Sahâbeden İki Tâife

Hüsniye konuşmasına şöyle devam etti: “Ey İbrâhîm, iki tâife var ki; aralarındaki zıtlık, muhâlefet ve düşmanlık bütün ümmetin malumudur. Birinci tâife; Ali (aleyhisselâm), İmam Hasan ve İmam Hüseyin, Hazreti Fâtıma Seyyidetü’n-Nisâ, Abbâs, (oğlu) Abdullah, Selmân-ı Fârisî, Abdullah b. Mesûd, Ebûzer Ğıfârî, Mikdâd b. Esved, Ammâr b. Yâsir, Osman b. Maz’ûn, Muhammed b. Ebûbekir, Huzeyfe b. Yemân, Übey b. Ka’b, Hâlid b. Saîd b. Âs, Câbir b. Abdullah Ensârî, Ebû Eyyûb Ensârî, Sa’d b. Ubâde Ensârî, (oğlu) Kays b. Sa’d Ensârî, Ebû Dücâne Ensârî , Ebû Lübâbe, Ebu’l-Heysem, Meysem-i Temmâr, Mâlik Eşter, Fazl b. Abbâs, Cafer-i Tayyâr, Ebû Saîd Hudrî, Süleymân b. Surad, Sehl b. Huneyf ve Adiy b. Hâtem-i Tâî’dir.
Bunlar, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) ömrünün başından sonuna kadar, o Hazret’in hizmetin-de oldular ve yalnızken ya da değilken, hep onunla birlikte bulundular. Rasûl’ün yolunu, ibâdetini , sözlerini, fiillerini ve amellerini diğerlerinden çok daha iyi biliyorlardı. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve âlih) onlar hakkında hadisler buyurmuştu. Bazılarını Ehl-i Beyt’ten saymış, bazılarını ise iki gözü yerine koymuştu. Her birinin fazilet ve menkıbelerine dair hadisler söylemişti. Allah, onun Ehl-i Beyti’nden olanların temizlik ve masumiyetlerine şahitlik etmiş ve onlara sevgi beslemeyi insanlara farz kılmıştır.
“De ki: Ben bu tebliğim için sizden, Ehl-i Beytimi sevmeniz dışında bir karşılık beklemiyorum!”  İlahî hükme göre, onların görüşleri doğru ve sözleri mutlak nastır. Allah Rasûlü’nün yolu ve ibadetleri-ne dair anlattıkları, farîzalar, nafileler, haber ve hükümlerle ilgili söyledikleri ne varsa; hepsiyle amel etmek her şeyden daha öncelikli ve daha münasiptir. Hak Teâlâ ve Rasûl nezdindeki itibarları da her-kesten fazladır.
Ya sizin imamlarınız  olan; Ebûbekir, Ömer, Osman, Âişe, Hafsa, Enes b. Mâlik, Ebû Ubeyde b. Cer-râh, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Saîd , Talha b. Ubeydullâh, Amr b. Âs, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim, Âmir b. Küreyz , Ebû Hüreyre ,  Hâlid b. Velîd, Muâviye, Yezîd, Ömer b. Sa’d , Ubeydullâh b. Ziyâd, Mervân b. Hakem ve diğer lanetli Ümeyye oğullarının sözlerine nasıl itibar edilebilir? Acaba bu tâifeyi izlemek mi önceliklidir, yoksa öncekileri izlemek mi? Bu tâifenin sözüne mi daha çok güvenilir, yoksa öncekilerin sözüne mi?
Ey İbrâhîm, bu iki tâifenin birbirine muhâlif oldukları, bütün ümmete aşikârdır. Rasûl’ün vefat günün-den bugüne kadar, bu iki tâife birbirlerini öldürmeye kastetmişlerdir. Bunların amel, fiil, ibâdet ve iti-katlarının birbirlerine aykırı oldukları da sabittir. Şimdi söyler misin; bu iki tâifeden hangisi hak, hangi-si bâtıl üzeredir?”
İbrâhîm, çamura batmış eşek  gibi; şaşkın ve perişan haldeydi. Ne susmaya tâkati vardı, ne de cevap vermeye cesareti. Hârûn Reşîd kızdı ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, neden cevap vermiyorsun? Görünen o ki, sen bugüne kadar Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) dininde değilmişsin. Bugün kendini İslâm ulemâsının en âlimi ve en üstünü sayıyorsun; ama her şeyde sana tabi olan ve fikir birliği içinde olduğun ulemâ ve fuzelâ  ile birlikte, bir câriyeyi hiçbir konuda susturamıyorsunuz!”
İbrâhîm ızdırap içindeydi. Çünkü, eğer Rasûl’ün masum Ehl-i Beyti’nin ve nübüvvet hânedânının yo-lunun bâtıl olduğunu söylese, kendi küfrünü ispat, Kur’an ve hadislere muhâlefet etmiş olacaktı. Bu durumda ahâlinin kendisini linç etmesinden korkuyordu. Yok eğer, Ebûbekir, Osman ve bağlılarının yolunun bâtıl olduğunu söylese, bu defa da kendi itikadını zayi etmiş ve mezhebini bâtıl saymış olacaktı. Bu halde de öldürülmekten korkuyordu. Hârûn, İbrâhîm’i o halde görünce, Hüsniye’ye döndü ve dedi ki: “Ey Hüsniye, sen bu ilmi nereden edindin?”
Hüsniye İmam Sâdık’ın dikkatini çekiyor
Hüsniye dedi ki: “Gizli saklı bir durum yok. Beş yaşındayken, efendim beni, hizmet etmek üzere İmam Cafer Sadık’ın (aleyhisselâm) evine gönderdi. Orada temizliğin şartlarını ve ibadetin kurallarını öğrendim. Bir müddet o muhterem dergâhta hizmet verdim; temizlik ve takvâ  yoluna, namaz, oruç vs. farîzalara vakıf oldum. Disiplinli bir şekilde ilim tahsiline devam ediyordum.
Yedi yaşındayken, bir gün o Hazret  yanımıza teşrif buyurdu ve abdest almak için su istedi. Kendisine hizmet eden kişi o sırada evde yoktu. Ben cesâret gösterip koştum ve bir kap suyu alarak Hazret’e ge-tirdim. Hazret’in mübarek gözleri bana takıldı. “Sen kimsin?” diye sordu. “Ey Allah Rasûlü’nün evlâdı! Ben filan kişinin hizmetçisiyim . Bir süredir bu mübârek dergâhta hizmetimi takdim ediyorum.” diye arz ettim. Bana, “Namaz kılıyor musun?” diye sordular. Arz ettim: “Evet ey mevlâm.” Buyurdu ki: “Abdest nasıl alınır, biliyor musun?” Arz ettim ki: “Evet.” Ne sorduysa, uygun bir şekilde cevapladım.
Hazret’in yüzünü şaşkınlık sardı. Benim halimi, o mübarek dergahın hizmetkârlarına sorarak araştırmış, onlar da durumu anlatmışlar. Hemen birisini hâceyi  çağırmak için gönderdi. Efendim geldi. Buyurdular ki: “Bu hizmetçi çok akıllı. Onu bana satar mısın?” Hâce cevap verdi: “Ey Rasûlüllâh’ın evlâdı! Bin canım sana feda olsun. Câriyem sizin hizmetinizde olsun. Ben de sizin naçiz köleniz ve hizmetçini-zim.”
O günden itibaren Hazret’in özel hizmetlerini görme yükümlülüğü bana emanet edildi. Gelişme göste-rene kadar, hiç kesintisiz bana öğretmeye devam ederdi. Bazen de Hazret’e soru sormaya cesaret ede-mediğimde, her biri belâgat ve fesâhatin şâhı, ilimler semâsının mâhı  olan evlat ve ashâbının yanına gider, ilimleri tahsil ederdim. O kadar ki, onun bereket ve teveccühüyle bende mütâlaa gücü hasıl oldu. Tefsir ve hadis kitaplarının çoğunu inceledim. İslâm ulemâsının çözmekten aciz kaldıkları zor mes’eleleri o Hazret’ten öğrendim. İçtihadda o derece ilerledim ki; bugün zamanın halîfesinin huzurunda, kendi mezhebimin hak oluşunu muvâfık ve muhâlif  herkese ispatladım, hiç de acze düşmedim.”