Ruyetullâh Meselesi

Hârûn dedi ki: “Ey Hüsniye, Allah Teâlâ’yı görme  konusunda ne işittin?”
Hüsniye şöyle dedi: “Benim işittiğim şudur: “Gözler O’nu idrak edemez, ama O gözleri idrak eder . O Latîf’tir, Habîr’dir.”
İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, madem ki Allah Teâlâ’yı görmek muhal  bir iştir, öyleyse neden ülül’azm  peygamber olan Hz. Mûsâ onu görmek isteyerek; “Rabbim! Kendini bana göster ki, sana bakayım!”  dedi? Bu muhal talep, onun cehâletinden miydi, yoksa unutkanlığından  mı? Aslında bunların her ikisi de bâtıldır ve senin mezhebine muhâliftir.”
Hüsniye dedi ki: “Hz. Mûsâ’nın (aleyhisselâm) Allah’ı görme talebi ne cehâletinden idi, ne de unutkanlı-ğından. Bil ki Mûsâ, bunu talep etmeye mecbur ve mahkumdu. Çünkü Tûr dağına yöneldiği sırada, çağrıda bulunarak, İsrail oğullarından yetmiş kişiyi seçmiş ve onları beraberinde götürmüştü. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de bundan şöyle bahsedilmiştir: “Mûsâ bizimle buluşmak üzere, kavminden yetmiş kişiyi seçti.”  Mûsâ, bu topluluğu yanında götürürken dediler ki: “Ey Mûsâ, senden, Allah’a yakardı-ğın yerde kelâmını (sözünü) bize işittirmesi için dua etmeni ve Allah Teâlâ’dan talepte bulunmanı ricâ ediyoruz.”
Hz. Mûsâ kavminin isteği üzerine, Hak Teâlâ’dan kelâmını kendisine ulaştırması için dua ettiğinde, Hz. Vâhibü’l-Atâyâ  duaya icâbet etti. O kavim Hak Teâlâ’nın kelâmını işittiler. Mûsâ münâcâtını  bitirdi-ğinde onlara dedi ki:
“Rabbinizin kelamını işittiniz mi?” Dediler ki: “İşittik. Ancak bu kelâm Allah’ın mıydı, şeytanın mıydı; bilmiyoruz. Onu açıkça görmeden inanmayacak ve kabul etmeyeceğiz.” Nitekim Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
“(Mûsâ’nın kavmi dedi ki:) Allah’ı açıkça görme-dikçe sana asla iman etmeyeceğiz.”  “Sonra onları, zulümleri yüzünden bir yıldırım yakaladı!”  Yani Allah’ı görmek istediklerinden zâlim oldular ve o yüzden bir yıldırım inerek, o kavmi yakıp helâk etti.  Hz. Mûsâ da bunun üzerine, Kur’an’da geçtiği gibi, Allah’a şöyle niyaz etti:
“İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden (yani seni görmeyi talep ettikleri için), bizi de mi helak edeceksin?”
Öyleyse ey İbrâhîm, eğer Mûsâ’nın kavmi Allah’ı görmeyi istemekte isâbet etmiş olsaydı ve onu görme imkanı bulunsaydı, Hak Teâlâ onları helak etmezdi.”
İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, Mûsâ kavminin ricasıyla Allah’ı görmek istedikten sonra, kavmi yakılıp kül edilince, neden “Tevbe ettim sana!”  dedi?
Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hak’tan izin almadan istekte bulundu. Evlâ  olan, önce izin alıp, sonra istekte bulunması idi. Buna rağmen, izin almamış olması; ne küçük günahtır, ne de büyük günahtır. Bunun sebebi şudur: Peygamberler, edebi  terk ettikleri takdirde de tevbe ve is-tiğfarda bulunma yüceliğini gösterirler. Çünkü onlar, ismet makamında olup seçilmiş kimselerdir.
Ey İbrâhîm, aramızdaki tartışma, Allah’ı görme konusu ile ilgiliydi ve ben bu işin mümkün olmadığını delillendirdim. “Tevbe ettim sana!” âyeti dahi, Allah’ın görülemeyeceğine delildir ve o bakımdan be-nim iddiamın şâhididir.
Ey İbrâhîm, Allah (azze ve celle) Hz. Mûsâ ile konuştu ve ona “Len Terânî”  buyurdu. Yani “Beni asla göre-mezsin; ne bu dünyada, ne de âhirette. Çünkü “len” edatı ebedî olumsuzluk bildirir . Hz. Mûsâ’nın, peygamberliğine, Allah’a yakınlığına, ülül’azm nebîlerden olmasına ve Allah’la konuşmasına rağmen, onu görmesi mümkün olmamışken; bu evsâfa sahip olmayan kişiler nasıl görebilsin?
Ey İbrâhîm, bil ki ru’yetin (görme olayının) gerçekleşmesi üç şarta bağlıdır: Birincisi, görme duyusunun sağlıklı olması, ikincisi, görmeyi düşündüğümüz şeyin görülebilir olması, üçüncüsü de, arada bir enge-lin bulunmamasıdır.
Eğer Hak Teâlâ için bütün bu şartlar mevcut olup görülebilir olsaydı, dünyada da görülebilirdi. O şimdi görülemiyorsa, bu durum onu görmenin muhal olduğuna delildir.
Eğer Allah Teâlâ’yı görmek câiz  olsaydı, zâtının cisim, araz ya da cevher  olması gerekirdi. Halbuki Allah Teâlâ’nın cisim, cevher ve araz olması muhaldir. Zira, bütün bu şeyler hâdis, Allah Teâlâ ise ka-dîm bir varlıktır .
Ey İbrâhîm, görülebilir olan şeyin, belli bir nitelik (keyfiyet)  ile görünmesi icap eder. Nitelik sâhibi o-lan her şey ise hâdistir. Görülen her şeyin, görenin karşısında bulunması lâzımdır. Bu ve benzeri ne söylenirse söylensin, hiçbiri Hak Teâlâ için doğru değildir. Öyleyse onu görmek imkânsızdır.”
İbrâhîm dedi ki: ”Peki, “Vucûhün yevme’izin nâdıratün, ilâ rabbihâ nâzıratün” âyeti  hakkında ne der-sin?”
Hüsniye dedi ki: “Bu âyet tevile  muhtaçtır. “ilâ rabbihâ nâzıratün” ifadesi, “ilâ ni’meti rabbihâ nâzıratün” demektir. Yani: “Allah’ın nimeti ve rahmetine bakarlar.” Burada muzâf (tamlanan)  gizlidir.  Kur’an’da buna benzer örnekler çoktur. Bakışların dikildiği şeyin görülebilir olması gerektiğinden, o şeyin Allah olması tasavvur edilemez. Çünkü O, bir cisim değildir.
Ayrıca bakmak, her zaman görmek anlamına gelmez. Nitekim Araplar “Nazartü ile’l-hilâl ve lem erahû!” Yani: “Hilâle baktım, ama göremedim.” Bakmak görmek olsaydı, sözde çelişki ortaya çıkardı.”
İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, “Fe-men kâne yercû likâe rabbihî” âyetinin  manası hakkında ne diyorsun?”
Hüsniye dedi ki: “Âyette likâ’dan  maksat ru’yetullâh değildir . Eğer likâ, karşısına geçerek ve yakınına vararak görmek manasına geliyorsa, Hak Teâlâ’yı bu şekilde görme olasılığına siz de muhâlifsiniz. Öte yandan likâ görmek manasına alınırsa; Hak Teâlâ “Bu durum, O’na kavuşacakları  güne kadar, kalplerine nifakın yerleşmesine sebep oldu!”  buyuruyor. Bu durumda âyet, Allah’ı münâfıkların da göreceği anlamına gelir! Oysa bütün mezheplerin ittifakıyla, münâfıklar Hak Teâlâ’yı göremeyeceklerdir.
Şu halde Kur’an’da “likâ = kavuşmak” sözcüğünün geçtiği her yerde, maksat görmek değildir. Bunun anlamı; mü’minler için Allah’ın sevâbı ve rahmeti, münâfıklar ve kâfirler için ise, Allah’ın azabı ve ga-zabıdır. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Kuşkusuz, insanlardan birçoğu rablerine kavuş-mayı inkâr etmektedirler!”  Âyette geçen “likâ = kavuşmak” rahmet manasına gelmektedir. “Küfre-dip, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azapta hazır bulundurula-caklardır!” âyeti  buna delildir. Burada, âhirete kavuşmaktan, âhirette verilecek sevap kastedilmiştir.
Ey İbrâhîm, Allah’ın görülmesi sadece bu dünyada imkânsız olsaydı, Hak Teâlâ, Mûsâ (aleyhisselâm) ve kavmine verdiği cevapta; “Len terâni fi’d-dünyâ”, yani; “Beni dünyada asla göremezsin; ama ahirette görebilirsin!” derdi. Dolayısıyla, buradaki Len edatı mutlak olumsuzluk bildirmiştir. Yani “Beni hiçbir zaman göremezsiniz ve göremeyeceksiniz!” demektir.”