesinin önemi bizlere hatırlatılmıştır.

Yine, Kurân’ın Nisâ sûresi 80. âyetinde ‘Elçi’ye itaat, Allah’a itaattir…’ buyrulmakla Hak elçisine koşulsuz itaat etmeye dikkat çekilmiştir.

Nisâ 59. âyette de müminler, Elçi’ye itaatin devâmında “Ulul Emr’e” de koşulsuz itaate çağırılmaktadırlar. Ehli Beyt yolunca ‘Ulul Emr’ evvel emirde 12 İmamlar ise de, 12. İmam’ın Ğaybet’te olduğu dönemde mümin canların o makamı temsilen ehliyetli Mürşitlere-Fakihlere bağlanması, onların emir ve tavsiyeleri, öğretileri ışığında yaşamlarını sürdürmeleri öğretinin doğal sonucu ve İmam Mehdi’nin de tavsiyelerinin gereğidir.

‘Sana biat edenler, hakikatte Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli (desteği) onların elinin (biatlerinin) üzerindedir…’ [Fetih: 10] âyeti de peygambere gönülden bağlanmayı kabullenmenin müminlerin sıfatı olduğunu ortaya koymaktadır.

‘…Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.’ [Enbiyâ (21): 7, Nahl (16): 43] mealindeki âyetler de her konunun ehlinden öğrenilmesi gerektiğine değinerek bizleri işin ehline yönlendirmekte ve ilimsiz, delilsiz olanların, ehil olmayanların ardı sıra gitmenin uygun olmadığını ilan etmektedir.

Alevî tarikat kapısına varan müminler de peygamber postunda oturan Mürşit’i ve Mürşit makamını, “el ele, el Hak’ka” düstûrunun tecellisi bilir ve o yüce makamın sâhibine bağlanır kemâli eğitim ile olgunluk yolunda seyreyler.
Bir mürşit, hakiki bir mürşit olabilmek için şu temel vasıflara sâhip olmadır:

1. Her konuda inanç ve kabulleri Kurân ve Ehli Beyt buyruklarına uygun bir âlim olmalı.
2. On İki İmam soylu ve yollu olmalı.
3. Dört Kapı Kırk Makam’dan geçmiş, Kâmil İnsan olmalı.
4. Her hâlinde Hak’la olmalı, gözündeki perdeler ortadan kalkmış olmalı.
5. Bâtınî yani ‘Ledün ilmi’ne hâiz olduğu kadar dış dünyanın ilmine ve bilgisine de sâhip olmalı.
6. Kendisine gelen her tâlibi irşat edebilme kâbiliyetine sâhip olmalı.
7. Hoşgörü, paylaşım ve yardımlaşıcı bir yapıda olmalı.
8. Hiç bir insanı diğerinden ayrı görmemeli, zâhirî farklılıkları yerine göre değerlendirmeli, adâletli olmalı.
9. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda da irşat edebilmeli, ayinler ve cem yürütebilmeli, toplumun rûhî durumunu iyi sezebilmeli.
10. Dili ne söylerse, kalbi onu tasdik etmeli, özüyle sözü bir olmalı.
11. Sözünde sâbit ve sâdık olmalı.
12. Tâlibini gördüğünde onun içinde bulunduğu sıkıntıyı ya da onun ahvâlini anlamalı ve ona uygun manevî ilacı vermeli.

Tevbe etmek ve Mürşit’e bağlanmak ile ilgili Ehli Beyt’ten buyruklar:
Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: …Âlimler (mürşitler) peygamberlerin vârisleridirler. Çünkü peygamberler, miras olarak dirhem ve dinar değil ilim bırakırlar. Kim onlardan ilim alırsa büyük bir pay almış olur.
İmam Cafer Sâdık, ‘…ve râbıta eyleyin.’ [Âli İmrân: 200] âyetindeki ‘râbıta etmenin’ ‘(bir manada da) İmamlara (mürşitlere) bağlanın’ anlamında olduğunu buyurdular.

İmam Cafer Sâdık’a, ‘…Allah’tan ancak âlimler korkarlar…’ [Fâtır: 28] âyeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurdular: Bu âyette geçen âlimler, eylemleri söylemlerini doğrulayanlardır. Yoksa fiilleri sözlerini doğrulamayanlar gerçek âlim (mürşit) olamaz.

Müminlerin Emiri İmam Ali buyurdu: Âlimin (Mürşit’in) üç alâmeti vardır: Bilgi, ağırbaşlılık ve uluorta konuşmamak. Âlim olmadığı halde âlimlik taslayanın da üç alâmeti vardır: Kendisinden bilgili olanla günah işleyerek kavga eder, gereksiz yere tartışır. Kendisinden aşağı olanlara gâlip gelir ve zulmeder. Zâlimlere destek verir.

Emirülmüminîn Ali, tevbenin ‘estağfirullah-ey Allah’ım senden bağışlanma diliyorum’ demekle hakikatte gerçekleşmeyeceğini, tevbenin ve bağışlanmanın hak katında makbul olması için bazı şartların yerine gelmesi gerektiğini buyurmuşladır. O şartlar şunlardır:

1- Geçmiş hatalardan-günahlardan kalben pişmanlık duyulmalıdır.
2- Tevbe edilen günahlara bir daha geri dönülmemelidir.
3- Üzerinde kul hakkı var ise onlar hak sâhiplerine verilmelidir.
4- Edâ edilmemiş olan farzlar gecikmiş de olsa mümkün mertebe yerine getirilmelidir.
5- Haram ile bedene eklenmiş olan etler eritilmeli, beden haramlardan iyice sıyrılmalıdır.
6- Bedene günah işlerken günahın zevki tattırırldığı gibi, tevbe ile de Hak’ka itaatin zevki tattırılmalıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir günahtan tevbe etmek, o günaha bir daha dönmemek demektir.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Günahtan (samimiyetle) tevbe eden kimse günah işlememiş gibi olur. Günahına devam ettiği halde Allah’tan af ve bağışlanma dileyen, lafla tevbe eden kimse ise, (Allah ile, günah ile) alay eden kimse gibidir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Her derdin bir ilacı vardır. Günahın ilacı da tevbedir.
Muhammed Ali’nin aldım elini,
Hak deyip tuttuğum elden ayrılmam.
Oniki İmam’ın tuttum yolunu,
Hak deyip tuttuğum yoldan ayrılmam.

Mürşidin nefesi hak nefesidir,
Sözünü tutmayan Hakk’ın nesidir?
Mürşidin rızâsı hak rızâsıdır,
Hak deyip tuttuğum elden ayrılmam.

Mürşidin gittiği yolu, yolumdur,
Gitme dediğine giden zalimdir.
Zâhirde bâtında Hüdâ âlimdir,
Hak deyip tuttuğum elden ayrılmam.

Şah Hatayi’m hak bil tuttuğun eli,
Zâhirde bâtında Hak göre kulu.
Gerçek erenlerden aldım haberi,
Hak deyip tuttuğum elden ayrılmam.

2- Mürid (alıcı-öğrenici) olmak, Mürşit’in öğütlerine uymakYüce Kurân’ın onlarca buyruğunda müminlere, Allah’a ve peygambere itaat etme emriverilmektedir. Peygambere itaat onun sağlığında yüzyüze alınan emirler ve tavsiyeler, O’nun Hak’ka yürümesinden sonra da bıraktığı sünneti ve Ehli Beyt’inin emirlerine uymak şeklinde tecelli etmiştir şüphesiz.

Ancak yaşam Ehli Beyt İmamlarının hayatta oldukları dönemden ibaret değil. 12. İmam’ı fizik bedeni ile aramızda göremediğimiz dönemde Hak-Muhammed-Ali yolu ne olacak?
Müminler zaman içerisinde ortaya çıkan yeni soru ve sorunlara şeriat kapısında nasıl çözümler bulacaklar! Tarikat yolunda manevî eğitim ve irşâdı nasıl alacaklar!

Şeriat kapısı dediğimiz makamda fıkıh alanında sorunların çözümü fakih âlimlerin, müçtehitlerin açıklamaları ile oluyorsa, ahlak dersleri de bir Mürşit aracılığı ile alınır ve kemâle ermeye çalışılır.
İşte, Alevî irfan öğretisi, Tarikat kapısının bu makamında mümin canlara bu önemli gerçeği öğretmekte, canlarımızın Hak buyruklarını canı gönülden kabullenecek yetkinlikte olmalarını öğütlemektedir.

Ceme ve cemaate ot girip saman, odun girip kereste çıkmamak için can kulağını açarak gerçekler yolunun Tâlib’i olunması gerektiği vurgulanmaktadır.

Hakikatte, öğrenci-öğrenici olma hâli sadece burada değil her şeyde ve her yerde gereklidir. Dünyevî ilimlerin öğretildiği derslerde samimi öğrenici olmayanlar nasıl ki derslerinde başarılı olamıyorlarsa-olamayacaklarsa manevî ders halkalarına devam eden canlar da yola yürekten sevdâlı olmazlar ise gerçek Tâlib olamazlar.
İşte böyle… Tarikat yoluna giren mürid-tâlip, kendisini eğitecek bir mürşit, şeyh, pir, üstat, hoca, rehber, usta bulmalı ve onun öğüt ve tavsiyeleri ışığında kemâlât yolunda yükselmelidir.

Bundan dolayıdır ki bazı âriflerin; ‘Şeyhi-Piri olmayanın şeyhi şeytandır’ dedikleri nakledilmiştir kimilerince.
Bu söz doğru anlaşılır ve doğru puygulanırsa haktır, gerçektir. Aksi takdirde şeytanı şeyh edinir de farkında olamaz câhil mürit.

Araştırmadan, etmeden, Hak-Muhammed-Ali yolunda gerçek piri değil de çakma bir şeyh-pir edinip onun peşinden gidilirse bu durumda da; ‘Şeyhi-Piri olanın şeytana ihtiyâcı kalmaz’ dense yeri olur.
Kuran’ın Fetih sûresinin 9 ve 10. ayetleri şeriat makamında peygambere biat etmenin-el vermenin hakikatte Allah’a el vermek olduğunu bildirdiği gibi, tarikat makamında da Hak-Muhammed-Ali yolundan giden bir Pir’in eteğinden tutmayı ifade eder…

Hacı Bektaş Veli hazretleri Makalât’ında Mürid’i üç kısımda ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:
Mürid üç kısımdır:

1- Mürid-i Mutlak: Şeyhine (Pir’e) niçin diye sormayan, ona karşı delil getirmeyen gerçek mürid.
2- Mürid-i Mecazî: Görünüşte şeyhin buyruğunda, içte ise kendi nefsinin arzusunda olan mürid.
3- Dönek Mürid: Şeyhinin değişik bir halini görünce, ilminin eksikliğinden nefsinin arzularına uyup şeyhini terk eden mürid.

Buyruk’ta da üç türlü Talip (Mürid) vardır buyrulur:

1- Âşık Meşreb Tâlip: Üzüntü ve sıkıntısının artmasından zevki artıp imanı ziyâdeleşen tâlip.
2- Muhip Meşreb Tâlip: Bilgili olmasına rağmen henüz Hak’kın muhabbetini fark edememiş tâlip.
3- Mukallid Meşreb Tâlip: Tarikat yolunu kolay aşılır sanarak heves eden tâlip.

Allah, cümlemizi iyilere kavuştura, kötüleri kendileri ile meşgul eyleye… Bizleri gerçek tâliplerden kıla…
Yüce Allah Kurân’da, ‘…eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorunuz.’ [Enbiyâ (21): 7, Nahl (16): 43] buyurmakla da bilenlere başvuran tâliplerden olmamızı istemektedir.

Ehli Beyt’e düşman, Ali’ye düşman,
Muhammed’i sevdim, dese yalandır.
Can pîrim Hünkâr Velî’ye düşman,
Muhammed’i sevdim, dese yalandır.

Ali’yi seveni öldürüp, asan,
Kerbelâ’da İmam Hüseyn’i kesen.
Resûl’ün soyuna kast eden sersem,
Muhammed’i sevdim, dese yalandır.

Ali’yi Muhammed’in canı bilmeyen,
O sevgiyi can evinde bulmayan,
Âl-i Muhammed aşkıyla dolmayan,
Muhammed’i sevdim, dese yalandır.

Hüdâî Hüdâ’ya gönül vermeyen,
Doğruyu demeye dili varmayan.
Muhammed’i muhabbette görmeyen,
Muhammed’i sevdim, dese yalandır.
Hak Mürşitlerin öğütlerinden seçmeler:
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) buyurdular: Kıyâmet günü, kulun amel terâzisine güzel ahlaktan daha üstün bir şey konulmaz.

Yine Efendimizden (s.a.a) bir buyruk; Evlâdın anne-

babaya sevgi ile bakışı ibâdettir.

İmam Ali buyurdu: Şüphesiz ki tefekkür insanı iyiliğe ve iyilik üzere amele-eylemlere yöneltir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kim Allah’tan korkarsa, Allah her şeyi ondan korkutur, kimde Allah’tan korkmazsa Allah onu her şeyden korkutur.

İmam Mûsâ Kâzım (a.s) buyurdu: Ey oğul! Nefsinin Allah’a ibâdet ve itaat konusunda eksik yetersiz olduğunu sakın unutma. Çünkü hiç kimse Allah’a hakkıyla kulluk edemez.
Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Güler yüzlülük kin ve öfkeyi yok eder.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Dili doğru (doğru sözlü) olanın, diğer amelleri de temiz olur.
İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Bizim taraftarlarımız yalan-yanlış ve gereksiz konuşmayanlardır. (Dillerine hâkim olup, çok konuşmayanlardır.)

Muhammed Bâkır buyurdu: …(Gerçek) Müminler dünyaya, orada ebedî kalacakmış gibi gönül vermezler. Âhirete gideceklerini bir an bile akıllarından çıkarmazlar…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Hayırlı bir işe karar verdiğin zaman hemen başla (erteleyip durma). Sonrasında ne olacağını bilemezsin. Ertelenen işlerde şeytanın nazarı (etkisi) olur.

Müminlerin Emiri İmam Ali ve İmam Cafer Sâdık buyurdular: Mümin kardeşlerin birbirlerini ziyâret etmesi, buluşması, sayıları az bile olsa büyük bir ganimettir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Akrabalık bağlarını gözetmek ahlakı güzelleştirir, kişiyi eli açık-cömert yapar, nefsi arındırır, rızkı çoğaltır ve eceli geciktirir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi göstermeyen bizden değildir.

Müminlerin Emiri Ali buyurdu: Riyâkârın alâmeti üçtür. İnsanları görünce şevkle amel eder. Yalnız olduğunda kulluğunda tembellik eder. Yaptığı her işten dolayı övülmek ister.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Ateş odunu nasıl yiyor bitiriyorsa, haset-kıskançlık da imanı yer.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kim taassup (ırkçılık, tarafgirlik…) yapar veya bunu teşvik ederse iman bağını boynundan çıkarmış demektir.

İmam Zeynelâbidin’e soruldu ki: İnsanı günaha düşüren ırkçılık-asabiyet nedir? İmam buyurdular: Kişiyi günaha düşüren tarafgirlik, kavminin kötüsünü başkalarının iyisinden hayırlı görmektir. Yoksa insanın kavmini-yakınlarını-akrabalarını-köylüsünü-ırkını vs. sevmesi ırkçılık değildir. Fakat kişinin zulümde yakınlarına-kavmine yardım etmesidir asabiyet-ırkçılık.

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: (Mümin-Müslim kardeşler arasında) Üç günden fazla küsmek olmaz.
Ehli Beyt İmamlarından nakledilmiştir: Çok gülmek kalbi öldürür. Kahkaha şeytandandır. Aşırı şakalaşmaktan uzak durun, çünkü o insanın ciddiyetini yok eder.

3- Temizlik, temizliğe önem vermek, saç, sakal, giysi de temizlik ve gösterişsiz-sade giyinmek.

Yüce Allah Kitabı’nda; ‘…Allâh tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.’ [Bakara (2): 222] buyurmakla temizliğin önemine dikkat çekmiştir.

Bizler de, Ehli Beyt Yolu bağlısı müminler olarak, şu gerçeği her zaman göz önünde bulundurmak zorundayız.
Zâhirî ve bâtînî pisliğin temizlenmesinde, kendi alanlarına has malzemeler kullanılmalıdır. Maddî kirliliği, yine maddî olan temizlik malzemeleriyle gideririz. Manevî, zihnî, kalbî günah ve kirliliği de, Allâh’ın emirlerine, Güzel Peygamberimizin emirlerine ve diğer Ondört Masûm’un buyrukları ile onlara uyan Ehil Mürşitlerin irşât ve öğretilerine uymakla giderir, iç âlemimizi pâk ve mutahhar kılabiliriz.

Şeriat kapısında temizlik genel anlamda zâhirî temizlik olarak görülürken irfan yolunda ise iç temizliğe daha bir önem verilir. Dış-zâhirî görüntüde tasavvuf ehli olduğu çoklarınca bilinen kimseler iç âlemlerini de dış görüntülerine uydurmalı içi başka dışı başka olmamalıdır. İç aydınlanmaya önem veren yol ehli aynı zamanda dışını da temiz, düzenli, sade kılmalı, pejmürde, kir-pas içinde, dağınık, câhil dervişler gibi bakımsız bırakmamalıdır.
Böyle olmalı ki hem Hak katında, hem dindaşları ve hem de tüm insan kardeşleri nezdinde değerli ve saygın olsun, kıymet verilsin.

İnsanı en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, her konuda kullarını bilgilendirmiş, temizlik, kılık-kıyafet vs. gibi alanlarda da öz ama önemli bilgilendirmelerde bulunmuştur.

Yüce Allah; ‘Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının.’ [Haşr: 7] ve ‘Allah’ın Resûlü’nde sizin için güzel örnekler vardır.’ [Ahzâb: 21] meallerindeki âyetlerinde buyurduğu gibi, mümin canlara sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın bütün dallarında, peygamberin yaşam tarzına uymalarını emretmiştir.

Bundan dolayıdır ki, müminlerin bu makamda, üst-baş, giyim-kuşam, vücut, saç-sakal, ağız-diş temizliği konusuna özenle dikkat etmesi, Allah’ın, peygamberimizin ve O’nun pâk soyunun buyruklarına uygun davranması müminliğinin gereğidir.

Şeriat kapısındaki tüm ibâdet, ritüel ve uygulamaların bâtında da bir karşılığı vardır. Abdest, gusül, teyemmüm, salat, kıbleye yönelme, savm, zekat, hac vs. vs. tüm uygulamaların tarikat kapısında bâtınî anlamları vardır. Ve bu mana âleminde her şey insanı kemâle erdirmede bir vesile görülür. Böylece vesile-araç görülen, amaç bilinmez. Her şey kendi özgül ağırlığınca değer görür. Hedef, Hak’ka KUL, kullara da faydalı İNSAN olmak olur.

Peygamberimizin iki emanetinin birisi olan ‘Ehli Beyt’in her türlü pislik ve günahtan tertemiz kılındığı’ [Ahzâb: 33] Hak buyruğunda biz müminlere bildirilmiş iken, o Kâmil İnsanların takipçisi olmakla onur duyan biz Ehli Beyt dostlarına kir, pas, pislik, günah hiç yakışık alır mı!

Şeriat kapısındaki temizlik ağırlık olarak maddî temizlik olarak algılansa da, Tarikat kapısında temizlik öncelikle manevî temizliği ve kul hakkından arınmışlıkla yolda ilerlemeyi ifâde eder.

Alevî Tarikat erkânı olan cemde, bu meydanda dede-pir-mürşit-rehber gözetiminde yola koyulan Tâlib manevî temizlik çerçevesinde bir takım uygulamalardan geçirilir.

Yola girip ikrar veren talip cem meydanına gelir, pirinin huzuruna varır, rehber tarafından maddî kirlerden arınması için üzerinde herhangi bir kul hakkı var ise hak sâhipleri tespit edilerek, ceme davet edilir ve hak sâhibi hakkını talep eder.

Rehber; Ey talip! Döktüğün varsa doldur, yani zarara uğrattığın varsa zararını öde. Ağlattığını güldür. Yani dilinle, halinle gönlünü incitip kırdıysan o gönlü onar. Özür dile. Çünkü gönül Hakk’ın evidir. Allah’a karşı isyanda bulunduysan, buyruklarını yerine getirmediysen, tevbe etki bu kirlerden arınasın. Doğru gez. Dost gönlünü incitme, yalan söyleme, haram lokma yeme, elinle koymadığın şeyi alma, gözünle görmediğin şeyi söyleme, zina yapma, edep erkân üzere otur, emânete hâinlik etme, ölçü ve tartılarda hile yapma, iftirâ etme, yalancı şahitlik yapma, Allah’ın yarattıklarında kusur arama, kimsenin aleyhinde dedikodu etme, halka ihânet etme, doğru çalış vs. gibi sözlerle tâlibe öğüt ve tavsiyelerde bulunur.

Tâlip bunların cümlesi üzerinde düşünerek tevbe eder ve gereğine uyarak maddî-manevî kirlerden arınmış olur. Eğer tâlip bu kurallara riayet etmeyip tevbesini bozarsa onun tarikat abdesti bozulmuş olur ve o tâlip yol düşkünü olur.
Şeriat kapısında müminler abdestlerini su ile alırlarken, Tarikat’ta müminin abdesti gönülden tevbe etmesiyle gerçekleşir. Su beden temizliği içindir, tevbe de kalp temizliği için…

Bu nedenle düşkün olanlar cem ibâdetine giremezler. Çünkü tevbelerini bozmuşturlar. Oysa ceme her türlü kirlerden arınanlar girer.

Temizlik, temizliğe önem vermek, saç, sakal, giysi de temizlik ve gösterişsiz-sade giyinmek hakkında Ehli Beyt’ten buyruklar:

İmam Ali efendimiz birçok buyruklarıyla temizlik hakkında şöyle buyurmuşlardır: Temizlik zekiliktir. Temizlik zekiliğin evvelidir. Temizlik temiz nefislerin ahlakındandır. İnsanların en üstünü nefsini temizleyen ve imkânı olduğu halde dünyaya rağbet etmeyen kimsedir. Sakınmanın meyvesi temizliktir. İnsanın sakınmasının delili temizliğidir. Müminin zerâfeti haramlardan temiz oluşu ve yüceliklere koşuşudur. Temiz ol ki takvâlı olasın. Temizlik iffetin göstergesidir.

İmam Ali’nin buyruklarından; Günahlardan temizlenmek, tevbe edenlerin ibâdetidir. Temizlik, akıllılık ve büyüklüğün kendisidir. Temizlik asâletin başıdır. Temizlik iffetin alâmetidir. Günahlardan temizlik, pak nefislerin özelliklerindendir. (Günahlardan) temiz ol ki takvâlı olasın.

İmam Ali buyurdular; Kim nefsini tamahın çirkefliğinden temizlemese gerçekte kendini zelil kılmıştır, kıyâmette ise daha zelil ve rezil olacaktır.

İmam Ali buyurdular; “Allah korkusundan ağlamakla günahlar temizlenir.”

İmam Ali’den; Irk açısından insanların en temizi, ahlakları en güzel olanlarıdır.

İmam Ali buyurdu; Ârif kendi nefsini tanıyıp onu özgür kılan ve nefsini (Allah’tan) uzaklaştırıp rezil eden şeylerden temizleyendir.

İmam Ali buyurdular; Cömertlik gönlü temizler.

İmam Ali; İmanın süsü gizlide, amelin güzelliği ise âşikârda temiz olmaktır.

4- İyilik yolunda olmak, nefisle mücâhede, mücâdele etmek

Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e tüm Hak elçilerinin temel gönderiliş amacı insanı nefsin boyunduruğundan kurtarıp Hak’ka kul eylemektir.

İnsan, tarihe ve yaşamın tüm evrelerine dikkatlice bakarsa bütün hataların nefsin isteklerine boyun eğmekten ve nefis putuna yönelmekten kaynaklandığını görür. Görüntüde taştan, tahtadan, tunçtan vs. imal edilip tapınılan putlar ile, korku ve maddî kaygılarla putlaştırılan dinî ve siyâsî liderler bile nefsine kul-köle olmuş insanların yersiz korkuları ve anlamsız yüceltmeleri ile bulundukları konuma getirilmişlerdir.

Onun içindir ki, Kerîm Kurân’da: ‘Onlar (müminler), ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir… Kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.’ [Necm: 32] buyrulmakla, bizlerin kendimizi temizmiş gibi görmememiz, hata, kusur ve günahlarımızın farkında bulunarak Hak’kın dergâhına yönelmemiz gerektiği bildirilmiştir.

Bu Hak buyruğuna ve davetine, âdetâ bütün insanlık adına bir Hak’kın Elçisi olan Hz. Yûsuf’un dilinden: ‘Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz ki nefis kötülüğü emreder…’ [Yûsuf: 53] yanıtı verilerek, nefis denilen insan benliğinin başıboş bırakıldığında insana kötülüğü emredebileceği belirtilmektedir…

Nefis putunu kırmış, Hak’kın yüce emrini içselleştirerek kutlu yolda kudsî yaşamı gerçekleştirmiş ve son nefeslerini bu buyruk üzere vermiş yiğitlerinde Hak’kın; ‘Ey mütmain olmuş (arınmış ve kemâle ermiş) nefis! Rabbin senden sen de Rabbinden râzı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına dâhil olarak, cennetime gir.’ [Fecr: 27-29] emri ile râzı olunanlardan ve nimete erişenlerden olacağı müjdelenmiştir.

Nefis denilen eşkiyânın her isteğini yerine getirme arzusudur ki, insan gerek ferdî, gerekse toplumsal alanda, siyâsî arenada birçok günah, zulüm ve kötülüklere müptelâ olmuştur.

Öyle zaman olmuş ki, insan Hak’kın buyruklarını reddetmiş, Hak Elçilerini yalanlamış, Hak davetçilerine savaş ilan etmiş, nice kanlar dökmüş, nice zulüm ve taşkınlıklara bulaşmıştır.

Bunun sonucunda, insan, şahsî boyuttaki günahlara düştüğü gibi bütün bir toplumu baştan çıkaran, bütün insanlığı direk ilgilendiren kamu zulümlerini de irtikâp eylemiştir. İnsanlık tarihi maalesef bunun örnekleri ile doludur. Kabiller, Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Ebûcehiller, Ebûsüfyanlar, Muaviyeler, Yezitler, Mervanlar, Haccaclar… vs. bunun en bariz örnekleridirler.

Toplumsal zulüm ve bozgunların zirvede olduğu ve her zaman olabilirlik potansiyeli barındırdığı bir dünyada, Yüce Allah zâlimlere karşı mücâdeleyi, cihâdı da emreyleyerek yeryüzü zâlimlerinin ve zulmün ne kötü bir şey olduğunu beyân eylemişlerdir.

Yüce Kuran’da; ‘Bu dünyada kalbi kör olan, âhirette de kör ve daha şaşkındır.’ [İsrâ: 72] buyurulmakla dünya hayatında hak ve hakikate karşı körlük ederek nefis peşinde gidenlerin, âhiret âleminde de bunun neticesi olarak Hak’kın cemâlinden ve ilâhî nimetlerden mahrum kılınacağına değinilmektedir. İşte asıl körlük mahrûmiyettir.
Bazı gönül körlerinin kendilerince ‘İslam adına’ dedikleri ama aslında dünyayı kendilerine mülk edinmek amacıyla sağa-sola savaş açmaları, birilerinin topraklarını işgale yeltenmeleri, işledikleri cinâyet ve alçaklıklar asla cihat değil, cihat adı verilmiş canavarlıklardır.

Alevî İslam anlayışında cihat; zâlimler ve zulüm ile her çeşit mücâdeledir. Ve örnekliği; Hz. Muhammed ve O’nun kutlu soyu olan 12 İmamların yaşamında en güzel ve en kâmil manada tecellî eylemiştir.

Onun içindir ki, nefsin azgınlığı ve ona sebep olan en önemli sapma nedeni konusunda, iki cihan serveri Efendimiz (s.a.a): Bütün hataların başı dünyâ sevgisidir, buyurmakla nefsin yöneldiği bâtıl değere de dikkat çekmişlerdir.

Bir Ârif’in buyurduğu gibi;
Sen canından geçmeden canan arzu kılarsın,
Belden zünnar kesmeden iman arzu kılarsın,
Men aref nefse, dersin, kendi nefsin bilmezsin,
Melâikeden yukarı seyrân arzu kılarsın…

Allah nefsin şerrinden cümlemizi ırak eyleye… Bizleri nefsimizin hile ve desiselerine karşı uyanık eyleye…
İyilik yolunda olmak, nefisle mücâhede, mücâdele etmek hakkında Hak Mürşitleri’nden buyruklar:
İmam Cafer Sâdık şöyle buyurdu: Resûlullâh bir gün bir seriye (savaş katılan küçük askeri birlik) gönderdi. Birlik işlerini görüp geri döndüklerinde peygamberimiz onlara şöyle buyurdu: Küçük cihadı gerçekleştirip de üzerlerinde büyük cihad görevi olanlar merhaba (hoş geldiniz).

Denildi ki: Büyük cihad da neyin nesidir ey Allah’ın Elçisi!

Resûlullâh (s.a.a) buyurdu: O, nefisle cihaddır-mücâdeledir.

Müminlerin Emiri İmam Ali buyurdular: Nefsini hesaba çeken kazanır, kendisinden gaflet eden zarar eder.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Büyük günahlardan birisi de Allah yolunda cihad’dan (mücâdeleden) kaçmaktır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: … İslam’ın zirvesi cihad’dır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İman dört temele dayanır: … Birisi de Cihad’dır. (Hak yolunda gayret göstermek, nefsimiz ve dıştan gelen bâtıl ile mücâdele ve mücâhede etmek…)

İmam Ali ve İmam Muhammed Bâkır buyurdu: … Cihad da dört kısma ayrılır: İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, her yerde doğruluktan yana olmak, yoldan çıkmış fâsıklardan uzak durmak…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kalbini iyi bir arkadaş veya isyan etmeyen bir evlat, amelini peşinden gittiğin bir baba, nefsini savaştığın bir düşman, malını da sâhibine iâde edeceğin bir emânet kıl-bil.

Hünkar Hacı Bektaş Veli buyurdu: …Nefsin istek ve arzularını dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen İblis’i sever.

İblis’i (şeytanı) dileyeni de yüce Allah sevmez…
Gidi Yezid bize Kızılbaş dermiş,
Meğer şâhı sevdi dese yoludur.
Yetmiş iki millet sevmedi şâhı,
Biz severiz şâh-ı Merdan Ali’dir.
Muhammed dînidir bizim dînimiz,
Tarîkat altında geçer yolumuz.
Cibrîl-i Emîn’dir hem rehberimiz,
Biz müminiz, mürşîdimiz Ali’dir.

Gidi Yezid biz hiç haram yemedik
Bâtında gördüğümüzü demedik.
İkrâr birdir dedik, geri dönmedik.
Onikiyiz, birincimiz Ali’dir.

Pir Sultan der; Haktır yolumuz,
Evvel kurban verdik Şâh’a serimiz.
Oniki imam meydanında dârımız,
Biz şehidiz, serdârımız Ali’dir.

5- Hizmet etmeyi sevmek, hizmet ehli olmak

Bir toplumun efendisi ona hizmet edendir, buyurmuş iki cihan serveri Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a)…
Yeryüzü insanlarının bir çoğu bağlı bulundukları dinlerinde, insanlığa hizmetten çok dini ritüel ve dışa dönük merasimleri önceliyor, din ve dini yaşamak denilince zâhirî bir takım kural ve prensiplere uymayı anlıyorlar.
Gerçeği ifâde etmek gerekirse bu bakış ve davranış geçmişte ekseriyetle böyle olduğu gibi bugün de maalesef bundan farklı değildir.

Ne kadar çok namaz kıldın o kadar iyi Müslümansın.
Ne kadar çok oruç tuttun, o kadar dindarsın.
Ne kadar örtünebildin, o kadar dinini yaşamada gayretlisin.
Ne kadar dinin mabedi bilinen yere devam eder oldun o kadar dini bütün kimsesin.
Ne kadar bir takım zikirleri dil ile tekrar eyledin o kadar imanı yücelerdensin.
Ne kadar dini metin ve bir dinin kutsal kabul ettiği eseri okumaktasın o denli dini yaşayansın… vs. vs.
Bu bakışı ve örnekleri sayılamayacak kadar uzatabiliriz.

Oysa inancın iki yönü vardır:

1- Hak’ka bakan yönü.
2- Hak’kın kullarına bakan yönü.

‘Dini bütün olmak, iyi mümin olmak, dindar olmak’ görülen yaklaşımlara dikkat edilirse görülür ki insanlar dini yaşamın sadece Hak-kul ilişkisine bakan boyutunu genelde göz önüne alarak değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Oysa bu yön Yaratan ile kulu arasındaki ikili ilişkidir ve bir üçüncü kişilerin üzerinde söz söylemesini gerektirecek bir konu değildir.

Dînî yaşamın diğer yönü ise dünya yaşamını düzenleyen ve dünyayı yaşanılır kılacak olan davranışlar bütününü ifâde eder ve bütün insanlığı ilgilendiren bir alandır.

Ve bu alan kullar arası ilişki görüldüğü oranda aynı zamanda kulun Yaratıcı’sına kulluğunu da tezâhür ettirir.
Nitekim Ehli Beyt İmamlarından nakledildiğine göre üç çeşit zulüm vardır. 1- Allah’ın asla affetmeyeceği zulüm ki bu ŞİRK’tir. 2- Allah’ın bağışlayabileceği zulüm ki bu kulun Yaratıcı’sına karşı işlediği hatalar, günahlar, farzlardaki eksiklikler. 3. Allah’ın asla duyarsız olmayacağı zulüm ki bu da KUL HAKKI’dır.
Buna binâen, denilebilir ki Hak’kın kullarına hizmet etmek de kul hakkı noktasında görev icra etmek ve hadisi şerifte belirtilen zulmü işlemekten uzak durmuş olmaktır.

Alevi İslam inancı Ehli Beyt Yolu’nda dini yaşamak demek de, öncelikle insanlığa hizmeti öncelemek demektir. İnsan, hizmet ehli oldukça Hak katında derece alır. İnsan Hak’kın kullarına hizmet eyledikçe değer kazanır.
Haddi zatında gerçeği ifâde etmek gerekirse, dinin dış-zâhirî yaşanışı olan çoğu uygulamalar, hikmet nazarıyla bakıldığında görülür ki, insanı insanlığa hizmete alıştırma uygulamalarıdır. Yoksa Yüce Yaratan’ın insanoğlunun ritüel eylemlerine ihtiyacı yoktur olamaz da…

Bu çerçevede, ‘Hizmet Hak içindir’ deyimi, yolun temel felsefesini ortaya koymaktadır.

Herkes tarafından bilinir ki, insanın hem ruhsal, hem bedensel-maddî ihtiyaçları vardır. Bu yüzden insanın her iki ihtiyacının da giderilmesi, tatmin edilmesi gerekir. Beden ihmal edilirse, kulluğun gereği olan bir kısım hizmetler aksar. Ruh ihmal edilirse, insan vahşileşir, hayvanlaşır. Sadece kendine değil, bütün bir topluma zarar verir.

Gerçek Mümin hizmet adamıdır. İhtiyaç sahibi herkese gücü yettiğince yardımcı olur. Aç olanı doyurmayı, çıplağı giyindirmeyi, bilmeyene öğretmeyi, mazlumu korumayı, zalimin zulmüne engel olmayı, herkese hayır öğütte bulunmayı, imanının gereği bilir ve ona göre hareket eder, hizmet eder.

Yapılan ibâdet ve herkesçe takdir edilen bir hizmet, görünüş bakımından mükemmel olabilir; ancak o ibâdet ve güzel hizmetin, samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızâsını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve aferinini kazanmak veya hem Allah rızâsını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibâdet ve hizmetlerin, Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. İnsanı farkına varmadan riyâ ile gizli şirke bile bulaştırır. ‘Ameller niyetlere göredir’ hadisi şerifi de bu açıdan hizmette niyetin önemine vurgu yapmaktadır.
Yapılan hizmetleri Allah katında değerli kılan, bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızâsı için yapmış olmamızdır.

Ehli Beyt âlimlerinin kitaplarını, sözlerini yaymak için kerâmet sahibi olmak, âlim olmak da şart değildir. Her Alevî Mümin bunu yapabilir ve yapmalıdır da… Ömür kısa, zaman dardır. Fırsat kaçırılmamalıdır. Kıyâmette her mümine Hak yolunda ne hizmet eylediği sorulacak, ‘Hak olduğuna inandığın yol için ne hizmet eyledin?’ denilecektir.
Hayatı değerli kılan, yapılan faydalı hizmetlerdir. Yol ehline yakışır bir şekilde Allah’a kulluktur. Bu suretle kişi âhiret hayatını da kazanmış olur.

Bu makamda ki önemli bir konu da, özellikle müridin mürşidine, yol kardeşlerine ve yolun kurumsallaşmış yapısına (dergâhına, cemevine, derneğine vs. vs.) yapacağı hizmettir. Kişi babasına ve öz kardeşine hizmeti borçlu ise, mürşidine ve iman kardeşine de aynı surette hatta daha fazlasıyla hizmet borçludur. Bu hizmet hem aralarındaki muhabbeti arttırır, hem de kişinin Hak katındaki derecesini arttırır. Ayrıca Cenabı Hak’kın çeşitli lütuf ve sonsuz ikramlarına erişilmesine de vesile olur.

Bütün peygamberlerin ve evliyânın, insanlığın kurtuluşu uğrunda çektikleri çileler, verdikleri uğraşlar, karşılaştıkları zorluklarda gösterdikleri sabır insanlığa maddî ve manevî yoldaki hizmetleri değil midir!
İnsanlığın erdemler, güzellikler, gerçekler, adâlet, barış, insanî değerler noktasındaki kazanımları Hak adamlarının hizmet meyvesi değil midir!

İşte bu makam, insanın kendisini diğer insanların mutluluğuna adaması ve her türlü özveriyi gösterebilmesi makamıdır.

İlâhî rahmete dalayım dersen,
Cenneti, cemâli göreyim dersen,
Tende, özde insan olayım dersen,
Yaradan’a kul ol, halka hâdim ol.

Şeytânirracîmi kovayım dersen,
Enbiyâ yoluna varayım dersen,
Evliyânın sırrın bileyim dersen,
Yaradan’a kul ol, halka hâdim ol.

Hak, adâlet hâkim olsun istersen,
Tüm cihanda dirlik kalsın istersen.
Erenler bağında gül derem dersen,
Yaradan’a kul ol, halka hâdim ol.

Kılıçoğlu adam olayım dersen,
Hakk’ın sıfatların alayım dersen,
Ukbâda sevdiğim bulayım dersen,
Yaradan’a kul ol, halka hâdim ol.

‘Hizmet olmadan himmet olmaz’ gerçeğini bilenlerden olarak, hizmet ehli olabilmek ümidiyle Gerçekler demine

Hû…

Hizmet etmeyi sevmek, hizmet ehli olmak hakkında Allah Dostları’ndan buyruklar:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Bir Müslüman, Müslüman topluma hizmet ederse, Allah hizmet ettiği topluluk sayısınca o kimseye cennette hizmetçi verir.

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: …İnsanların sana yapmalarını istediğin şeyleri sen de onlara yap. Sana yapılmasını istemediğin şeyi de sen kimseye yapma…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir (kâmil) müminde şu sekiz özellik bulunmalıdır: … Dostlarına yük olmamalı (hizmet ehli olmalı)…

İmam Mûsâ Kâzım buyurdu: Rıfk (yumuşaklık) yaşamın yarısıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İnsan işlerinde yumuşaklıkla davranırsa insanlardan umduğuna (güzellikle karşılık görmeye) ulaşır.

İmam Cafer Sâdık şöyle buyurmuştur: Her kim ki Müslümanların derdiyle dertlenmiyorsa Müslüman değildir.

Resulullah (s.a.a) buyurdular: Halk Allah’ın âilesi sayılır. Allah katında en sevimli kimse Allah’ın âilesine en faydalı olanı ve bu âileye sevinç getirenidir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Müminler birbirinin hizmetkârıdırlar. Soruldu ki: Nasıl birbirlerine hizmet ederler? Buyurdular ki: Birbirlerine faydalı olurlar.

İmam Rızâ şöyle buyurdular: Mümin, kendisinde üç haslet olmadıkça mümin olmaz: Rabbinden bir sünnet, Peygamberinden bir sünnet ve İmamından bir sünnet. Rabbinden olan sünnet, sırrı gizlemektir, peygamberinden olan sünnet, halkla iyi geçinmektir, imamından olan sünnet ise sıkıntı ve zorluklarda sabırlı olmaktır.

6- Haksızlıktan, hata yapmaktan, gönül kırmaktan, zulmetmekten, Hak’kın gözünden düşmekten korkmak… 

İnsanı Kâmil olma yolunda ahlaki olgunluğa yönelenler adım adım nefislerini temizlemeye, kemâlâta ermeye, haksızlığın, zulmün, kırıcılığın en küçüğünden bile uzak durmaya çalışırlar.

Mümin, Hak’kın rızasına aykırı davranarak Allah’ın gazâbına uğramaktan korktuğu gibi, müminlerin gönlünü kırmanın, bilmeden bile olsa hata etmenin de imanın kemâline engel olacağını bilir.

Elbette insanız. Nefsimiz var, isteklerimiz var, arzular sâhibiyiz, zaman zaman gel-gitler yaşıyoruz. Dünya malı-mülkü, varlığı, zevkleri cezbedici şeyler… Bu durum yüce Kuran’ın bir âyetinde bazı örnekler verilerek şöyle ifâde buyrulmaktadır: ‘Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.’ [Âl-i İmrân: 14]

Görüldüğü üzere âyetin devamında Hak Teâlâ bizlere bu süslemelerin gelip geçici olduğunu, kendi katında ebedî ve güzellikler olduğunun uyarısını da yapmakta biz müminleri dünya süsüne, zevklerine, malı-mülküne karşı dikkatli olmaya çağırmaktadır. ‘Bunlar dünya hayatının geçimliğidir’ ifadesi de bunlardan ne kadar istifâde edebileceğimizin ipuçlarını vermektedir. Yani yaşamımızı idâme ettireceğimiz, kimselere yük olmayacağımız, hak yememek, hakka geçmemek çerçevesinde…

Yine, Hak’kın, ‘Dünyâ hayâtı ancak bir eğlence ve oyundan ibârettir…’ [Ankebût: 64, Enâm: 32, Hadîd: 20] buyruğu dünya hayâtının geçiciliğini, asıl hayâtın ve bâki yaşamın Hak rızâsı ve âhiret nimetleri olduğunu beyân ederek müminleri ve hatta tüm insanları düzgün bir yaşama, açgözlü olmamaya, kimseye zulmetmemeye, kırıcılıktan, gönül yaralamaktan, haksızlıktan uzak durmaya çağırmaktadır.

Yüce Kurân’da; ‘Allah’a karşı takvâlı olunuz, Allah’a karşı haşyet duyunuz, Allah’tan havf ediniz’ tarzında geçen ve Türkçe’ye; ‘Allah’tan korkunuz’ şeklinde hatalı tercüme edildiğini düşündüğümüz Hak kelâmları, gerçekte; ‘Allah’a karşı hata etmekten çekinmeyi, Hak’kın yanındaki makamı kaybetmekten korkmayı, Allah’a karşı yapılan görevlerde pür dikkatli olmayı, Hak katında kazanılan derecelerin elden çıkması endişesi duymayı, Hak’kın kullarını incitecek olmaktan çekinmeyi, Hak’kın gazap ve öfkesini çekecek bir davranışa düşmekten korkmayı’ ifâde eder…

Örneğin; ‘…Kulları içinde, Allah’a karşı ancak âlim olanlar haşyet duyar…’ [Fâtır: 28] âyetinde yer alan ve çoğunlukla ‘korku’ şeklinde tercüme edilen ‘haşyet’ yürekten saygı duymayı, kalple, içi titreyerek Hak’ka boyun eğmeyi, teslim olmayı ifâde ettiği gibi…

Hâşâ ki, Hak’tan korkmak, yılandan, çiyandan, kötülerden, zalimlerden, canavardan, depremden, yangından, ne bileyim bunlara benzer bir korku duymayı çağrıştırmaz.

Gerçeğe Hû…

‘Âmenerresûlü’ nâmı ile bilinen Bakara sûresinin 285-286. âyetinde; ‘…Ey Rabbimiz takat getiremeyeceğimizi bize taşıtma. Bizden sadır olan hataları sil, bağışla, bizi esirge…’ buyrularak, yüce rabbimiz bizlere hatalardan uzak durmamızı, hata etmemiz durumunda da Rabbimizden duâ ile bağışlanma dilememizi buyurarak biz müminleri hatadan arınmaya, hata etmekten korku ile uzak durmaya davet etmektedir.
Bir Hak âşığı olan Yunus Emre’nin buyurduğu gibi:

Bir gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil…

Haksızlıktan, hata yapmaktan, gönül kırmaktan, zulmetmekten vs. korkmak ile ilgili Hak Mürşitlerinden deyişler:
Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Zulümden sakının, şüphesiz ki zulüm kıyâmet gününün karanlıklarındandır.
Nebi ve Resullerin sonuncusu Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a) buyurdular: …Zâlimin alameti dörttür: Kendisinden üst seviyede olana itaat etmemekle zulüm yapar, kendisinden aşağıdakileri zorla kendine itaat ettirir, hakka düşmanlık eder ve açıkça zulmeder…

İmam Ali buyurdu: Mümin müminin aynasıdır. İhtiyacını giderir ve durumunu güzelleştirir… Müminler kardeştirler. Kardeş hiçbir şeyi kardeşine tercih etmez…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir (kâmil) müminde şu sekiz özellik bulunmalıdır: … Düşmanlara bile haksızlık etmemeli…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İman dört temele dayanır: … Birisi de (herkese karşı) adâletli olmaktır.

İmam Cafer Sâdık rivayetiyle, Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Rabbim bana farzları yerine getirmemi emrettiği gibi, insanlarla iyi geçinmemi de emretti.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Kendisi ile ilgili konularda insaflı davranan kimseye müjdeler olsun…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Haklı da olsan tartışmayı terk et…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Adalet, susuz insanın içtiği sudan bile tatlıdır. Küçük bile olsa, içinde adâlet olan iş ne geniş (rahatlatıcı) bir adâlettir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Mümin müminin-Müslüman müslümanın kardeşidir. Onun gözü, aynası ve rehberidir. Ona ihânet etmez, onu aldatmaz, ona yalan söylemez ve onun gıybetini yapmaz.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Düşmanlık eken, ektiğini biçer.

İmam Ali ve İmam Cafer Sâdık buyurdular: Zulümde üç kişi ortaktır. Zulmeden, zulümde yardımcı olan ve zulme rızâ gösteren…

7- Hak’tan ümidini kesmemek, Hak’ka güvenmek

Malumdur ki, ‘mümin’, iman eden demek olduğu gibi, emin olmak ve emin olunmak manasına da gelir.
Biz kullarını yarattığı andan itibaren bizlere verdikleri, bizlere ikram ettikleri ile bizleri ne kadar sevdiğini zâhir etmiş Yüce Yaratıcı’mız hangi konuda kendisinden ümit kesilen olabilir ki!

Bizler dünyaya henüz gelmemiş iken yeryüzünü bizleri için açılmış bir sofra kılan, yiyeceğimizi bile en güzel şekilde bizler için hazırlayıp ana göğsünden sunan, hiç birini hakedecek bir şey yapmış olmadığımız halde bizleri en güzel şekil ve hal ile yaratıp dünyaya misafir eyleyen yüceler yücesi Rabbimize güvenmemek mümkün mü!
O, yaratılışsal konularda kendisine güven duyulan olduğu gibi, diğer bütün alanlarda da kendisine en çok güvenilmeye layık olan, asla kendisinden ümit kesilmemesi gereken BİR’iciktir.

Başımıza gelecek her şeyi, sınava tutulabileceğimiz; açlık, yokluk, hastalık, bela, sıkıntı, savaş, nefse uyarak günahlara bulaşma vs. vs. her durumda O yeğane kendisine ümit bağlanılacak olandır.

Büyüklerimiz ne buyurmuşlar: ‘Tedbir kuldan takdir Hak’tandır.’ İçinde bulunduğumuz her halde bizler de üzerimize düşen görevi yaptıktan sonra Hak’ka güvenir, asla ve asla O’ndan ümit kesenlerden olmayız, olmamalıyız.
Tarikat yolunun bu makamı da Alevî müminlerin bu hal üzere olmalarını, bazı câhil cühelâ gibi Hak’ka isyan içerisinde olmamalarını, Yüce Yaratıcı’ya karşı her zaman güven duymalarını bu hâli kesintisiz sürdürmelerini öğütlemekte, öğretmektedir.

Yol ehli olanlar Hak’kın; ‘…Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınmanındır.’ [Tâhâ (20): 132] buyruğuna iman etmişler ve, ‘…Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma mîras kalır.’ [Enbiyâ (21): 105] buyruğundan asla şek-şüphe duymayanlar olarak nasıl umutsuz olabilirler!

Hak yolunun yolcuları hem bu dünyada hem de ebedi âlemde güzel sonun müminleri beklediğini ve zalimlerin ve kötülerin asla kurtuluşa ermeyeceklerini bilir ve Hak yolunda daima umutlu ve gayretli olurlar.
Ümitli olmamız gerçeği Hak’kın kelamında şöylece yer almakta ve biz müminler uyarılmaktayız.

‘…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…’ [Zümer: 53]

‘Ey günaha bulaşarak kendi haklarında israfa düşmüş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…’ [Zümer: 53]
‘Allah’ın âyetlerini ve O’na ulaşmayı (Âhireti) inkâr edenler var ya! İşte onlar Allâh’ın rahmetinden ümitsiz olanlardır. (Ümitsiz olmayı hak edenlerdir.)…’ [Ankebut: 23]

Yüce Yaratıcı’mız Yakup peygamberin dilinden de bu gerçeği bizlere şöyle ulaştırmaktadır: ‘Ey oğullarım! Gidin ve Yusuf ile kardeşini araştırın. Allah’tan ümidinizi kesmeyin. (Bilin ki) Allah’tan ancak inkârcılar ümitlerini keserler.’ [Yusuf: 87]

Hak buyruklarından da görüldüğü üzere müminler değil, ancak kâfirler ve inkârcılardır Hak’tan ümitleri kesik olanlar. İmanı kemâle ermiş, sözde değil özde iman etmiş canlar hiçbir hal ve durumda ümitsizliğe düşmezler, Allah’tan ümitlerini kesmezler. Zira onlar bilirler ki, ümitsizlik Hak’tan değil, ancak ve ancak İblis’ten gelir ve nefsin bir hilesidir. Hakikat yolunda Hak rızâsına ulaşmak isteyen gerçek müminler nefislerinin hilesine kanmaz, şeytana boyun eğmezler, zâlime eyvallah etmezler.

Ehli Beyt’in piri Hz. Muhammed efendimiz İslam’ın ilk tebliğ yılları ve sonrasında gerek inkârcılar gerekse münâfıklar tarafından bin bir türlü işkence, zulüm, dışlanma, eziyet, ambargo, sürgün, savaş, ihanet vs. ile karşılaştığı halde bir an bile umutsuzluğa düşmediyse,

Peygamberimizin Hak’ka yürümesinden sonra, Ğadir Hum’da Hak’kın buyruğu ile kendisine verilmiş olan İmamet makamının dünyevî yönünden İmam Ali efendimiz mahrum bırakılmış olduğu halde nasıl Hak’tan asla ümitsiz olmadıysa,

İmam Ali yirmi beş yıllık sessizliğe düşmesine rağmen asla umutsuzluk girdabına düşmediyse,
İmam Hasan, İmam Hüseyin, Fatma anamız çektikleri onca çile ve eziyetlere, gördükleri zulümlere rağmen ümitsizlik yıkımına uğramadılarsa,

Musibetler anası Zeynep anamız ve Ehli Beyt’in ziyneti İmam Zeynelâbidîn Kerbelâ’daki tüm yaşadıklarına rağmen nasıl ki umut ektiler, umut vasiyet ettiler, yılgınlığa düşmediler, geleceğin aydınlık ve müminlerin her durumda da kurtuluşa ereceklerini beyân ettilerse…

Bu yolun takipçisi olmakla şeref duyan müminlerde her zaman umutla yaşar, iki cihan içinde ümitli olur, umut kuşanırlar ömürleri boyunca…

Büyük kurtarıcı 12. İmam Mehdî’yi beklemek ve O’nun kuracağı ADÂLET DEVLETİ DÜZENİ’nin özlemiyle yanıp tutuşmak ve onun gerçekleşmesi uğrunda çaba sarf etmek de bu umudun ve umutsuzluğu kapı dışarı etmişliğin bir tezâhürüdür.

Selâmete ermek için,
Diyelim; Bir Allâh, Allâh…
Aşk evine girmek için,
Diyelim; Bir Allâh, Allâh…

Tanrı’dır murâd verici,
İki cihanda görücü,
Belâlardan koruyucu,
Diyelim; Bir Allâh, Allâh…

Allâh’tır dertlere dermân,
Gönülde kalmasın gümân,
Oniki imam, Sâhib Zamân,
Diyelim; Bir Allâh, Allâh…

Evvel Allâh, Âhir Allâh,
Bâtın Allâh, Zâhir Allâh,
İkrârî’yim okur Allâh,
Diyelim; Bir Allâh, Allâh…

Hak’tan ümidini kesmemek ve Hak’ka güvenmek hakkında birkaç hikmetli buyruk:
Hak’kın Elçisi (s.a.a) buyurdular ki: …Her şeyin bir temeli vardır. İslam’ın temeli de biz Ehli Beyt’in sevgisidir.
İmam Ali buyurdular: İmanın dört temel direği vardır: … Biri de Allah’a tevekkül (güvenmek) ve tam bir teslimiyetle O’na işlerini havâle etmektir…

İmam Ali Rızâ (a.s) buyurdular: …Allah’a tevekkül etmek, Allah’a her yönden teslim olmak, Allah’ın (her şeyine) rızâ göstermek… İmanın yakîn derecesidir. … İnsanlar arasında en az bulunan da budur.

İmam Ali (a.s) buyurdular: Sizden hiç biriniz, başına gelecek olan bir şeyin mutlaka geleceğini, gelmeyecek olanın da asla gelmeyeceğini şeksiz şüphesiz kabul etmiş olmadıkça imanın tadına varamaz.

Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: Kurân’ın haram kıldığını helal sayan kimse Kurân’a inanmamıştır.

8- İbret almak, hidâyet üzere olmak, hırka, zenbil, iğne, makas ve seccâdedir.

İman ehli olmak, ‘hidâyet üzere olmak’ demektir. Hidâyet tek başına nötr bir kelime olsa da yerleşik anlamaya göre doğru üzere olmak, hak ve hakikat üzere bulunmak olarak algılanır.

Peygamber buyruğuyla müminlere emânet bırakılmış iki değerden birisi olan Cenabı Hak’kın yüce Kitabı Kurân’da müminler ‘ihdinassırâtal müstekîm’ [Fâtiha: 5] beyânıyla Hak’ka yakarmaya çağırılırlar.
Nereyedir bu çağrı?
‘İstikâmet üzere hidayete!’
Yani, Hak’kın gösterdiği rota üzere olmaya!

Yani, Kurân’ın, Hz. peygamberin (s.a.a) ve Pâk Ehli Beyt’in gösterdiği istikâmet üzere inanma ve yaşamaya!
Bu duâ ve yakarış, her salât ve niyazda bizden istenen ve kendimizin de olmayı murâd etmemiz istenen şeydir. Öyle önemli, öyle önemlidir ki bu hal üzere hâllenmeko istikâmet üzere olmaktan sapmak hidâyetten uzaklaşmak ve Hak’kın rızâsı dışına çıkmak olur.

Fâtiha’daki yakarışta, kendisinden dosdoğru yola hidâyet dilediğimiz Rabbimiz, müthiş yanıtı ile bizlere hidâyetin temel kaynağının Kurân olduğunu Bakara sûresinin ilk âyetlerinde bildirmiştir.

Hidâyet Hak’tan dilemektir, Cenâbı Hak da kullarının dileğini karşılıksız bırakmayarak sebepler vesilesi ile hidâyete erdirir. Bu vesile de Nebî olur, Resûl olur, Velî olur, Hak’kın Kitâbı olur, Mürşidi Kâmil olur, bir diğer mümin kul olur vs. vs…
Kurân’ın beyânıyla sâbittir ki Firavunlar, Hak yolun düşmanları ve başka dinlerin mensupları da kendilerinin insanları hidâyete eriştirmeye uğraştıklarını, kendi yollarının hidâyet yolu olduğunu iddia etmişlerdir.  Yani, kimse, ‘yoğurdum ekşi’ dememiştir. Bugün de herkes ve her gurup kendilerinin hidâyete ulaştıracağı iddiasındalar…
Hal bu ise, Alevi Müminler olarak hidâyete ermek ve bu yol üzere ibret alanlardan olmak amacıyla hidâyete götürücüleri, hidâyete erdiricileri bulmak ve onların rehberliğinde yaşamak durumundayız.

Nitekim Hak’kın Kitabı’nda; ‘…Her kavmin bir yol göstericisi (hidâyete erdiricisi) vardır.’ [Rad: 7], ‘İşte bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap (Kurân), Allah’ın emir ve yasaklarına uymak isteyenler için yol göstericidir…’ [Bakara: 2] buyrulmuş ve bizlerin mutlak hidâyet vesilesine dikkat çekmiştir.

Kuran’ın ve Hidâyet Önderlerinin hakka yönlendirmesi ile gerçeğe eren canlar bu erişleriyle her şeyden ibret alan, her şeye ibret nazarıyla bakan, her şeyi ibret alınası bilenlerden olurlar.

Hak’kın birçok âyetinde hidâyete ermiş olan kimselerin; ‘gönül ehli, akıl sâhipleri, ibret alanlar’ oldukları beyân edilmiş, müminlerin kâinattaki olan bitenlerden ibret alanlar olmalarının önemi belirtilmiştir.

İbret almanın önemine değinen birkaç âyet şöyledir: ‘…Gerçeği görenler için bunda ibretler vardır.’ [Âli İmrân: 13], ‘Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır…’ [Yusuf: 111], ‘Şüphesiz sağmal hayvanlarda da sizin için ibretler vardır…’ [Nahl: 66], ‘Ve Allah geceyi ve gündüz birbirine çevirir. Şüphesiz ki gönül gözü açık olanlar için bunda ibretler vardır.’ [Nûr: 44], ‘Allah (zâlimleri) dünyâ ve âhiret cezâsı ile cezâlandırdı. Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.’ [Nâziât: 26]

Mümin canlar hidâyete ermekle, yaşamlarındaki her şeye ibret nazarıyla bakma makamına ulaşmış olurlar. Yaşamları boyunca karşılaştıkları her şeyi, sınandıkları her sınavı, ulaştıkları her nimeti, gördükleri her nesneyi, zerreden küreye her varlığı ibret nazarıyla temaşa eyler, Hak’kın yüceliğinin idrâkine varırlar.

İbretle seyreyle koca kâinât,
Dikkat et, boşuna yaratılmamış…
Yaşadığın ömür, şu tatlı hayât,
Dikkat et, boşuna yaratılmamış…

Şâheser bedenin içindeki cân,
En güzel şekilde yapılmış insân.
Emrine verilmiş bitkiyle, hayvân,
Dikkat et, boşuna yaratılmamış…

Gezegen, Güneş, Ay, gökler, yıldızlar,
Sâhibin emrinde, sanma yalnızlar.
Kadınlar, erkekler, oğullar, kızlar,
Dikkat et, boşuna yaratılmamış…

Canlılara lâzım; su, ekmek, hava,
Kendisine göre yaptığı yuva.
Akıl, şuur, inanç, ideal davâ,
Dikkat et, boşuna yaratılmamış…

Ey dertli Kul Sadi zarar ile kâr,
Zaman, mekân, imkân hepsi bir ayar.
Düşün ayrı, ayrı hikmetleri var,
Hiç bir şey, boşuna yaratılmamış…

Bu noktada adım adım ‘İnsanı Kâmil’ olmaya doğru yücelen insan, hayatı da sade yaşar, ne giyim kuşamda, ne yeme içmede, ne sahip oldukları şeylerde aşırılığa düşmez, toplumda kendisine ‘derviş’ denilse bile bunu ne övünme ne yerinme sebebi sayar. Bu yolda gayret sâhibi olan canın, dünyalık bütün varlığı âdetâ; edep yerlerini örteceği, soğuk ve sıcaktan korunacağı bir hırkası (yani sade bir giyeceği), kendisine mutlak lazım olacak eşyalarını içine sığdırabileceği bir torbası-selesi-zenbili (ya da bir zembillik-torbalık dünya malı-mülkü edinmişliği), saçını, sakalını, bıyığını vs. düzenleyeceği ufak tefek işlerinde kullanacağı bir iğnesi, makası ve üzerinde Hak divanına yöneleceği, alçakgönüllükle üstünde oturup dinleneceği, murâkabe ve tefekküre dalacağı bir seccâdedir.

Zenbil ile anlatılmak istenenin, dervişin irfan yolunda kazandıklarını israf etmemesi o bilgi ve hikmeti, kazanımı zenbilvârî bir manevî kesede, irfan torbasında, irfan çantasında bulundurması, saçıp savurmaması olabileceği gibi, seccâde sâhibi olmak da; Ali postunu, velâyet makamını temsil eder ki, bir dervişin seccâde sâhibi olmasından murad; Muhammed-Ali postundan ayrılmamayı, Ali makamına bağlılığı, Velâyet bağından kopmamayı da ifâde eder…

Zira Muhammed-Ali’nin velâyeti aynı zamanda Allah’ın velâyetidir. Hak’kın velâyeti altında bulunmak demektir.
Hakikati demek gerekirse mümine yeryüzü bir seccâdedir. Mümin her dem seccâde üzerinde, özü darda, yüzü yerde, gönlü Hak divanında olmalıdır. Bu meyanda yeryüzünü seccâde görüp orda daimi Hak divanında olduğunun bilincine varmak demek seccâde üzerinde secdede olmak demektir de…

Tarikat kapısında derece derece makamı yükselen bir can olabildiğince dünyadan ve dünyanın yerilmiş malı mülkünden uzaklaşmalı, zühd ile yetinmeye, dünyaya meyletmemeye çalışmalıdır. Çünkü yolun ehlince en değerli şey Hak rızâsıdır, gerisi sadece dünyada yaşam sürmeye yetecek metadır, değersiz dünya malıdır…

Anlatılır ki, İsa Mesih’in yanında saçını sakalını tarayıp düzen vermeye bir tarak, su içmeye bir tas taşırmış. Bir gün bir yaratığı tüyleri gayet düzenli ve bir subaşında su içerken gördüğünde ben neden bunlara ihtiyaç duyuyorum diyerek tası bırakmış avucunu tas niyetine, tarağı bırakmış parmaklarını tarak niyetine kullanmaya başlamış. Yani bu iki parça eşyanın bile dünya metaı olduğunu düşünmüş ve terk eylemiş.

Olay olmuş mudur olmamış mıdır bize ğaybdır. Ancak kıssadan hisse babından alınması gereken ders vardır ki Hak elçileri dünyanın en küçük şeylerini bile mümkün mertebe gönüllerinden çıkarmışlar ve bizlere bu konuda örnek olmuşlardır.

Dünya, gönül verilesi değildir vesselam…
Bütün dünyâ senin olsun,
Bir dost, bir post yeter bana…
Atlas libas senin olsun,
Bir dost, bir post yeter bana…

Beyler tahtından inerler,
Ayaksız ata binerler.
Toprağa gömüp dönerler,
Bir dost, bir post yeter bana…

Hak ehlinden buyruklar:

İmam Ali buyurdu: Dünya, yok olma, zahmete uğrama, değişme ve ibret alma yurdudur… İbret alma yurdu olduğuna delil de şudur ki, insan arzusuna ulaşmak istediği vakit âniden ecel onu yakalar; ne arzuya ulaşılır, ne de arzu eden bâkî kalır…

Şahı Merdân buyurdular: İbret alınacak şeyler ne çok, ibret alanlar ise ne kadar azdır.
İmam Ali buyurdular: İbret almayanın düşünmesi de yoktur. Düşünen kimse için her şeyde bir ibret vardır. Etraflıca düşünen ibret alır.

Şâhı Evliyâ İmam Ali buyurdular: Başkaları sizin kötü âkıbetinizden ibret almadan sizler diğerlerinin âkıbetinden ibret alınız.

Yine İmam bir buyruğunda şöyle buyurdular: Şüphe yok ki mümin, dünyaya ibret gözüyle bakar.
Haydarı Kerrâr (a.s) buyurdular ki; Bütün hayırlar şu üç şeyde toplanmıştır. Bakış, susma ve konuşma. İbret almayan her bakış; boş, tefekkürle birlikte olmayan her susma; gaflet, içinde Hak’kı zikir-anma bulunmayan her konuşma lağv-boş konuşmadır…

9- Nimet dağıtmak, cömert-paylaşımcı olmak. (Sâhib-i makam, sâhib-i cemiyyet, sâhib-i nasîhat, sâhib-i muhabbet olmaktır.)

Şeriat kapısından giren ve tarikat yolunda adım adım derece alan, makamı yücelen canlar Hak’kın inâyetiyle sayısız nimetlere ulaşırlar. Bunlar öyle nimetlerdir ki dünyanın gelip geçici varlığı değil, manevî haller ve güzelliklerdir.
Alevi yolun takipçisi mümin canlar, ulaştıkları dünyalık nimetleri elde ettiklerinde bunu sevdikleriyle, dostlarıyla, kardeşleriyle, yoldaşlarıyla, hatta tüm varlık âlemiyle paylaşır, bölüşür, üleşirler.

Zira onlar Hak’kın Kitabı’ndaki zekât, sadaka, humus, infak gibi paylaşımı ifâde eden öğüt, emir ve tavsiyeleri özümsemişler ve gereğini yerine getirmişlerdir. Onlar peygamber ve Ehli Beyt’inin buyruğu ve yaşamları üzere dünyadan ihtiyaç duydukları kadarına yönelir, servet yığma, kenz yapma, mal mülk peşinde koşma, dünyaya tapma gibi aşağılık sıfatlardan uzak dururlar.

Ve yine onlar maddî nimetleri paylaşmaktan uzak durmadıkları gibi kendilerince nimet gördükleri manevî bütün hal ve durumların da dostlarında olmasını canı gönülden isterler.

O müminler ki Kuran’a hakkıyla bağlı oluşlarını, peygamber Ehli Beyt’ine gönül vermişliğin tadını, On İki İmamların ve Hak dostlarının takipçileri olmayı da Hak’kın en büyük nimeti bilirler ve bütün insanların bu nimetlere ulaşmalarını Hak’tan dilerler.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberlerini ve O’nun tertemiz Ehli Beyt’ini ve kutlu soyunu bütün insanlığın tanıması ve onların buyrukları ve yaşamlarının güzelliğinden istifade etmesi için gerçeği yayma, hakikati ehil olana ulaştırmaya çalışırlar.
Onlar bilirler ki; malı

n zekâtı dağıtmakla olduğu gibi bilginin ve ulaşılan manevî nimetlerin de zekâtı da gerçeği yaymaktır.
Yüce Kuran’da; ‘…nimetlerden sorguya çekileceksiniz.’ [Tekâsür: 8] buyrularak maddî manevî tüm nimetlerin hesabının verileceğinin idraki içinde olunmasına dikkat çekilmiştir.

Tarikat yolunda makam ehli olan canlar, Hak katında ulaştıklarına inandıkları makamlar ile övünmek, gururlanmak, kibirlenmek bir yana bütün canların bu makamlara ermesi için canların elinden tutar, cancana, yürek yüreğe bacı-kardeşlerini de yüce makamlara ulaştırmaya gayret ederler…

Dost meclisinde can bağışlayan muhabbetleri ile erenleri Hak dergâhında âli makamlara vâsıl eylerler…
Zira Hakikat yolunun yolcuları ferdiyetçi değil toplumcu, benci değil bizci, bencil değil bölüşümcü, nefretçi değil muhabbetçi, küsen değil uyaran ve ülfet eyleyendirler…

Tâ kâlû belâdan sevdik seviştik,
Bizimle ezelden yardır muhabbet.
Üstat nazarında ikrârı koştuk,
Mümin-i kadîm ikrardır muhabbet.

Muhabbettir; Lâ ilâhe illallâh.
Muhabbettir; Muhammed Resûlullâh.
Muhabbettir; Ali Veliyyullâh.
Üç isim mânâda birdir muhabbet.

Muhabbet edenler nasibin alır,
Muhabbet ederse dert ehlin bulur.
Ser çeşme Muhammed-Ali’den gelir.
Dalgası tükenmez göldür muhabbet.

Bu her dem bahardır bunda kış olmaz.
Öter bülbülleri dilleri durmaz.
Kokusu tükenmez, hiç rengi solmaz.
Bir aceb bâğ-ı gülzârdır muhabbet.

Kul Himmet bu makam özge makamdır.
Muhabbetin mihri Oniki İmam’dır.
Güzel şâhın nazarında tamamdır.
Hakîkat vasl-ı dîdârdır muhabbet.

Yine Yüce Yaratan Kitabı’nda, aşağılık inkârcıların sıfatlarından bazılarına değinirken, ‘Hayırı, (iyilik yapmayı, paylaşmayı, bölüşmeyi vs.) engelleyen…’ [Kalem: 12] diyerek bir kötü sıfatın da paylaşımcılıktan uzak durması, cömertliği, iyiliği engellemesi olduğunu ifâde etmekte, bencil, dünya malına düşkün, kenzci, istifçi, dünyaperest kimselerden bir örnekleme ile bu davranışın sonunun ne olduğunu-olacağını bizlere bildirmektedir.
İşte konu ile alakalı Hak kelamından birkaç buyruk:

‘…Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.’ [Tevbe: 34]
‘…Kim cimrilik yaparsa ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur…’ [Muhammed: 38]

‘Allah’a ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere ihsanla davranın… Onlar (ki) cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.’ [Nisâ: 36-37]

‘Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır.’ [Âl-i İmran: 180]
Mümin, âyette bildirildiği üzere iman eder ve ‘…Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.’ [Sebe: 39] diyerek Allah’a sonsuz güvenini cümle âleme ilan eder ve kalben de mutmain bir güven içinde bulunur.

‘Yazıklar olsun… O kimseye ki mal yığıp onu saydıkça sayar. Sanır ki malı onu ebedî kılacaktır.’ [Hümeze: 2-3]
‘Ve bilin ki mallarınız ve evlâdınız, sizin için bir sınamadır ancak ve şüphe yok ki Allah katındadır büyük mükâfât.’ [Enfal: 28]

‘Onlar (Hak’kın kulları) verirken savurganlık ve cimrilik yapmazlar, ikisi arasında dengeli harcarlar.’ [Furkan: 67]
Mâûn sûresi ise bu konuda âdetâ ilâhî bir manifesto niteliğinde olup, yetimi itip-kakanın, miskinlerin, fakirlerin, ihtiyaç sâhiplerinin ihtiyaçlarını karşılamayanın, hayırdan men edenlerin; dini yalanlayanlar, salâtlarının farkında olmayanlar, gösteriş budalaları oldukları ilan olunmaktadır.

Nimet dağıtmak, cömert-paylaşımcı olmak vs. hakkında Allah Dostları’ndan buyruklar:
Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: …Sizin hayırlı olanlarınız; …Eli açık (cömert) olanlarınızdır.
Evliyânın Şâhı İmam Ali buyurdular: Cömertlik, istenmeden vermektir. İstenildikten sonra vermek; utanmak ve kınanmaktan kaçınmaktır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …Misafire ikramda bulunmak, yoksulu doyurmak…
İmam Cafer Sâdık buyurdular: Her kimde şu on güzellik varsa haline şükretsin. Yoksa onları elde etmeye çalışsın… (Onlardan birisi de) cömertliktir…

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Komşusu açken tok yatan bana iman etmemiş demektir…
İmam Hasan Müctebâ’ya (a.s), ‘Cömertlik nedir’ denildiğinde buyurdular ki; Bolluk ve darlıkta kişinin gücü yettiğince bağışta bulunmasıdır.

Şâhı Kerbelâ İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdular: Gerçek cimri, selam vermekte cimrilik edendir.
İmam Cafer Sâdık buyurdular: …Allah ile aranızdaki bağı, cömertlik ve güzel ahlak ile süsleyiniz.
Rivâyete göre, İmam Muhammed Bâkır veya İmam Cafer Sâdık buyurmuştur ki: Cimrilik insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesine neden olur.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Allah için verenler imanı kemâle erenlerdendir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Her kötülüğün başı dünyâ sevgisidir.

Hacı Bektaş Velî (k.s) şöyle buyurdu: Cömertlik dört çeşittir: 1- Mal cömertliği, zenginlerindir. 2- Beden cömertliği, gazilerindir. 3- Can cömertliği, âşıklarındır. 4- Gönül cömertliği, âriflerindir.

10- Özünü fakir görmek, kibirlenmemek

Kemâlât yolunda ilerleyen Hak yolunun bağlısı olgunlaştıkça, içinde kin, kibir, öfke, kendini beğenmişlik, öfke, gam, kasavet, yalan, dolan, iftirâ, kov-gıybet ne var ise bir bir atar ve Hak’kın dergâhında kendini fakir bir kul görür.
Kulluk zaten bu değil midir?

Şehâdet cümlesinin bir yarısındaki, ‘…Muhammeden abduhû ve Resûlühü’ ifadesinde önce Efendimizin (s.a.a) abd-kul oluşunu kabulleniş de bunu vurgulamaktır âdeta…

Öyle ya, pirlerimizin buyurduğu gibi, aslımız toprak, bir damla su ve sonumuz da yine bedenen bir çürüyüş ve yok oluş ise (kıyâmete değin) neyimizle övünebilir, neyimizle gururlanabilir, kibirlenebiliriz!

Mümin övünecekse belki imanın ve Hak ehline duyduğu sevgi ve muhabbetinin kendine lütfedilmiş olmasıyla övünür, sevinç duyar, mutlu olur, bunu nimet bilir. Onu bile kendi çabası ile elde etmiş gibi görmeyip ilâhî bir ihsân ve ikrâm olduğunu düşünür. Hak buyruklarında; ‘…Lehû mâ fissemâvâti vemâ filard…/…Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nundur.’ [Bakara: 255], ‘Lehû mülküssemâvâti velard/Göklerin ve yerin egemenliği-mülkü O’nundur (Allah’ındır).’ [Hadîd: 2] hakikati kulaklarımıza, gönlümüze, ruhumuza, fikrimize, zihnimize ulaşmış iken nasıl dünya ile övünebilir, kendimizi bir şey sanır da gurur ve kibire kapılabiliriz!

Âdem’e secde emrini aldığında laîn İblis değil midir kendisinin ateşten yaratıldığını söyleyerek kibirlenen ve inkârcılardan olan!

O ki kibirlendi, büyüklendi, kendisini bişey sanıp Hak’ka âsi oldu da Hak dergâhından kovuldu, ebedî cehennemliklerden oldu. Bu sonuca sebep oldu diyerek de atamız Âdem ve O’nun evlatları olan bizlere düşman olarak intikam alacağını bildirdi.  Öyleyse Âdem mayasından olan, nasıl olur da İblis tavrı sergileyebilir! Biz Muhammed-Ali yolunun bağlıları Âdem mayalılarız. İblisçe davranıp Hak’ka isyan eyleyenlerden olmayız, olamayız. Atamız Âdem gibi toprak özlü olur, turâb eyleriz nefsimizi.

Zira biliriz ki kibir, ucub, gurur, kendini beğenmişlik şeytan sıfatlarıdır. Yüreği taşlaştırır, kişiliği yok eder, insanı uçuruma götürür. Alçakgönüllülük, mütevâzilik, özünü toprak eylemek yürekte güzellikler bitirir, insanı beşerlikten insanlığa yüceltir.

Ne malımız, mülkümüz, ne evlâdı iyâlimiz, ne zenginliğimiz, ne sağlıklı oluşumuz ve güzelliğimiz, ne de makam, mevki ve ibâdetlerimizdeki duyarlılığımız Hak’kın kullarına karşı büyüklenmemize sebep olmamalıdır. Her ne var ise elimizde Hak’kın bir lütfu keremidir.

Büyüklük ve üstünlük taslayanların şeytan halkası boynuna geçer ve kıyâmette burnu yere sürtülenlerden eylenir.
Allah’ın seçkin kullarına eyvallah demeyen, iman etmeyen, onların makam ve Hak katındaki derecelerini red ve inkâr eden rezillerin birçoğu hastalıklı kalplerindeki kibir ve kendini beğenmişliklerinden dolayı böylesi tavırlar sergilediler. Kurân onların kıssaları ile doludur. Gözleri olanlar okusun, kulakları olanlar dinlesin, akılları olanlar ibret alsınlar…

Bizler ki aşk ehliyiz. Aşkımız Allah’a, O’nun sevgili elçisine, pak Ehli Beyt’e ve tüm Hak dostlarınadır. Bütün sermayemiz budur. Sevgisi sermayesi olanlara ne mutlu…
Hak cümlemizi kötü sıfatlardan uzak eyleye…
Bu alanda Yüce Kurân’ın birkaç âyetinde şöyle buyrulur:

‘Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.’ [Lokman: 18]

‘Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.’ [İsrâ: 37]
‘Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.’ [Nahl: 23]

‘…Allah’a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azâba uğratacaktır…’ [Nisâ: 173]

‘Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuz olarak kalacaklardır.’ [A’râf: 36]

‘…Büyüklük taslayanlar için cehennemde yer mi yok!?’ [Zümer:60]

‘Ona (kendini beğenmiş olana, inkârcıya) ‘Allah’a karşı takvâlı ol’ denildiği zaman, gururu-kendini beğenmişliği onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O konaklama yeri ne kötüdür.’ [Bakara: 206]
Özünü fakir görmek, kibirlenmemek hakkında Allah Dostlarından buyruklar:

Hak Elçisi Sevgili Muhammed’imiz (s.a.a) buyurdular ki; Kalbinde hardal tanesi kadar (Hak’ka ve emirlerine karşı) kibir bulunan kimse cennete giremez.

İmam Muhammed Bâkır, taraftarlarına şöyle buyurdu: …Biz Ehli Beyt’in velâyetine inanıyoruz, bağlıyız diyerek sakın gurura kapılmayın. (Hak’ka kulluktan ayrılmayın.)

İmam Zeynelâbidîn (a.s) buyurdu: …Allah’a karşı işlenen ilk günah kibirdir…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …İnsanın başkalarının günahları-durumları ile ilgilenmesindense kendisi ile ilgilenmesi kişiye meşguliyet olarak yeter.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …İçinizden biri malı çok olursa kibirlenmesin, kendini büyük görmesin, akrabalarından-aşiretinden uzaklaşmasın…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Mümin; kazancı temiz, ahlakı güzel, davranışı doğru, malının fazlasını veren, gereksiz söz söylemeyen, insanlara kötülük etmeyen, herkese karşı âdil davranan kimseye denir.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kimin içine-kalbine kendini beğenmişlik (ucub) girerse, helak olur.