Şeriat Kapısının Makamları

1. İman etmek.
2. İlim öğrenmek.
3. İbâdet etmek.
4. Helal istemek haramdan-kötülüklerden uzaklaşmak.
5. Nikah kıymak, âilesine faydalı olmak.
6. Hayız ve nifas durumunda eşi ile birleşmekten uzak durmak, çevreye ve topluma zarar vermemek.
7. Cemaat üzere birlik olmak, peygamberin emirlerine-sünnetlerine uymak. (Ehli Beyt’e uymak)
8. Şefkatli ve merhamet sâhibi olmak.
9. Temizlik, temizliğe önem vermek, saç, sakal ve giyside temizlik, gösterişsiz-sade giyinmek.
10. İyiliği emretmek, kötülükten sakınmak / sakındırmak.

1- İman Etmek

Eğer mümin isen inat eyleme,
Kâmile teslim ol, eyle itaat.
Nâfile ömrünü berbat eyleme,
Fenâ amellerden eyle ferâğat…

Dilinde zikreyle hayrul beşeri,
Hayır kelam söyle, eyleme şerri.
Bir gün gelir aziz ömrün mahşeri,
Koparır başına türlü kıyâmet…

Sakla imânını, uyma şeytana,
Aklını başına devşir divâne.
Yüzü kara çıkma ulu divâna,
Belki Hak’tan sana olmaz şefâat.

Görmediğin şeyi ben gördüm deme,
Kem gördüğün sakla, yalan söyleme.
Hak rızâyı gözet, haramı yeme,
Sakın emânete etme hıyânet…

Genc Abdâl’ım söyler sözünü esrâr,
Günâhım affeyler Hazreti Ğaffâr.
Erenlerden himmet eyle, çok yalvar,
Cümle yollar sana olsun selâmet…

İman:Arapça bir kelime olarak; emin olmak, güvenmek, inanmak manalarına gelir. İman eden kimseye de yine Arapça bir ifadeyle Mümin denir.
İman etmek, gaflet uykusundan uyanmaya başlamanın ilk adımıdır. Hak’ka güvenen, iman eyleyen, Hak’kın inâyet ve yardımıyla başlanış olduğu bu mukaddes yolculukta adım adım başarıya gidecektir…

Kurân’ın bir çok âyetinde Yüce Allah; ‘Ey iman edenler!…’ ifadesiyle Hak’kın yoluna baş koyanlara ‘İman edenler / Müminler’ diyerek seslenmektedir. Müminlerin iman etmeleri gereken esasları da yine Hak Teâlâ Kutsal Kelâmı’nın âyetlerinde biz kullarına açıklamaktadır.

Ey hoca karışma hikmetullâha,
O deryâ derindir, giren boğulur…
Allâh birdir, inanmışız Allâh’a,
İki diyen o dergahtan kovulur…

Aslım Âdem, hamden lillâh müslüman,
Şükür âmentü’ye etmişiz îmân.
Kalplere yaraşmaz şirk ile gümân,
Canımız nûr ile dolu sayılır…

Câhil ile sohbet etmek zor olur,
Kulağı sağırdır, gözü kör olur.
Her sözünde kavga nizâ var olur,
Bilgisiz, dikenli çalı sayılır…

Baykuş gibi varıp durma yuvada,
İnsanlar kuş misâli gezer havada.
Giriş işe Veysel, kolun sıva da,
Çalışan Allâh’ın kulu sayılır…

Nice âyetlerde iman edilmesi gereken esaslar parça, parça, farklı şekillerde yer almakta iken iki âyette ise beş iman esası topluca verilmektedir.

‘…Asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanmaktır…’ [Bakara (2): 177],

‘Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.’ [Nisâ (4): 136] meâlindeki âyetlerde iman esasları; ‘Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve âhirete iman’ olmak üzere beş ilkede toplanmış, kader bunlar arasında zikredilmemiştir. Ancak gerek Ehli Sünnet (Sünnî), gerekse Ehli Beyt Yolu bağlısı âlimler, Kader inancına işaret eden âyetlerin ve bazı hadislerin varlığına binâen Kader inancı’nı da iman esaslarından bilmişlerdir.

Yalnız şu incelik gözden kaçmamalıdır. Zâlimler her yaptıkları zulüm ve haksızlıklara kader adını vererek bu ifadeyi kirletmişler ve aslında “Hak’kın her şeye koyduğu ölçü” manasına gelen bir kelimeyi zihinlerde bulanıklaştırmışlardır. Bir de buna “Hayır da şer de Allah’tandır” gibi her tarafa çekilebilen bir cümleyi ekleyerek ‘kader’ kavramını hepten içinden çıkılmaz ve bâtıl hedefleri gerçekleştirme aracı haline getirmişlerdir.

Bu nedenle Ehli Beyt Yolu Alevî İslâm İnancı, Kader’i ancak düzgün bir mana ile kabullenir ve sapkın açıklamalara asla itibar etmez. Bu nezih yolun ‘kader inancı’ “kâinâttaki her şeyin Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştiği”ni kabul etmek manasındadır.

Ve bizim inancımıza göre hayır Allah’tan, şer, kötülük, musibetler ve tüm çirkinlikler ise nefsimizden ve işlediklerimizin sonucundadır. Yüce Kurân da hayır ve şerrin kaynağı konusunda bunu söyler:

‘Sana gelen her iyilik Allah’tan, her fenalık, musibet ise kendi nefsindendir.’ [Nisâ (4): 79]

‘Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle isledikleriniz yüzündendir…’ [Şûrâ (42): 30]

İmam Muhammed Bâkır’ın naklettiğine göre Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) de şöyle buyurmuşladır: …Güzel olan her şey Allah’tan, kötü olan her şey de lanetli şeytandandır.
Kurân’daki genel anlamda açıklanan inanç esasları yanında tarihsel süreç ve İslam bağlıları arasındaki bazı kırılmalardan dolayı Alevî İslam anlayışı, Kurân’ın belirlediği inanç esaslarına iman etmeye ilaveten, YOL’un farklılığını ifâde etmesi babından Alevî İslam İnanç Esaslarını şu şekilde belirlemiştir:

1- Allah’a iman.
2- Peygamberliğe (Nübüvvete) iman.
3- Âhiret’e (Mead’a) iman.
4- Adâlet’e iman.
5- İmamet’e-Velâyet’e (On İki İmamın İmâmeti-Velâyetine) iman.

Alevi yola intisap etmiş müminler de bu münasebetle Kurân ve Ehli Beyt’in öğretileri ışığında bu iman esaslarına inanırlar ve ona uygun yaşarlar…

Bu yolda, Tevhîd, Nübüvvet ve İmâmet’e imanın işâreti olarak; “Lâ İlâhe İllallâh, Muhammedün Resûlullâh, Aliyyün Veliyyullâh / Allah’tan Başka İlah Yoktur, Muhammed Allâh’ın Resûlü, Ali de Allâh’ın Velîsi’dir” cümlesi dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk edilir.

Aklı başında olan bir cana iman esaslarını toptan veya kısmen inkâr etmek yakışır mı?
Bunca ihsân, ikrâm ve cömertliğine karşın nasıl Allâh’ın varlığını inkâr eder veya O’na herhangi bir şeyi ortak koşabiliriz!

Allah’ı kabul eyleyip de O’nun Elçilerini, Meleklerini, öldükten sonra dirilmeyi inkâra yeltenmek ‘müminim’ diyenin tavrı olabilir mi?

Ya Kurân!
İman esaslarından Kitaplara iman mutlak bir hakikat iken mümin Yüce Kitabı Kurân’a yürekten iman ederek onun içerisindeki gerçeklere ‘eyvallâh’ diyerek yaşamaz mı!

Üzerinden milyar asır geçse de,
Kurân değişmedi, değişmeyecek.
Zâlim kelle kesip, zapta geçse de,
Kurân değişmedi, değişmeyecek.

Kafalar değişti, âyetler değil.
Mümine, müslime olmuştur delil.
Ehli Beyt’e îmânın var ise bil;
Kurân değişmedi, değişmeyecek.

Muhammed miraçta Hak’ka ulaştı,
Hak’kın Nûr’u ile âlemler aştı.
Kurân ol Habîbin başında taçtı,
Kurân değişmedi, değişmeyecek.

Kurân nâzil olur, Nebî okurdu,
Velî bülbül olur, O’nu şakırdı.
Bir kısım anlamlar oldu lakırdı,
Kurân değişmedi, değişmeyecek.

Kul Kanmış’ım der ki: Kurân; tam, tekmîl.
Fazlalı, eksikli, noksanlı değil.
Değişti diyenler Yezit’ten cehîl,
Kurân değişmedi, değişmeyecek.

Alevî irfân yolunda iman etmek aynı zamanda, tarikat yoluna giren müminlerin, mürşide teslimiyetini, onun sözlerine güveni ve mürşit öğretisine canla başla inanmayı ve ona uygun yaşamayı da ifâde eder.

Nitekim Hünkâr’ımız, Makâlât’ında şöyle buyurmuştur: İman bir hazinedir, şeytan hırsız, akıl da bekçisidir. Bekçi gitse hırsız hazinenin içindekileri çalar… İman; Allah’ın birliğini kabul etmek ve O’nun emirlerini tutmak ve yasaklarından kaçınmaktır.

Yüceler Yücesi Allah bizleri katında müminlerden karar kıla, münkir, münâfıklardan eylemeye…

İman ile ilgili Ehli Beyt ve 12 İmamlarımızdan birçok buyruk bizlere ulaşmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: İki halden daha üstün bir iyilik yoktur: Allah’a iman etmek ve Allah’ın kullarına yararlı olmak. İki durumdan ise daha kötü bir durum yoktur: Allah’a şirk koşmak ve Allah’ın kullarına zarar vermek.
Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdular: …İmanın alâmeti dörttür. Allah’ın birliğini ikrâr etmek, O’na (Allah’a) iman etmek, Allah’ın Kitaplarına ve Peygamberlerine iman etmek… 

İmam Ali buyurdu: İman, dil ile ikrar, (kalp ile tasdik) ve uzuvlarla amel etmektir. Halk arasında Allah’a en yakın kimse, imanı en güzel olan kimsedir. İman, kurtuluşa erdiren şefaatçidir. İman, hedeflerin en üstünüdür. Kurtuluş, imanladır. İman, sönmeyen ateştir. İmanını(zı) şüpheden koru(yun)! Zira şüphe, tuzun balı bozduğu gibi imanı bozar. İmanın aşısı Kurân okumaktır. İmandan daha üstün şeref yoktur. İman et, güvende ol. 

İmam Cafer Sâdık şöyle buyurdu: İman, Allah’a itaat edip, O’na isyan etmemektir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …İman; Dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk (onay) ve beden ile erkân üzere amel eylemektir…
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Mümin, terazinin iki kefesi gibidir. İmanı arttıkça, imtihanı da ağırlaşır.
İmam Mûsâ Kâzım buyurdular: Bizi Velî edindiğini söyleyen herkes mümin değildir. Ancak müminlerle kaynaştırılmışlardır.

2- İlim öğrenmek

İlim bir yönüyle okumaktır. Her ne kadar Hak dostlarının okumak dışında “ilmi ledün” denilen ilimleri var ise de genel anlamda ilim; okumak, yazmak ve özel bir eğitim ile olur, gelişir, kemâle yol alır.
Türkçe ifâdeyle bilgi de diyebileceğimiz ilim ve ilim sâhibi olan âlim-bilgin kimseler, Yüce Kurân’ın birçok âyetiyle ve Ehli Beyt Önderleri’nin buyruklarıyla övülmüş ve önemine dikkat çekilmiştir.

Bilgisiz bir şeyin olmayacağı tartışılmaz bir gerçektir. Bu gerçek sadece dini alanda değil bütün ilim dallarında böyledir.

Yol ehli olan canlar bugün bilim tabir edilen pozitif bilim dallarında da, dinin şeriat ilimlerinde de, tarikat yolu ilimlerinde de, nefsin olgunlaştırılması ilimlerinde deilimden-bilimden ayrılmamalıdır. Hal böyle iken, bu yolun bağlısı olduğu sanılan bazı canlarımızın ilimsiz, bilgisiz ve cehâlet ile yolu temsil etmeye çalışmaları ve bu hal ile yola uygun yaşadıkları iddiası boş bir iddia olur. Hünkâr’ımızın; ‘İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ sözü çok iyi düşünülmesi gereken bir sözdür.

Zira, ilk emri ‘oku’ olan ve devamında öğrenmeye-öğretmeye, kaleme, okumaya değinen âyetlerini [Alak sûresi ilk beş âyet ve Kalem sûresi] indiren Hak’kın katında, ilim-bilgi özel ve ayrıcalıklı bir değere sahiptir.
Ancak şu gerçeği mümin canlar olarak asla unutmamalıyız. İlim başka şey iman ise başka şeydir. İlim her zaman imana erdirmez. Nitekim melûn İblis de bizden bile fazla ilme-bilgiye sahip olduğu halde Hak katında makbul olacak imana eremedi, büyüklendi, kendini beğendi, gurura kapıldı ve sahip olduğu bilgiye-ilme rağmen Hak dergâhından kovulanlardan oldu.

Hacı Bektaşı Veli Hünkâr da Makalât’ında ilim hakkında şöyle buyurur: İlmin yeri göğüstür. Göğüs ise gönlün bulunduğu yerdir. Gönül şehre benzer. İçerisinde rahmânî ve şeytânî iki sultan vardır. Rahmânî olan sultanın adı akıldır… Kişi ilim ile doğru amelleri sayesinde Allah’a kavuşarak akıl ve ilim ile marifete ve oradan da Hak’ka ulaşır.
Allah cümlemizi bu halden koruya, kollaya…

Yüce Yaratan’ımız bu konuda birkaç buyruğunda şöyle buyurmaktadır:
‘…İlimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler…’ [Nisâ (4): 162]

‘…O’nun (Allâh’ın) kullarından ancak âlimler (ilim sahipleri) (gerçek anlamda) Allah’tan (rızâsına aykırı davranabiliriz diye) korkarlar…’ [Fâtır (35): 28]

İlim ile ilgili Ehli Beyt ve 12 İmamlarımızdan da birçok buyruk bizlere ulaşmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: İlim öğrenmek her müslümana farzdır…

Peygamberimiz Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: …İlmin alâmeti dörttür: Allah’ı bilmek, O’nun (Allah’ın) muhabbetini bilmek, O’nun farzlarını bilmek ve o farzları yerine getirmede ihmalkâr olmamak…
Peygamberimizden (s.a.a.v) bir buyruk: …İlim öğrenin; çünkü ilim öğrenmek, hasenedir. (mükâfatı olan bir ameldir) ve ilim okuyup okutmak zikirdir. İlmi aramak cihâd, bilmeyene öğretmek sadaka ve ehline yaymak ise Allah’a yakınlıktır. Çünkü ilim, helâl ve harâmı bilme yoludur; talibini cennet yollarına sevk eder; yalnızlıkta arkadaş ve gurbette dosttur; zorluklarda kılavuz, düşmanlara karşı silah ve dostların gözünde ise ziynettir.

Allah, ilim ile bazı insanları yüceltir ve onları hayırlı işlerde uyulması gereken önderler kılar. Öyle ki, amelleri başkalarının ilgisini çeker ve eserleri iktibas edilir. Melekler onlarla dost olmayı ister. Çünkü ilim, kalplerin hayatı, gözlerin körlüğünü önleyen nur ve bedenlerin zaafını gideren güçtür. Yüce Allah, ilim sâhibine, dostlarının safında yer verir; dünya ve âhirette iyilerle oturup kalkmayı ona nasip eder. İlim ile Allah’a itaat ve ibadet edilir. İlim ile Allah tanınır ve tevhidine inanılır. İlim ile akrabalık bağı korunur, helâl ile haram tanınır ve ilim aklın öncüsüdür…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İlminden yararlanılan bir âlim, bin âbidden üstündür.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Ya âlim ol, ya öğrenci (ilim öğrenen) ya da ilim ehlini sevenlerden ol. Dördüncüsü olma…

 

İmam Mûsâ Kâzım buyurdu: Çöplükte âlim ile sohbet etmek, koltukta

câhil ile sohbetten hayırlıdır.

İmam Hasan şöyle buyurdu: İlmini insanlara öğret ve başkalarından da ilim öğren.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İlim müzâkere etmek derstir. Ders de güzel bir salât’tır.

İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sâdık buyurdular: İlmin zekatı, onu Allah’ın kullarına öğretmendir.

Hünkâr Hacı Bektaş Velî de şöyle buyurmuşlar: İlimsiz gidilen yolun sonu karanlıktır.

Sakın câhilin yanına,
Varma gönül demedim mi…
Müşkül olsa da halını,
Sorma gönül demedim mi…
Bulamaz dost arasını,
Eksik alır darasını,
Kabuklaşan yarasını,
Sarma gönül demedim mi…
Aç gezer o tokçasına,
Muhannet’in hakçasına,
Namussuzun bahçasına,
Girme gönül demedim mi…
İpek’i düşürdün aşka,
Görmeseydim seni keşke,
Kendi kusurundan başka,
Görme gönül demedim mi…

Hak rahmet eyleye, Anadolu erenlerinden Yunus’umuz da ne güzel buyurmuşlar:

İlim, ilim bilmektir.
İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır.

3- İbâdet etmek

İbâdet; Kelime manasında Türkçe ifâdeyle ‘kullukta bulunmak’ demektir. İbâdet, tek başına tarafsız bir kavram olup neye, hangi makama yönelinirse ona göre değer ifâde eder. Her inancın ehli kendince bir Yüce’ye kulluk eylemekte olduğundan İslam nazarında ‘ibâdet’ kavramı Bâtıl ve Hak ibâdet olarak iki kategoride ele alınır.
Bâtıl İbâdet; Hak rızâsına uygun düşmeyen tüm bilinçli davranışlar olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Kurân; Allah dışındaki varlıklara ibâdet yapılmakta olduğunu bildirerek biz müminleri bu tarz ibâdetlerden sakındırmaktadır.

Bu cümleden olmak üzere; Tâğût’a, [Zümer (39): 17], Putlara [Saffât (37): 95], Cinlere [Sebe (34): 41], Şeytâna, [Yâsîn (36): 60], Nefise [Furkân (25): 43], Din adamlarına [Âl-i imrân:(3):64, Tevbe(9): 31], Peygamberlere [Tevbe(9): 31, Âl-i İmrân(3): 80], Meleklere [Âl-i İmrân (3): 80] ibâdet edildiğini ve bu ibâdetlerin Hak katında bâtıl ve kınanmış ibadetler olduğunu Yüce Kurân’ımız bizlere haber vermektedir.

Biz, Kurân ve Ehli Beyt Yolu bağlısı Alevî Müminlerce, Hak İbâdet ise; Hak’ka, Hak’kın emreylediği tarzda hür bir irâdeyle yapılan kulluktur. Bu, insanın ergen oluşu ile başlar ve son nefese kadar kesintisiz sürer. İbâdet; imanın tecellisi ve tezâhürüdür.

Ancak ibâdetteki bu inceliği fark edemeyen zâhir ehli, ibâdet denildiğinde ilk etapta; namaz, oruç, zekât, hac vs. gibi kalıplaşmış bir takım uygulamaları düşünür.
Oysa bunlar kesintisiz ibâdetin belki birkaç örneği, Kurân diliyle ‘nüsük’ olup, ‘ritüel’ diye de adlandırılabilecek uygulamalardır.

Bu geleneksel anlayıştan kalmış olmalı ki birçok eserde ibâdetler olarak ilk sayılanlar İslam’ın Şartları olarak kabul edilen uygulamalar merkezlidir.

Ehli Beyt kaynaklarında klasik anlamdaki şartların yanında; Velâyet (On İki İmamın Velâyet ve İmâmetini, kabul etmek), Tevellâ (Hak’kın ve Ehli Beyt’in dostlarına dost olmak) ve Teberrâ (Hak’kn ve Ehli Beyt’in düşmanlarından ve yaptıklarından beri olmak) da önemle vurgulanmış ve bu kabullerin ibâdetlerin kabulünde anahtar olduğuna dikkat çekilmiştir.
Bir Hak dostu ne güzel buyurmuş:

Dostlarımızı bilecek Tevellâ’mız,
Düşmanımızı süzecek Teberrâ’mız var.

Buna misal olarak, İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sâdık efendilerimizden nakledilen hadislerde buyrulur ki; İslam beş temel üzerine bina edildi. Salât, zekât, savm, hac ve Velâyet…

Bunların en üstünü Velâyet’tir. Bu şartların hiç biri Ğadîr gününde Velâyet’in ilan edilişi gibi ilan edilmedi. Fakat insanlar bunların dördünü benimsediler ama Velâyet’i terk ettiler. Bu dördünde (duruma göre yapılmamalarına) ruhsat verilmiştir oysa Velâyet’te (kabul edilmemesine) ruhsat yoktur…

Âlemlere rahmet olan peygamber efendimiz Muhammed Mustafâ’nın (s.a.a); ‘Âlimin uykusunun ibâdet’ olduğunu buyurmuş olduğu tartışılmaz bir hakikat iken nasıl olur da ibâdet denildi mi hemen akla birkaç ritüel uygulamalar gelebilir!
Kurân ve Ehli Beyt öğretilerinde Hak katında geçerli olan ibâdet; Hak için yapılan her şeydir, hatta öyle ki Allah için alınan nefes dahi ibâdettir. Yeter ki Hak için ola, Hak’kın râzı olduğu şeyler ola…
Alevî İslam İnancı’na göre Allâh’a ibâdet üç amaçla yapılabilir;

İbâdetleri bir emir, görev ve vazîfe olduğu için yapmak. Bu şekildeki bir ibâdette, İslâm’a göre kişi sorumluluktan kurtulmakla birlikte, kâmil bir ibâdet îfâ etmiş olmayıp, İmâm Ali’nin ifâdesiyle, köle anlayışıyla ibâdet yapmış olur.
Cennet ümidi ya da cehennem korkusu ile yapılan ibâdetler. Bu tür bir ibâdet de kişiyi kurtarabilir, azaptan emîn kılabilir, ama tam olarak İlâhî rızâya müteveccih olmadığından, Allâh dostlarının, mümini kâmillerin ibâdeti olarak kabul edilemez. Yine İmâm Ali’nin deyimiyle, tüccâr zihniyetiyle yapılan bir ibâdet olur.

Ne cehennem korkusu, ne cennet sevgisi, ne görevimdir anlayışı ile değil, hepsinden de öte, yalnız ve yalnız Allâh aşkı, Muhabbetullâh ve Rızâyı İlâhî için gönülden bağlılıkla yapılan ibâdetlerdir ki; Emîrül Müminîn Ali’nin deyişiyle, hür-özgür insanların ibâdetidir.

Alevî İslam yolunda ibâdet herhangi bir çıkar, menfaat, makam, mevki, şan, şöhret, desinler, dünyalık kaygılar ile değil, yalnızca ve yalnızca Hak rızası için yapılır. Aksi halde tüm ibadet ve ameller boştur, anlamsızdır ve Hak katında geçersizdir…

Doğmak, doğurmak… ibâdet!
Nefes almak, vermek… ibâdet!
Sevmek, sevişmek… ibâdet!
Aramak, bulmak… ibâdet!

Öğrenmek, öğretmek… ibâdet!
Çalışmak, paylaşmak… ibâdet!
Barışmak, kaynaşmak… ibâdet!
Yaşamak, yaşatmak… ibâdet!

Sabırla beklemek, özlemek… ibâdet!
Ömürden ömüre ziyâfet… ibâdet!
Gönülden gönülü ziyâret… ibâdet!
Hakda, Hakça anlaşmak… ibâdet!

Yaşamı yaşarken
Güzel olan her şey… ibâdet!
Bedenle yaşam…
YARADAN’dan ayrılış!
RUHla, bedensiz yaşam…
YARADAN’a varış!
Ayrılış da… İBÂDET! Varış da… İBÂDET!

Hak için ne yaptıksa İBÂDET…

Hak katında ibâdet ve taatlerimizin makbul olması dileklerimizle…

İbâdet ile ilgili Ehli Beyt ve 12 İmamlarımızdan birçok buyruk bizlere ulaşmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:
İmam Ali, İmam Hüseyin ve İmam Cafer Sâdık şöyle buyurdular: İbâdet edenler üç guruptur. Birincisi; Allah’tan korktukları için ibâdet edenler. Bu kölece ibâdettir. İkincisi; Allah’tan ücret bekledikleri için ibadet edenler. Bu tüccarca ibâdettir. Diğeri de; Allah’ı sevdikleri için ibadet edenler. Bu da özgürce ibâdettir. Bunların en değerlisi de özgürlerin ibâdetidir.

İmam Zeynelâbidîn buyurdu: Kim Allah’ın farz kıldıklarıyla amel ederse, o, insanların en fazla ibâdet edenidir.
İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre Peygamber efendimiz (s.a.a) buyurdu: …En çirkin amel, bir kimsenin Allah’a ibâdet ediyor iken bu durumunu terk etmesidir.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İbâdetin en sağlamı verâ sahibi olmak, yani Allah’ın yasakladıklarından uzak durmaktır.

İmam Cafer’in nakline göre, İmam Ali şöyle buyurdular: En üstün ibâdet iffetli (namuslu) olmaktır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İbâdetleri, (aşırıya kaçarak) kendinize çirkin, çekilmez hale getirmeyin.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Allah katında amellerin-ibâdetlerin en üstünü, az bile olsa sürekli yapılanıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah’a, müminin hakkını edâ eylemekten daha faziletli bir ibâdet edilmemiştir.

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Salât-Niyaz-Hak yoluna destek oluş dininizin direğidir.

4- Helal kazanmak, haramdan-kötülüklerden uzak durmak

Helal; Yüce Tanrı’nın yapmamızı uygun gördüğü davranışı ifâde ettiği gibi, Haram da bunun aksidir.
Bu iki kavram da hem Kurân’ın hem de Ehli Beyt’in buyruklarında sıkça kullanılmıştır. Şeriat kapısındaki helal ve haram kavramları herkesin ilk bakışta anlayıp kavrayabileceği şeylerin durumunu anlatır. Allah neyi yasaklamışsa haram, neyi de uygun bulmuş, serbest bırakmışsa helal kabul edilir müminlerce.

Yasaklar genellikle nefse câzip gelir, çekici olur. Zira şeytan haramları süsler, püsler insana hoş göstermeye uğraşır. İnsan bazen elindekilerin bile kıymetini bilmez de elinde olmayana uzanır, dünya kendisinin olacakmış gibi dünyaya meyillenir. Bu durumda helal-haram demeden, hak-hukuk gözetmeden yığdıkça yığmaya, topladıkça toplamaya, yedikçe yemeye, aldıkça almaya çalışır.

Bu maddî açıdan böyle olduğu gibi ruhsal açıdan, fikirsel ve inançsal yönden de böyle olabilir. Onun içindir ki yol ehli müminler maddî haramlardan uzak durdukları gibi, zihinlerini, gönüllerini, düşüncelerini, yüreklerini de zararlı, düşüncelerden, yaramaz görüş, inanç ve düşüncelerden uzak tutmaya çalışırlar…
Bu yolda yalan, talan, hırsızlık, ğasb, soygun, vurgun, sömürü, kul hakkını yemek, çekiştirmek, nefse kul köle olmak vs. Hak rızâsına ters düşen her yaramaz iş haramdır, çirkindir, günahtır.

Gördüğümüz saklar, görsek demeyiz
Yalan nedir, riyâ nedir bilmeyiz.
Kurân’a uyarız, haram yemeyiz,
Helâl lokma yiyen Alevîleriz.

Bismi Allâh ile başlarız söze,
Zâhirde bâtında bağlıyız öze.
İpek atlas libâs gerekmez bize
Hırka, âbâ giyen Alevîleriz.

Muhammed dedemiz, Ali babamız,
Onlara ulaşmak bütün çabamız.
Hırkamız sevgidir, aşktır âbâmız,
Bedenleri üryân Alevîleriz.
…… Velâyet Aytan

Cümlemizin haramlardan, çirkinliklerden ırak olması ümidiyle…
Bu arada Yüce Kurân’ın âyetlerinden helal ve haram ile ilgili olan birkaç âyetini burada zikredelim:
‘Ölçüde, tartıda (alış-verişlerinde) hile yapanların (harama düşenlerin) vay haline…’ [Mütaffifîn: 1]
‘Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve doğru bir tartıyla tartın (harama yönelmeyin).’ [İsrâ: 35]

‘Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler (harama bulaşanlar), karınlarını ancak ateş ile doyurmuş olurlar…’ [Nisâ: 10]

‘…Allah, alış-verişi helal, ribâyı (faizi) haram kılmıştır…’ [Bakara: 275]

‘…Onlar ki (müminler) Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler…’ [Furkân: 68]

‘Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı…’ [Bakara: 173, Nahl: 115]

‘Ey insanlar yeryüzündeki nimetlerin helal ve temiz olanlarından yiyin (harama yönelmeyin)…’ [Bakara: 168]

‘Ey iman edenler, Allah’ın size helal kıldığı hoş nimetlerini, kendinize haram kılmayın…’ [Mâide: 87]

‘Deniz avı ve onu yemek, size ve yolculukta olanlarınıza yiyecek olmak üzere helal kılındı…’ [Mâide: 96]

‘Size şunlarla nikâhlanmanız (evlenmeniz) haram kılınmıştır…’ [Nisâ: 23]

‘De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız; anne babaya iyilik ediniz; fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz! Sizin de onların da rızkını biz veririz; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız ve Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı cana haksız yere kıymayınız!…’ [Enâm (6): 151]
Burada zikrettiğimiz birkaç âyette genel manada haram kılınanlara değinilmiştir. Takdir edilir ki hayatın tümü bu çerçevede sürmemektedir.

Bu bağlamdan olmak üzere;
1. Organize suçlardan:
a) Hırsızlık,
b) Cinayet işlemek,
c) Uyuşturucu almak, satmak, yaymak, kullanmak,
d) İnsan ticareti,
e) Her türlü sahtekârlıktan vs. vs…
2. Halk tarafından seçildiğinde halkı aldatmaktan, kendisini aldatacakları seçmekten,
3. Millî, manevî ve maddî değerleri yabancılara peşkeş çekmek ve vatanına milletine ihanet etmekten,
4. Sapkın siyâsî, dînî, mezhebî ve felsefî görüşleri benimsemek, benimsetmeye çalışmak ve onlara sempati ile bakmaktan,
5. Tüm dünya halklarını kardeş bilmeyip evrensel çapta onların haklarına duyarsızlık göstermek ve vurdumduymaz olmaktan,

6. Halklar, milletler ve devletlerarasında anlamsız ve gereksiz savaşların çıkışına zemin hazırlamak ve buna ön ayak olmak ortam hazırlamaktan,

7. Müminler arasında ayrımcılık yaparak adâletsiz uygulamalara yönelmekten vs. vs. uzak durmak ta yaramaz işlerden, haramlardan uzak durmak çerçevesindedir.

Güzel Allah’ımızın Kitabı’nda zikretmediği veya ayrıntılarına girmediği birçok konu da Sevgili Peygamberimizin ve O’nun Ehli Beyt’inin diliyle biz müminlere bildirilmiştir.
İşte, helal kazanmanın önemi ve her türlü haramdan uzak durmak ile ilgili Peygamberimiz ve Âl-i Peygamberimizden birkaç buyruk:

Allah’ın Elçisi (s.a.a) buyurdular: …Sizin hayırlı olanlarınız; …İki tarafı arınmış (midesi ve fercini veya elini-dilini günahtan-haramdan arı kılmış) olanlarınızdır.

Ehli Beyt’in Pir’i Hz. Muhammed (s.a.a) buyurdular: İbâdet yedi kısımdır. En faziletlisi helal rızık peşinde olmaktır.
Yine Peygamberimiz buyurdular: Kendi yükünü (geçimini) halkın üzerine yıkan lanetlidir.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kim duâsının kabul edilmesini istiyorsa, kazancının temiz (helal) olmasına dikkat etsin.
İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …Cehennem ateşinden korkan haramlardan yüz çevirir…
İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İbâdetin en üstünü karın ve mide konusunda haramlardan uzak (iffetli) olmaktır.
İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: Ümmetimi ateşe götüren iki şey, mide ve cinsel konudaki işledikleri haramlardır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …Kıyâmet günü Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz ağlamayacaktır…

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: Kim Allah korkusuyla, Allah’a isyân etmeyi-günah işlemeyi terk ederse, Allah kıyâmet gününde ondan râzı olur.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Nimetin şükrü, haramlardan kaçınmaktır…
Peygamberimizin ve sevgili Ehli Beyt’i ile İmamlarımızın yukarıda özetle arzedilen buyrukları Anadolu erenlerince üç kelimede özetlenmiş; ‘Ele-dile-bele sâhip olmak’ şeklinde formüle edilmişlerdir. Bu hakikate erenlere ne mutlu…

5- Nikâh kıymak, âilesine faydalı olmak

İnsan; Yaratılmışlar içerisinde aklı ile Hak katında özel bir değer verilmiş varlık… Ve yine aynı insan ki canlılar arasında varlığını devam ettirmek için ‘nikah’ adı verilen ilahi bir bağ ile eşiyle yakınlaşan canlı türü…
Hak Teâlâ insan denilen varlığı birbirini tamamlayacak şekilde erkek ve kadın olarak yaratmış ve bu iki cinsi birbirine her noktada muhtaç eylemiştir.

Toplumu oluşturan aile de en küçük haliyle bu çekirdek birliktelik ve aile fidanın meyvelerinden oluşmakta. Bu fidan ne kadar özenle dikilir ve bakımı ne oranda yapılırsa ürünler de o oranda verimli ve kaliteli olur. Kaliteli meyveler veren ağaçlardan oluşan bağ-bahçe de; ‘bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur’ sözüne göre güzelleşmiş olur. Toplumdaki kalite ve güzellik de böyledir.

Başta ilâhî dinler olmak üzere belki yeryüzündeki çoğu büyük dinde ‘nikah’ adını verebileceğimiz bir eşlerarası bağ oluşturma yolu, yöntemi vardır. Yüce İslam ve Ehli Beyt öğretisi de bütün dinlerdeki var olan bu manevî evlilik akdini meşru kabul eder ve saygı duyar.

Kurân ve Ehli Beyt’in kutlu yolunda da evlilik ve bunun başlangıcı olan nikah akdi büyük bir önem taşır. Gerek sevgili peygamberimiz ve gerekse İmam Ali efendimizin evlilikleri ve nikâhları örnek oluşları ve güzellikleri ile dillere destandır.

Alevî İslam öğretisi, gayrı meşru ilişkiyi, nikahsız yaşamı asla uygun bulmaz ve bu durumu fuhuş, zinâ, hayâsızlık ve çirkinlik olarak görür. Bu cümleden olmak üzere ‘ele-dile-bele sâhip olmak’ deyiminde yer alan, ‘bele sahip olmak’; zinâ, iffetsizlik, ahlakî yozlaşma, soy bozukluğuna, nesep karışıklığına sebep olacak davranışlardan kaçınmak ve nesli temiz bir şekilde korumak demektir.

Bu nedenle, Alevî İslam anlayışında Şeriat Kapı’sının on makamından birisi de; neslin korunması, ahlaksızlığın önüne geçilmesi, toplumsal bozgunculuk oluşmaması için “Nikah kıymak ve aile efrâdına faydalı olmak”tır.
Zira âile; yeryüzünün en küçük devleti demektir. Bu mini devletçikler ne kadar sağlam temeller üzerinde olursa onlardan oluşan devletler ve milletler o denli derli-toplu, düzenli ve güzelliklerle dolu yapılar olurlar. Böylece aile de kurtulur, devletler de kurtulur, dünya da kurtulur tüm kötülüklerden…

Şeriat kapısında kişinin kendisine helal olan ile nikahlanması nikahın zâhirî yönü ise de, batında nikah, müminin ikrar vererek yol ile birlenmesi, şeytandan uzak kalması, yani melun İblis ile ilişkiden, nefsin meşru olmayan isteklerinden uzak kalmasını da ifâde eder.

İki emânetin ilki ve en büyüğü olan Yüce Kitabımız Kurân’da bu konudaki âyetlerden bazılarında şöyle buyrulur:
‘…Onlar (kadınlar), sizin örtüleriniz, siz de onların örtüleri (gibi) siniz…’ [Bakara (2): 187]

‘Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…’ [Rûm (30): 21]

‘İçinizden bekâr olanları… Evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir…’ [Nûr (24): 32]
Evlenmenin önemi ve eş seçimi konusunda Hz. Muhammed ve Âl-i Muhammed’den birkaç buyruk:

Resûlullâh (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Allah nezdinde evlilikten daha sevimli ve değerli bir binâ inşâ edilmemiştir.  Her kim Allah için evlenir ve Allah için birini evlendirirse Allah’ın dostluğuna layıktır.  Evlilik benim sünnetimdir. Her kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.

İmam Sâdık şöyle buyurmuştur: Her kim fakirlik korkusuyla evlenmezse Allah hakkında kötü zanda bulunmuş olur.  Oysa Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘…Eğer yoksul iseler Allah onları lütfu ile zengin kılar…’ [Nûr: 32]

İmam Rızâ şöyle buyurmuştur: Bir kadın İmam Bâkır’a şöyle arzetti: Canım sana fedâ, ben dünyayı terk eden bir kadınım. İmam şöyle buyurdu: Dünyayı terk etmekten maksadın nedir? O, asla evlenmek istemiyorum. İmam; neden, diye sorunca, o şöyle dedi: Ben fazilet elde etmek istiyorum. İmam şöyle buyurdu: Böyle davranma, eğer bu, bir fazilet olsaydı, Fâtıma anamız öyle davranırdı. Hiç kimse fazilet hususunda ondan öne geçemez.

İmam Kâzım şöyle buyurmuştur: Üç kimse, Allah’ın arşının gölgesinden başka hiç bir gölgenin olmadığı günde, arşın gölgesi altında olur: Müslüman kardeşini evlendiren, ona hizmet eden ve sırrını örten kimse.
İmam Ali şöyle buyurmuştur: En iyi aracılık evlilik hususunda düzene girsinler diye iki kişi arasında aracılık etmektir.

Resûlullâh (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Bir kadınla dört şey sebebiyle evlenilir: Mal, güzellik, dindarlık ve soy. Sen dindar kadınlarla evlen.”  Birisi sizden kız istemeye gelir ve onun dindarlık ve eminliğini beğenirseniz ona kız verin. Eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde birçok fesat vücuda gelir.

İmam Hasan, kendisiyle kızının evliliği hususunda meşveret eden birine şöyle buyurmuştur: Kızını takvalı biriyle evlendir. Zira eğer kızını severse, onu yüce tutar. Eğer sevmezse ona zulmetmez.

Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: …Sizin hayırlı olanlarınız ; … Ana-babasına iyi davrananlar ve âilesi başkalarına sığıntı olmayanlardır.

6- Hayız ve nifas durumunda eşi ile birleşmekten uzak durmak, çevreye ve topluma zarar vermemek.

Şeriat kapısının bir makamı da Kurân’ın buyrukları ve ve Ondört Masum’un uygulamaları ve öğretileri çerçevesinde cinsel konudaki bir takım günahlardan uzak durmaktır. Zinânın, tecâvüzün, aldatmanın haram oluşu yanında, eşler arasındaki meşru birliktelik içerisinde de bir takım sınırlar ve şartlar vardır. Bu, Yüce Allah’ın âyetleri, Ehli Beyt’in Piri Peygamber efendimizin ve onun temiz soyu ve Ehli Beyt’inin de söz ve davranışları ile bizlere öğrettiği bir gerçektir.

Aksi uygulamaların, ruhsal ve bedensel olarak kişiye zarar vereceği bir gerçektir. Ayrıca, sağlığa uygun düşmediği, hatta böylesi bir davranış sonucunda doğacak çocukların da sağlıksız ve sakat olabilecekleri, dolayısıyla toplumun da zarar göreceği de ihtimal dâhilindedir. Bu nedenle hem eşlere, hem çocuklara, hem de bir şekilde topluma yansıma ihtimali olan davranışların her türünden uzak durmak Alevî müminlerin görevlerindendir.

Cehâlet, öğreninceye kadar bir noktaya değin mazeret olabilir. Ancak bilgi çağında, ilim-irfan yolunun öğrencileri gerçeklerin ışığında hareket eder, kalplerini, beyinlerini, düşüncelerini, ruhlarını, bedenlerini maddî-manevî her türlü zararlı şeyden uzak tutar, bilgisizlik çölünü ilim yağmuruyla yeşertir, cehalet karanlığını bilgi ışığı ile yok ederler.

Ortalıkta dolaşan kimi dedikodularda, bazı kendini bilmez câhil kimselerin Alevi toplumunun bu konulardan habersiz olduğu ve çok bilgisizdavranışlar içerisinde bulundukları söylenir, yazılır. Sanırlar ki (haşa) Alevî canlarımızın âile içinde, eşler arasında davranışları Hak buyruğuna uygun değildir! Hatta bazıları öyle ileri giderler ki bu konuda yalan, iftirâ ve karalamalar da dahi bulunurlar. Bu densizlik ve seviyesizlikler bazen öyle bir hal alır ki uyduranlar bile kendi uydurduklarına inanırlar nerdeyse…

Hak-Muhammed-Ali yoluna gönül veren canlarımızın bu konudaki hallerinin Kurân’ın ve Allah Dostları’nın hangi buyruklarına uygun tecelli ettiği ilim ehlince malumdur. Ve, bu hakikatin cümle âleme delilli burhanlı izhâr vakti gelmiştir.

Alevî müminler Hak’kın her buyruğuna duyarlı olanlardırlar. Kendi özel yaşamlarında o yüce buyruklara uymaya çalıştıkları gibi, herkesi ilgilendiren çevreye duyarlı olmak, kozmos dengesini korumak ve kollamak konusunda da duyarlıdırlar.

Zira onlar bilirler ki, bedenimiz bizlere emânet edildiği gibi evrendeki her şey de bizlere emânettir ve emânete gereği gibi sahip çıkmak mümince bir görevdir.

Nitekim Yüce Kurân; ‘Göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Ölçüyü bozmayın.’ [Rahmân (55): 78] buyurarak evrendeki dengeyi de korumamız gerektiğine dikkat çekmektedir.

Ve âyetin; ‘İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır…’ [Rum: 41] buyruğunda görüldüğü üzere insanoğlunun işlediklerinden dolayı karada ve denizde fesat-bozulma çıktığı belirtilerek bu bozgunculardan olmamamız gerektiği bildirilmiş, bozgunculuk ve yıkım ile mücâdele etmemizin de önemine değinilmiştir.
Hayız (âdet) hâli ve o durumda nasıl davranılacağı ve cenabetten temizlenme ile ilgili, Hak’kın yüce kelamında şöyle buyrulur:

‘Sana kadınların aybaşı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir. Onun için aybaşı hâlinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah’ın emrettiği gibi onlara varın, yaklaşın…’ [Bakara: 222]

‘Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz…’ [Bakara: 228]
‘Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye

kadar salât’a yaklaşmayın…’ [Nisâ: 43]

‘Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin…’ [Mâide: 6]

Her konuda olduğu gibi bu konuda da genel hatlar Yüce Yaratan’ımız tarafından belirlenmiş, ayrıntılar ve özel durumlar ise O’nun sevgili Elçisi ve Ehli Beyt tarafından biz müminlere açıklanmıştır.

Hayız, nifas ve temizlenme…, boy abdesti ve hükümleri konularında, Muhammed (s.a.a) ve On İki İmamın buyruklarından seçmeler:

Ehli Beyt’in atası Hz. Muhammed buyurdular; Kim, hayızlı hanımıyla cinsel ilişkide bulunur da cüzzam vb. bir hastalığa yakalanmış çocuğu olursa, o kişi kendinden başka kimseyi kınamasın!

İmâm Mûsâ Kâzım’a soruldu; Hayızlı bir kadın, kandan temizlendikten sonra, gusül abdesti almadan kocası ile ilişkiye girebilir mi? İmâm buyurdular; Bir sakıncası yoktur. Ancak, gusül yaptıktan sonra cimâ etmek bana daha sevimli geliyor.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Bir kadının hayız müddeti üç günden az, on günden de fazla olmaz. (Oluyor ise o durum hastalık hali demektir.)

Ehli Beyt âlimlerinin Ehli Beyt’’ten nakledilen hadisi şerifler ışığında belirtikleri genel görüşlerine göre lohusalık günleri en az üç gün en fazla on gün olabilir. Bu süre içerisinde de eşlerin cinsel birlikteliği haramdır.

7- Cemaat üzere birlik olmak, peygamberin emirlerine-sünnetlerine uymak

Her canlı türü doğal olarak yaratılışlarının gereğince davranır. Hayvanlar belki iradeleriyle değil ama Yaratan’ın onlara yüklediği ve adına ‘içgüdü’ denilen davranış ile çoğu zaman birlikte yaşar, toplu bir yaşam sergilerler. İnsanoğlu da gerek fıtrattan kaynaklanan yöneliş, gerek şartların oluşturduğu zorunluluk, gerekse inançlarının yönlendirmesiyle birlikte yaşar, cemaat-topluluk halinde hayat sürer.

Bu durum, işin içine dinsel inançların da girmesiyle daha bir düzenlilikle gerçekleşir.

Müminler de iki cihan serveri Peygamberimiz döneminden beri birlik içinde yaşamaya, dayanışma içinde olmaya, cemaat bilinciyle kedilerini koruyup kollamaya, birlik ve dirliklerini pekiştirerek gelecek nesillere aktarmaya çalışmışlardır. Birlikte yaşama, örgütlenerek varlığını sürdürme ve bir bilinç ile bir arada bulunmaya İslam inancında cemaat olma da denilebilir.

Kurân’ın birçok buyruğunda müminlerin cem olmaları, cemaat olmaları, birlik içinde bulunmaları, bir ideal etrafında buluşmaları, Allah’ın Elçisine her konuda uymaları, O’nun emir ve yasaklarına itaat etmeleri önemle vurgulanmıştır. Hak’kın buyrukları yanında, Hak Elçisi Sevgili Muhammed’imiz ve Velâyet Önderlerince de birlik, dirlik, cem ve cemaat olmak şiddetle tavsiye edilmiş, biz müminler tefrikadan, bölünmeden, ayrılıktan, kuru kalabalıklar olmaktan sakındırılmış, ilahi önderlerin sünnet ve uygulamalarına uymamız emredilmiştir.
Sünnet’e gelince…

Alevî İslam anlaşıyışında sünnet, şüphesiz ki zâhir ehli olan bir takım kimselerin sandığı gibi peygamberin sünneti diyerek sevgili peygamberimizin zâhirî görünüşü ve uygulamalarını ya da kaporta kopyalayıcılığı şeklinde anlaşılmaz. Aksine, Sünnet; Kutlu Elçi’nin ahlak ve siretini yaşamak ve pratize etmek demektir. Güzel ahlak ve insanî kemâlât yolunda O’nun örnek alınışı sünnete uymak ve sünnet ehli olmak manasına gelir.

Yüce Rabbimizin; birlik, beraberlik ve peygamberimize bağlılığın gerekliliği hakkındaki bazı buyrukları Kurân’da şöyle geçmektedir:

‘Allah’ın ipine (Kurân’a) hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…’ [Âl-i İmrân: 103]

‘…Eğer mümin iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.’ [Enfâl Sûresi: 1]

‘Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…’ [Enfâl: 46]

‘Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın…’ [Âl-i İmrân: 105]

‘Müminlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin…’ [Hucurât 49): 9]
‘(Ey Muhammed! Onlara) Deki: Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…’ [Âl-i İmrân: 31]

‘Her kim o Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.’ [Nisâ: 80]
‘…Peygamber size neyi verirse, onu alın; sizi neden sakındırırsa, ondan da sakının…’ [Haşr: 7]

Aşkın ateşiyle ciğerim pişti,
Derdim Allâh, dermanımdır Muhammed.
Gönül bir acâip sevdâya düştü,
Derdim Allâh, dermânımdır Muhammed.

Aşkın zincirini taktım belime,
Allâh adın vird eyledim dilime.
Canı, başı koydum Hakk’ın yoluna,
Derdim Allâh, dermânımdır Muhammed.

Mürşit olmayınca müşkül paklanmaz,
Kâmil olmayınca tâlip aklanmaz.
Günler beter oldu, gönül uslanmaz,
Derdim Allâh, dermânımdır Muhammed.

Cabbar Kulu der ki; varmak isterim,
Varıp divânında durmak isterim.
Hakk’ın cemâlini görmek isterim,
Derdim Allâh, dermânımdır Muhammed.

Cemaat ile birlik olmak ve Peygamberimizin sünneti üzere yaşamak hakkında Hak Dostlarından buyruklar:
Hak Elçisi (s.a.a) buyurdular: Ümmetimin cemaati, az olsalar da hak ehli olanlardır.
Hz. İmam Ali Murtazâ (a.s) buyurdular: …Hak ve hak ehlinden ayrılmayın…
Velâyetin Şâhı İmam Ali buyurdular ki: Cemaatle birlikte olun ve ayrılıktan-tefrikadan kaçının.

Şâhı Velâyet İmam Ali buyurdular: Bu yolu (İslam’ı) seçerek hak üzere olan çoğunluğun inancına sahip olun. Zira Allah’ın eli (desteği) cemaatin üzerindedir. Ayrılıktan sakının. İnsanlardan ayrılan, sürüden ayrılan koyunun kurda yem olması gibi şeytana yem olur.

“Allah’ın dininde renktenrenge girip kaypaklık etmeyin.  Hak üzere birleşip cemaat olarak yaptığınız ve hoşlanmadığınız şeyler, bâtıl yolda birbirinizden ayrı olarak yaptığınız ve hoşlandığınız şeylerden hayırlıdır. Yüce Allah ayrılığa düşen hiçbir topluluğa geçmişte hayır vermediği gibi şimdi de vermez.
Allah’ın Elçisi Muhammed Mustafâ efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: …Benim yolumdan ve sünnetimden yüz çeviren benden değildir.

İmam Mûsâ Kâzım şöyle buyurdular: …(Şunu bilin ki) Her şey Allah’ın Kitabı’nda ve peygamberinin sünnetinde vardır.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Size peygamberden veya bizden denilerek bir hadis-söz-sünnet ulaştırıldığında, ona Allah’ın Kitabı’nda delil arayın. Uygun ise alın. Uygun düşmüyor ise reddedin. Zira Kurân’a uymayan söz-hadis süslü bir yalandır.

İmam Zeynelâbidîn buyurdular: Allah katında amellerin en fazlietlisi, az bile olsa sünnete uygun olanıdır.
İmam Ali’nin naklettiğine göre, Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: Sünnete uygun olmayan, söz, amel ve niyetin bir değeri yoktur.

İmam Ali Murtazâ şöyle buyurdular: Kabul edip uygulama noktasında peygamberin iki tür sünneti vardır. Birincisi; Farz olan sünnettir. Uyulması doğru yolda olmak, terki ise sapıklık demektir. İkincisi ise; Uyulması fazilet, terk edilmesi ise günah olmayan sünnettir.

8- Şefkatli ve merhamet olmak

Müminler, güne ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ başlarlar. Yine her uygun işlerine de şüphesiz bu yüce kelimeyle (besmele ile) başlarlar mümin canlar. Hal böyle olunca, müminlerin adını ve sıfatlarını sürekli andıkları Yüce Yaratan’larına ahlak olarak benzemeleri, o yüce rahmet ve merhameti kendi söz ve eylemlerinde tecelli ettirmeleri hem gerekli hem de zorunludur.

Hak’kın ne kadar merhametli olduğu, kullarına ne denli şefkat ve merhametle muamele eylediği evrendeki olaylara ibret nazarıyla bakanlarca malumdur. Hiçbir nimeti kendi çalışmalarımız ile hak etmediğimiz halde daha dünyaya gelmeden bizlere hayatı sayısız nimetlerle donatan merhametlilerin merhametlisi Rab yücelerin de yücesidir.

Canlılar âlemine bir göz gezdirdiğimizde, ana ile yavru arasındaki sıcaklık ve sevgi O’nun merhametinden bir zerre bile değildir. Yine; temiz yürekli, yaratılışı kirlenmemiş, fıtratı günah ile bozulmamış insanlarda, canlı-cansız tüm mevcûdâta karşı var olan sevgi, saygı, muhabbet, şefkat, merhamet, acıma duygusu Hak’kın kullarına bir ihsanı, bir bağışıdır.

Biz Alevi müminler de: “Hak, benî Âdem’de (Âdemoğlunda-insanda) tecelli etmiştir” sözünün doğru tercümanları olarak, Hak’kın bu yüce sıfatlarının tecelli makamı olmayı görev bilir, yaratılanları Yaratan’dan ötürü sayar, sever, onlara sevgi, şefkat ve merhamet ile davranmayı insanlık ve Hak’ka kulluk olarak kabul eyleriz.
Ehli Beyt yolunun bağlısı müminler zâhirde ve bâtında bütün işlerinde merhametlidirler, şefkatlidirler, bağışlayıcıdırlar, gönül yapıcıdırlar vesselam…
Rahmân olan Allah’ımız Kitabı’ndaki Yüce buyruklarında bu konuda şöyle buyurmaktadır:

‘…Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.’ [Bakara: 143]
‘Ya sizin üstünüze Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!’ [Nûr: 20]

‘Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.’ [Hac: 65]

‘Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler…’ [Fetih: 29]

Allah’ın kutsal buyruklarında yer yer, katı kalplilik taşa benzetilerek yerilmekte müminler katı kalpli olmaktan, taş yürekli olmaktan, acımasız, merhametsiz, şefkatsiz, sevgisiz olmaktan sakındırılmaktadır.
Şefkatli ve merhametli olmak hakkında Hak Dostlarından buyruklar:

İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre, Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: (Ey müminler!) Size affetmeyi tavsiye ediyorum. Zira affetmek kulun izzetini arttırır. Birbirinizi affedin ki, Allah sizi izzetli kılsın.
İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Üç şey vardır ki Allah ancak bununla Müslümanın izzetini arttırır. Bunlar; Kendisine haksızlık edeni bağışlaması, kendisine vermeyene bağışta bulunması ve kendisi ile ilgiyi kesenle ilişkisini sürdürmesi.

İmam Zeynelâbidîn buyurdu: Allah’a giden yoların en sevimlisi; Öfkeyi ağırbaşlılıkla, belayı da sabır ile yudumlamaktır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu. Kimin payına rıfk-yumuşak davranış düşmüşse, onun payına iman da düşmüştür.

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Ümmetimden din kardeşine kibar-nazik davranan kimse yoktur ki, Allah ona cennet hizmetçilerinden vermiş olmasın.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Mümin o kimsedir ki, öfkelendiği zaman öfkesi onu hakkın dışına çıkarmaz…
İmam Hasan Askerî buyurdular: Öfke bütün şerlerin anahtarıdır.

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: Biz Ehli Beyt’in yiğitliği, bize zulmedeni affetmek ve bizi hakkımızdan mahrum edene bağışta bulunmaktır.

9- Temiz olmak, temizliğe önem vermek, abdest, gusül, giysi ve çevre temizliklerine dikkat etmek

Temizlik; tahâret, tezkiye demek olup, her türlü maddî ve manevî kir ve günahlardan arınmayı ve uzak durmayı ve temiz olmayı ifâde eder.

Sâlim bir akıl; bedendeki, giyim-kuşamdaki ve çevredeki bütün pislik ve kirlerin giderilmesinin gerekli olduğuna hükmeder. Kurân-ı Kerîm ve Masûmların hadisleri de mutlak sûrette temiz olmayı emrederek, temizliğin nelerle ve ne şekilde yapılabileceğini açıklar, beyân eder.

Yolumuz temizlik yoludur. Her türlü noksan sıfatlardan uzak olan Allâh’ın, insanların hayatlarını tanzîm etmesi, iki cihânın da mutluluğunun temîn edilmesi amacıyla gönderdiği hak yol, elbette göndereni gibi temiz ve pâk olacak, kendisine bağlı olanlardan da temiz olmalarını isteyecektir.

İnsan; insan ve mümin olmasının bir gereği olarak, temiz olmayı görev ve vazîfe bilecek, iç ve dış âlemini temiz tutmaya çalışacaktır.

Bedenimizdeki, elbiselerimizdeki ve çevremizdeki kirliliğin giderilmesi ve temizliğin sağlanması için bazı temizlik malzemeleri kullanmaktayız. Bu tür bir temizliğin gerçekleştirilmesi nispeten kolay bir iştir ve fazla yorucu olmayan bir çalışmayla yapılabilir.

Ancak, öyle bir kirlilik de vardır ki, insanımız çoğu zaman bunun farkına varamamakta, farkına varanlar da giderilmesinde âciz kalmakta ya da bu tür bir kirliliği yanlış metotlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Buna irfan dilinde batınî temizlik, iç temizliği, kalp temizliği de denilir. En zoru elbette budur. Hak, Muhammed, Ali elimizden tuta ve bizleri bu yolda başarılı kıla.

Yüce Allâh: ‘…ve gökten tertemiz bir su indirdik.’ [Furkân: 48], ‘…Allâh tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.’ [Bakara: 222] buyurmakla hem maddî temizliğin en güzel ne ile yapılacağını ve hem de temizliğin Hak katında ne denli önemli olduğunu beyan etmiştir.

Şeriat yolunda beden temizliği inanç boyutunda ‘gusül (boy abdesti) ve abdest’ ismi verilen iki temizlik ile yapılır. Özel durumlarda bu iki uygulama bir de ‘teyemmüm’ adı verilen yol ile gerçekleşir ki özde abdest ve gusül yerine sayılır.

Gusül, vücûdun tamamını bir güzel yıkayıp temizlemek manasına gelir. Bu, Allâh’ın Kitâbı’nda; ‘…cünüp iseniz temizlenin…’ [Mâide: 6] buyruğu ve bu temizliğin nasıl yapılacağının da Kâinâtın efendisi Hz. Muhammed’imiz tarafından açıklanması ile emredilmiş bir tür bedenî temizliktir.

Salât uygulamasının temel şartı ve aynı zamanda bir beden temizliği de olan abdest hakkında Yüce Allâh şöyle buyuruyor; ‘Ey îmân edenler! Salât için kalktığınızda (abdestsiz iseniz) yıkayınız yüzlerinizi ve dirseklerle birlikte ellerinizi, meshediniz başınızın bir kısmını ve kaabkemiklerine kadar (ayakların yanındaki iki çıkıntıya veya ayak bileğine kadar) ayaklarınızı…’  [Mâide: 6]

Yine Yüce Yaratan ilk indirdiği âyetlerden olan, Müddessir sûresi, 4-5. âyetlerinde: ‘Elbiseni temiz tut! Her türlü pislik ve kötülükten de uzak dur!’, buyurarak Elçisine ve biz müminlere dış ve iç temizliğin ne denli önemli olduğunu bildirmiş olmaktadır.

…Takva üzere bina edilmiş mescitlerde temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah (iç ve dış yönüyle) temizlenenleri sever.’

[Tevbe: 108] buyruğu ve daha nice ilahi buyruklar konunun önemini gözler önüne sermektedir.
Görülmektedir ki, ‘Hani Biz İbrahim’e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûya ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut.’ [Hac: 26] buyruğu ile Hak, müminlere ömür boyu ibadet bilinciyle hayat yaşadıkları çevrelerini de temiz tutmalarını emreylemektedir.

Ve yine, aşağıdaki ilahi buyruklarda, yiyecek-içeceklerimizin de temiz olması gerektiği belirtilmekte, konunun önemi vurgulanmaktadır.

‘Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik)…’ [Bakara: 57]
‘Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin…’ [Bakara: 168]

Allah müminlerin temiz yiyecekleri seçtiklerine Ashab-ı Kehf’ten bahsettiği kıssada da işaret etmiştir. Âyetlerde Kehf (mağara) ehlinin alışverişte temiz yiyeceklere yöneldiği şöyle haber verilmiştir:

…Dediler ki: ‘Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin…’ [Kehf: 19]

Sekizinci Râşid Halîfe İmâm Ali Rızâ boy abdesti ile ilgili bir sözünde şöyle buyuruyorlar; İnsanın cünüp olduktan sonra gusletmesinin sebebi, bedeninde ve ruhsal durumu üzerinde oluşan kirlilik ve ağırlığın giderilmesi ve bedenen temiz, rûhen de rahat ve huzur içerisinde olunmasının sağlanmasıdır.

Çünkü cünüplükte bütün beden bu halden etkilenmektedir. Dolayısıyla, bedenin sadece cünüplüğe vesîle olan organının değil, tamâmının yıkanması gerekir. İdrar ve dışkı, meniden daha şiddetli necis oldukları halde, onları yaptıktan sonra gusletmek gerekmez. Bu, Allâh’ın, kullarına hem rahmeti ve merhametinin bir gereği, hem de bu iki halin insanda istek dışında ve çok sık olarak ortaya çıkmasından ötürüdür.

Yüce Allâh kullarına zorluk ve meşakkat yüklememek için bu hallerde yalnızca abdest almalarını emretmiştir. Ki Allâh şöyle buyuruyor; ‘…Allâh sizin için kolaylık ister, güçlük istemez…’ [Bakara: 185]”
İmâm Cafer Sâdık (a.s) buyurdu; Abdest îmânın yarısıdır.

‘…su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize ondan (topraktan) sürünüz…’ [Mâide: 6, Nisâ: 43] âyeti gereğince, bir müminin bazı hal ve durumlarda, toprak ile yapmış olduğu temizlik ve almış olduğu abdeste de, teyemmüm abdesti denir.

Ehli Beyt Yolu’nun baş tacı eserleri, şeriat kapısının temizlik boyutu olan beden, elbise, çevre temizliği konusunda sayısız buyruklarla doludur. İşin fıkıh boyutu da diyebileceğimiz konuda Ehli Beyt âlimlerin yazdıkları değerli hadis ve fıkıh kitaplarına müracaat edilebilir.

Kurân ve Ehli Beyt buyruklarına bağlı yaşamakla gurur duyan biz Alevî müminler akıl temizliğini korumak ve sağlıklı düşünmek için aklı baştan alan, sarhoşluğa neden olan her türlü sekerâttan da uzak durmalıyız şüphesiz. Bunların başında da bütün insanlığın başında bela olan sarhoş edici şeyler ve kumar illeti gelmektedir.
Yüce Rabbimiz Allah: ‘Ey îmân edenler! İçki, kumar… Şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar (yolu) ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allâh’ı anmaktan ve salât’tan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?’ [Mâide: 90-91] buyurarak bu konuda bizlere buyruğuyla ışık tutmaktadır.

İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre Resûlullâh (s.a.a) efendimiz şöyle buyurdular; Sarhoş edici içki her günâhın başıdır.

Yine Efendimiz (s.a.a) buyurdular ki; …Her türlü sarhoş edici içeceklerden kaçının. Çünkü onlar her kötülüğün anahtarıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdular; Sarhoş edici içki her şerrin anahtarıdır. İçkiye devâm eden puta tapan gibidir. İçki her günâhın başıdır. (Helâl kabûl ederek) İçki içen kimse Allâh’ın Kitâbını yalanlamış olur…
Rahmet Peygamberi buyurdular; Her sarhoş edici şey harâmdır. Her çoğu sarhoş eden şeyin azı da harâmdır.

İmam Ali Rızâ’ya, biranın haram olan içkilerden olup olmadığı sorulduğunda buyurdular ki; O da diğer içkiler gibidir ve harâmdır.

O dönemlerde örneklerden yola çıkılarak birkaç sarhoş edici şeyden bahsedilmiş olsa da, aynı özelliklere sahip olan katı, sıvı, gaz her türlü sarhoş edici şey Alevî İslam yoluna göre haram olup biz müminlerin uzak durması gereken pisliklerdir.

Yüce Allah cümlemizi bilinen ve bilinmeyen, farkında olunan veya olunmayan her türlü sarhoşluktan, içki, kumar, şehvet, makam, liderlik, para, dünya sevgisi gibi sarhoşluklardan da ırak eyleye…

Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: …Sizin hayırlı olanlarınız; …Temiz, iki tarafı arınmış (midesi ve fercini haramdan uzak kılanlar veya elini-dilini günahtan arındırmış) olanlarınızdır.

Hacı Bektaşı Veli Hünkâr da buyuruyor ki; …Vay sana ki, içinde; kin, haset, cimrilik, tamahkarlık, öfke, gıybet, kahkaha (boş gülüşler), maskaralık ve bunca şeytan fiili olduğu halde suyla yıkanıp nasıl temizlenip arı olacaksın! Şöyle bil ki; Asla arınamazsın…

10- İyiliği emretmek, kötülüklerden sakınmak / sakındırmak (Emri bil maruf ve nehyi anil münker).

Ehli Beyt Yolu’na göre İslam’ın şartları da denilebilecek Furu-u Din’in On şartından biri, Alevî İrfan yolunda da Dört Kapı’dan Şeriat Kapı’sının bir önemli esası, iyilikleri emretmek, kötülükleri engellemektir.
Bu esas, Kurân’ın ve Ehli Beyt’in öğretilerinin belkemiğidir.

Yüce Kurân’ın birçok âyetlerinde geçtiği üzere, yüce Rabbimiz biz müminleri de marufu emretmek ve münkerden nehyetmekle yükümlü kılmıştır. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi, müminler topluluğunun ayakta kalmasının yegâne sebeplerindendir.

Marûf (iyilik) nedir? Münker (kötülük) nedir?

Marûf (iyilik); hayır, güzellik, evrensel müsbet değerler, insânlığa ve müslümanlığa uygun oluşum ile güzel geleceğe vesîle olabilecek her şeydir.

Münker (kötülük) de; Kurân ve Ehli Beyt öğretilerinin hoş görmediği her şeydir.
Alevî mümin, İslâm’ı kabul etmek ve mümin sıfatını almakla, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma görevini de kabul ettiğinin sözünü vermiş olur.

Peygamberlerin, özellikle Son Peygamberin (s.a.a) hayatlarına baktığımızda, onların yaşamları boyunca bu ilâhî emri aksatmadan yerine getirdiklerine şâhit oluruz. Onlar öyle insanlardı ki, kendilerine münâsip gördüklerini başkalarına da lâyık görürler, bu güzellikleri ve nimetleri paylaşmak için usûlüne uygun bir tarzda onu herkese emir ve tavsiye ederlerdi. Bir yanlışlık, çirkinlik ve kötülükle karşılaştıklarında ise, onu da güzel metotlarla gidermeye, engellemeye, nehyetmeye çalışırlardı.

Nitekim Yüce Allâh, Peygamberimizin bu görevine değinerek şöyle buyurmaktadır; ‘…O (peygamber) kendilerine iyiliği emreder ve kendilerini kötülükten men eder…’ [Arâf: 157]

Yine, Yüce Allâh Kitâbı’nda ‘Emri bil Marûf ve Nehyi anil Münker-İyiliği emretmek, kötülüğü engellemek’ görevini hakkıyla kimlerin edâ ettiğini ve bu kimseleri ne tür bir mükâfâtın beklediğini bazı âyetlerinde şöylece beyân etmektedir;

‘Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emrederler, kötülükten nehyederler… Allâh onları rahmeti ile bağışlayacaktır.’ [Tevbe: 71]

‘Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allâh’a îmân edersiniz…’ [Âl-i İmrân: 110]

‘…İyiliği emreden, kötülükten men eden… müminleri müjdele!’ [Tevbe: 112]
‘Onlar ki kendilerini yeryüzünde yerleştirdiğimizde… iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar…’ [Hac: 41]
İyiliği emreden, kötülükten men eden kimse, kendisi de dediklerine uymalıdır… Aksi halde sözü tesirli olmaz.
Kurân-ı Kerim’de böyle insanlar için meâlen; ‘İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?’ buyruluyor. [Bakara: 44]

‘Asra yemin olsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.’ [Asr:1-3]

Yukarıda, birkaçının meâlini vermiş bulunduğumuz âyetlerden de anlaşılmaktadır ki, müminler iyiliği emretmek, kötülükten de nehyetmekle görevlendirilmişlerdir. Ve müminler, îmânlarının bir gereği olarak bu görevi fıtraten ve içtenlikle, güçleri nispetinde yerine getireceklerdir.

‘Emri bil Marûf ve Nehyi anil Münker’ görevi her durumda yerine getirilecek, ancak bu vazîfe zamana, zemine, kişiye, duruma, emredilen ve nehyedilen şeyin ne olduğuna göre bazı farklı uygulamalarla yapılmalıdır.
Bu emrin îfâsında bazı merhaleler vardır. Şöyle ki; Sevgili Peygamberimiz ve Ehli Beyt’in kudsî zâtlarının beyanlarına göre, her mümin öncelikle örnek olmak sûretiyle iyilikleri yayacak, kötülüklerin önüne geçecektir.

Kişiliğini kaybetmiş, örnek davranışlardan nasiplenemeyecek kadar kalbi kararmış kişilere ise dil ile nasihat edilir. Varsa, terk ettikleri farzlar uygun bir lisanla hatırlatılır. İşledikleri haramlara son vermeleri çağrısı yapılır. Ki Allâh bu konuda şöyle buyurur; ‘Sen hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et…’ [Nahl: 125]

Denenen bütün yol ve yordamlar kâr etmezse, o zaman da fiilî-eylemsel olarak bazı yaptırımlar uygulanmaya çalışılır. Bu, yüz ifâdesi ile memnuniyetsizliğin ortaya konulmasından tutunuz da, müminlerin sosyal ve psikolojik olarak yanlış yolda olan kişiyi hakka davet etme tavırları, bazı toplumsal dışlama, ilişkileri dondurma, vb. eylemler sergilemelerine kadar varır. Hattâ eğer Kurân ve Ehli Beyt buyruklarına uygun olarak şekillenmiş bir adâlet düzeni hâkim ise, gereken hadler ve cezâlar Müminlerin Önderi tarafından veya görevlendirdiği âdil görevliler tarafından icrâ edilir.

İnsanları ‘Hakka davet etme, bâtıl yol ve davranışlardan uzak tutma’ emrinin yerine getirilmesinin suç sayıldığı zulüm düzenlerinde ise, müminler bir yolunu bulup görevini yapacak, hiç bir şey yapamaz ise kalben kötülüklere ve kötülere buğzedecek ki, bu da bilindiği üzere îmânın en zayıf hâlidir.

Aslına bakılırsa, bu vazîfe mümin olmanın, bir mektebe mensup bulunmanın kişiye yüklediği bir görev değil, insan olmanın getirdiği doğal bir sorumluluktur. Öyle ya;

Kim, aç ve açıkta kalmış bir kimseye insanca yaşamanın yolunu öğretmez, bu konuda yardımcı olmaz ki? Böylesi hallere seyirci olanlara insan demek mümkün mü?

Kendinin sâhip olduğu güzel şeylere, başkalarının sâhip olmasını istememek hiç yakışık alır mı?
Okuma yazma öğrenmek isteyen bir kimseye, imkânı olduğu halde yardımcı olmamak mümkün mü?
Hastalıktan bîtâb düşmüş, derman arayan zavallıya, bilinen tedâvî yollarını göstermemek, gerekirse tedâvî etmemek insafsızlık değil mi? Hastanın hoşuna gitmemesi, canının yanması pahasına bile olsa, ilaç içirmek, iğne yapmak, gerekirse ameliyat etmek-ettirmek insanî bir görev değil midir?

Hangi insan, bir kimsenin evinde ve malında yangın ve benzeri zarar verecek bir hal görür de seyirci kalır?
Bir kış gününde, yatarken üzeri açılmış bir kimsenin üzerini örtmek insanlık görevi değil midir?
Üzerinde zarar verici bir böcek dolaşan, kendinden habersiz bir kişiye yardımcı olmak ve ondan zararı uzaklaştırmak gerekmez mi?

Sevdiğimiz insanlara, üç günlük dünyanın iş hayatında, eğitim-öğretiminde, aile yaşantısında vs. başarılı olma yollarını öğretmeye çalışıyor, yardımcı olmaya gayret ediyorsak, ebedî mutluluğu elde etmek, Cennet ve Cemâlullâh’a kavuşmak için de, herkese, yapılması lâzım gelen şeyleri öğreterek tavsiye etmek, onları kötülüklerden uzak tutmaya çalışmak boynumuzun borcudur.

İşte; ‘Emri bil Marûf ve Nehyi anil Münker-İyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek’, iki cihânı azîz kılmanın, iki âlemde de mutlu ve mesut olmanın prensiplerini söz, yazı, yaşantı vs. ile öğretmektir.
Şunu unutmamak lazımdır ki; Yaşanmayan gerçekler etkili olmaz.
Emir ve nehiyde gözönünde bulundurulması gereken bazı esaslar;

1. Marûf (iyi) ve Münker (kötü); Kurân ve Ehli Beyt ölçülerine göre iyice bilinmeli, câhilâne bir şekilde, zannî olarak başına buyruk hareket edilmemelidir.

2. Niyet, kesinlikle Allâh’ın rızâsını talep ve insanların hayrını istemek olmalı, nefsi, hevâyı, arzu ve istekleri tatmîn etmek olmamalıdır.

3. İnsanların onurunu kıracak, şahsiyet ve gururlarını incitecek, toplum içerisinde enâniyetini harekete geçirecek tarzda hareket edilmemelidir.

4. Gerektiğinde ısrarla hareket edilmeli, ancak, muhataplar dîne ve dînin emirlerine alenen düşman olacakları ya da münâfıkça davranacakları konumlara getirilmemelidirler.

5. Kaş yaparken göz çıkaran kimselerden olunmamalıdır.

6. Bazı emir ve nehiylerin ferdî olarak yerine getirilememesi halinde, gönüllü olarak cemaat, cemiyet, dernek vs. oluşturularak, bu görev örgütlü olarak yapılmalı, bu halde de temel esaslar ve espriler çiğnenmemelidir.

7. Kişi önce kendi nefsinden başlamalı, sonra sırasıyla ehli-ayâline, yakın akrabalarına, komşularına, tanıdıklarına ve nihayet tüm insanlara hitâp etmelidir.

8. Bu görev yerine getirilirken, şahsına gelebilecek her türlü yıldırma, kınama, eziyet ve zorluklara göğüs gerilmeli, haksız yere yapılan kınama ve saldırılara aldırış edilmemeli, kimseye yaranmaya çalışılmamalıdır.

9. Ehli Kurân’ın İmâmı Cafer Sâdık’ın; İnsanları dilinizle değil, yaşantınızla hakka çağırınız  buyruğu aslâ ihmâl edilmemelidir.

İyiliği Emretmek ve Kötülüğü Engellemek Hakkında Hak Önderlerinden Bazı Özdeyişler:
Yoluna canlar fedâ olsun! Resûlullâh (s.a.a) buyurdular; İnsanlar iyilik ve takvâda yardımlaştıkları, iyiliği emredip, kötülüğü engelledikleri müddetçe hayır üzere olurlar. Ne zaman ki bunları terkederler, onlardan bereket giderilir, bir kısmı bir kısmına musallat olur. O zamanda, onlara ne yerden ne de gökten yardımcı bulunmaz.
Velâyet ehlinin Hünkârı, İmâm Ali buyurdular; Kim, kötülüğü kalbi, eli ve dili ile inkâr etmezse (gücü yettiğince önlemeye çalışmazsa), o kimse, diriler arasındaki bir ölüdür.

İmâm Muhammed Bâkır buyurdu; …Muhakkak ki emri bil marûf ve nehyi anil münker; Nebîlerin yolu, sâlihlerin minhâcı ve kendisi ile ilâhî emir ve yasakların uygulandığı, din ve dünyâ işlerinin yoluna girdiği büyük bir farzdır…
İmâm Cafer Sâdık buyurdular; İyiliği emredip, kötülüğü yasaklayarak, Allâh’ın dînini gereği gibi uygulamayan topluma yazıklar olsun!

Yine İmâm Cafer Sâdık’a; ‘…kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz…’ [Tahrim: 6] âyeti hakkında sorulduğunda, İmâm buyurdular; Ehlinize iyiliği emrederek, kötülükten de nehyederek onları ateşten koruyabilirsiniz.

İmâm Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre, Resûlullâh efendimiz ashâbına şöyle buyurdular; Kadınlarınız fesâda düşer, gençleriniz de hak yoldan saparlar ve siz de onlara iyiliği emretmeyip, onları kötülükten alıkoymadığınızda hâliniz nice olur? Soruldu ki: Böyle bir şey olacak mı ey Allâh’ın Resûlü? Peygamberimiz buyurdular; Evet. Hattâ bundan da kötüsü olacak. Sizler kötülüğü emrettiğiniz ve iyilikten de nehyettiğinizde hâliniz nice olur? Denildi ki; Buda mı olacak ya Resûlallâh? Resûlullâh buyurdular; Evet. Bundan daha kötüsü de olacak. Kötüyü iyi, iyiyi de kötü olarak bilip kabul etti mi hâliniz nice olur?

Peygamberimizin (s.a.a) buyurdu : …İyiliği emretmedikleri, kötülüğü yasaklamadıkları ve benim Ehli Beyt’imden hayırlılarına tabi olmadıkları zaman Allah onların başlarına en kötülerini musallat eder. O zaman iyileri duâ eder de duâlar bile kabul olmaz.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İyiliği emreden kimse mümine (kardeşine) destek vermiş, münâfığın da burnunu sürtmüş ve hilesinden emin olmuş olur…

İmam Cafer Sâdık’tan naklen, Peygamberimiz (s.a.a) buyurdu: Kötülüğü emredip iyilikten alıkoymak, Allah’ın en çok buğzettiği amellerdendir…