Peygamberlerin Masumiyeti

“Ey İbrâhîm, enbiyâ (peygamberler) ve evsiyânın  (vasîlerin) ismeti  konusunda itirazın vardı. Bilesin ki, benim inancım, hepsinin masum ve bütün günahlardan pâk oldukları  yönündedir. Peygamberlerin ve vasîlerin hepsi, çocukluktan itibaren peygamberlik ve vasîlik zamanlarının sonuna dek günahtan ve nisyandan (unutkanlıktan)  masumdurlar.
Böyle de olmaları icap eder. Zira onlar Allah’ın sırrının emanetçisidirler. Öyleyse onların, Allah tarafından dışlanmış bulunan ve mahlukatın en rezili olan İblis’e uyarak; Cenâb-ı Kibriyâ’dan uzaklaşmaları nasıl caiz olabilir? Bu durumda, şeytanın enbiyâ ve evsiyâya müdâhale etmesi konusunda hiç şansının olmadığını ve onlardan şeytânî fiillerin sudur etmeyeceğini bilmelisin. Eğer onlardan şeytanî fiiller sâdır olursa; insan tabiatı onlardan nefret eder ve kendilerine uymaktan kaçınır. Bu ise elçi göndermenin faydasını ihlâl eder.Peygamber ya da vasî olacak zâtların, diğer insanlardan önde olmaları gerekir. Gerek tasarruflarında, gerekse diğer kemâlât ve fazîletler noktasında, maddî ve manevî açıdan kendisini küçük düşürecek ek-sikliklerden temiz ve nezih olmaları icap eder. Onların babaları ve anneleri tarafında da bir kusur bu-lunmamalı ki, evlatları bu yüzden ayıplanıp eleştirilere maruz kalmasın…  O bakımdan nebî, imam ve vasînin babaları ve anneleri de pâk ve temiz olmalıdırlar.  Örneğin tellak, hacamatçı, lağımcı vs. kişilerden olamazlar.

Ey İbrâhîm, Allah’ın inayeti, söz ve fiillerinde kendilerine itimat edilecek birini göndermeyi gerekli kılmaktadır. Ancak bu yolla maksat hâsıl olur. Masum olmayan kişiden hata sudur edebilir. Enbiyâ ve evsiyânın günahkâr olabilmeleri halinde, onların yalan konuşmaları da ihtimal dahiline girer. Bu du-rumda onların sözlerine itimat edilemez.

Bir diğer husus, imam olacak kişi, kindarlık, cimrilik, haset, cehalet, hırs gibi kötü sıfatlardan berî olma-lıdır. Engelli, dilsiz, sedef ve cüzzama yakalanıp yarım insana dönüşmüş de olamaz. Bütün bu eksiklik-lerden mutahher ve münezzeh olmalıdır. Yalancı ve körkütük âşık da olmamalıdır.

Ey İbrâhîm, yine bil ki; imamın, kendi zamanının insanları arasında en fazîletli, en âlim, en zâhid, en dindar, en takvâlı, en cömert, en cesur, en girişken olması lâzımdır. İlimde ahâliden kimseye muhtaç olmamalıdır. O kişi, Allah katında ve Rasûl nezdinde nasb  edilip, imâmet makamına tayin edilmiş bulunmalıdır. Bil ki, bağlısı olan her imam için imâmet söz konusu değildir. İmam, Allah ve Rasûlü tarafından göreve getirilmiş olmalıdır ki, ahali ona zoraki ve kerhen uymasın. İmam ayrıca masum olmalıdır. Çünkü masum olmazsa zalimlik yapabilir. Oysa Hazreti Allah (celle ve alâ) “Benim ahdim zalimlere erişmez.”  buyurmuştur.”

Hüsniye’nin bu sözleri karşısında Hârûn’u titreme aldı. Çünkü hak etmediği halde hilâfet makamına oturmuştu. Bu sıfatların bir teki bile onda yoktu. Yahyâ b. Hâlid Bermekî durumu anladı, İbrâhîm’e dö-nerek dedi ki: “Ey İbrâhîm, hayat emârelerini yitirmiş adamlara benziyorsun! Neden o kürsüden inip de Hüsniye’nin mezhebini seçmiyorsun?”
İbrâhîm, sağdan soldan kinayeli laflar işitince şöyle dedi: “Ey Hüsniye, Kur’an’da Âdem ve Havvâ hak-kında nâzil olan şu âyet hakkında ne dersin?: “Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin. Ne ve nereden istiyorsanız onun ürünlerinden yeyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”  Ey Hüsniye, şüphe yok ki, onlar yasak ağaçtan yediler ve zalimlerden oldular.”

Hüsniye cevap verdi: “Ey İbrâhîm, bil ki Allah Teâlâ’nın Âdem’e koyduğu yasak, tahrîmî (haram kılma) bir yasak değildi. Aksine tenzîhî  (sakındırma) bir yasak idi. Tahrîmî yasağı çiğneyenler, dünyada kı-nanmaya ve ahiret azabına müstahak olurlar. Tenzîhî olan yasağı çiğneyenlerse, dünyada kınanmaya ve ahiret azabına müstahak olmazlar; onlar sadece kendilerine yarar sağlayacak uygun şeyden mahrum kalmış olurlar.  Şu halde, Hazreti Âdem (aleyhisselâm) eğer o ağaca el uzatmasaydı, çok fazla lütfu ve se-vabı hak etmiş olacaktı. Ama yapmadığında da azaba müstahak olmadı.”

İbrâhîm dedi ki: “Eğer böyle olsaydı, zalimlerden sayılmazdı. Oysa Hak Teâlâ ‘yoksa zalimlerden olursunuz.’ buyuruyor!”

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, zulüm, bir şeyi ait olduğu yerine koymamaktır. Yani bir şeyi, kendi yeri dışında bir yere koymaktır.  Bir şeyi olmayan yerde yapmak ve yapılması gereken yerde yapmamak da, bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak gibidir. Nitekim bir sünneti terk etmek, bir şeyi kendi ye-rinden başka bir yere koymaktır. Yahut mekruh olan bir şeyi yapmak ve ondan sakınmamak da aynı hükümdedir ve zulüm sayılır. Nitekim bahçe sahipleri ile ilgili âyette şöyle buyuruluyor: “Ondan hiçbir şeye zulmetmedi.”  Yani, her yıl verdiği meyveden, bu yıl da hiç eksiltmedi. Bu durumda “zâlim-lerden olursunuz” ifadesinin manası şöyle olur: O amelin sevabından kendinize düşen payı eksik edersiniz.”

İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, peki Âdem ve Havvâ, neden “Rabbimiz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğramışlardan olacağız.”  dediler. Çün-kü sen diyorsun ki, onlar sadece mendup  olanı terk ettiler ve yaptıkları günah değildi.”

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, onlar nefislerine zulmettiklerini itiraf ederek, Allah’tan bağışlanma dile-diler. Hak Teâlâ’dan bağışlanma dilemek, günah işlemiş olmayı göstermez. Çünkü zulüm, eksiklik ma-nasında olup, elde edecekleri faydayı kaybetmeleri demektir. Onların rahmet ve bağışlanma istemeleri, Allah’tan sevap kazanmayı hak etmek için ibadet niteliğindedir. Yoksa bu onların günah işlediklerine delil oluşturmaz. Allah’ın Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) şöyle buyurmuştur: “Ben her gün Allah’a yetmiş defa tevbe ve istiğfarda bulunuyorum!”  Oysa Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) hiçbir günahı yoktu.

Enbiyâ ve evliyânın kulluğu öyledir ki, çokça ibadet etmelerine rağmen onu az bulurlar ve bir edebi a-zıcık terk etseler, bunu büyük günah sayarlar. Her ne kadar onlardan hiçbir günah sâdır olmasa da; kendilerini Allah’ın huzurunda önemsiz (tezellül) ve çaresiz (meskenet) kabul etmeleri hasebiyle, ken-dilerini suçlu görürler. Öyleyse Âdem ve Havvâ’nın kendileriyle ilgili zulüm itirafı ve tevbe istiğfar et-meleri, onların günah işlediklerine delil kabul edilemez.”

İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, madem ki öyle, o vakit Âdem’e âsî ve ğâvî  demek uygun düşmezdi. Oysa Allah Teâlâ “Âdem rabbine âsî ve ğâvî oldu!”  buyurmaktadır.”

Hüsniye dedi ki:  “Bil ki ey İbrâhîm, Kur’an âyetlerinin çoğu, Allah’ın emirleri, Rasûlü’nün (sallallâhu aley-hi ve âlih) ve onun Ehl-i Beyti’nin buyrukları ışığında tevil edilir. Yoksa zâhirlerine göre hüküm verilmez. İsyan, muhâlefet etmektir. Farzlar ve vaciplerde olduğu gibi, menduplarda da olabilir. İsyan, mendup o-lan şeylerde ve âdâpta olduğu takdirde, kınanmaya ve azaba müstahak olunmaz.

Ğâvî sözcüğü ‘yolunu kaybeden’ demektir.  Yani, Hazreti Adem, Allah’ın koyduğu yasağa uymadı ve o yüzden elde edeceği sevaptan mahrum kaldı. Âyette yer alan bu sözcük, Arap şiirlerinde çokça geç-mektedir.”
İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, madem Âdem ile Havvâ günah işlemedi, öyleyse neden Allah onları çıp-lak hale getirip cennetten çıkardı ve yeryüzüne indirdi?”

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, Allah Teâlâ Hazreti Âdem’i yeryüzünde halîfe olması için yaratmıştı. Ni-tekim O şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde bir halîfe atayacağım.”  Hazreti Âdem şayet o yasak ağaçtan yemeseydi, onu cennetten çıkarmayacak ve hizmet için yeryüzüne göndermeyecekti. Öyleyse Allah’ın onu çıplak hale getirip cennetten çıkarması, günahın cezası olamaz. Çünkü azap, küçümseme ve hakaret yoluyla başkasına verilen acıdır. Âdem’in çıkarılması bir maslahat sebebiyle idi. Nitekim Al-lah, fakirlik ve hastalığı maslahata binaen verir, azap olsun diye değil.”

İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, Nûh (aleyhisselâm) konusunda ne diyorsun? O, kendi kavminin helâk e-dilmesi için beddua etmişti. Hak Teâlâ da yapılan bu bedduayı kabul ederek; o kavmi tufan ile boğmak suretiyle yok etmişti. Hz. Nûh sonra beddua ettiğine pişman oldu. Dua üzerine beşyüz yıl ağladı. Onca ağlamadan sonra adına Nûh dendi. Yoksa daha önce adı Abdül’alâ  idi.”

Hikâyeyi dinleyen Hüsniye gülümsedi ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, bu hikâye  Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Dediler ki: Ey Nûh, bizimle çekişip durdun ve bu çekişmede fazla ile-ri gittin.”  Bu âyet, Nûh kavmi helak olmadan beşyüz yıl önce de, Hz. Nûh’un adının Nûh olduğuna tanıklık ediyor. Böylece, senin bu sözünün yalan olduğu ortaya çıkmış oldu.

Hz. Nûh’un beddua etmekten pişman olduğuna dair sözüne gelince, burada iki durumdan başkası söz konusu değildir. Nûh’un kavmi Müslüman idiyse, Nûh’un bedduası üzerine boğulmuş oldular. Şeyh-i Mürselîn’in , bütün âlemin tufana yakalanması ve birkaç bin Müslüman’ın yok olması için beddua et-mesi büyük küfürdür. Yok eğer kâfir idiyseler, Nûh’un Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarının helaki kar-şısında nâdim olması yakışık almaz. Allah Teâlâ o ve Âdem hakkında “Hiç şüphe yok, Allah Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm ailesini seçti.”  buyurmaktadır.”

Hüsniye devam etti: “Ey İbrâhîm, bir mezhebin hakikati böyle abes şeylerle ortaya çıkarılmaz.  Bu tür-den saçmalıkları senden başkasından da çok dinledim. Bil ki Ümeyye oğulları ve onların bağlıları, hatta onlardan önce hilâfet makamına geçenler, o makama zulümle oturmuşlardır. Üstelik onlar bu konuda haksız idiler. (Ümeyye oğulları güruhu ise, hilâfet makamına asla müstahak değillerdi.)  Çoğu vakit onlardan zulüm ve fâsıklık  zuhur ediyordu. Dînî mes’elelerde ve Furkân’ın ahkâmını anlamakta acziyet içindeydiler. Ömer’in de durumu böyleydi.

Kimi zamanlar halka cünüp vaziyette namaz kıldırırlardı! Yahut namazı yarıda keserek  cenabet olduklarını açıkça söylerlerdi. Bazen sarhoş ve yarı baygın halde imamlık yaparak, sabah namazını dört rekat kıldırırlardı!  Ve daha nice işler… Onların yapmış olduğu çirkin fiillerin hepsini sayıp dökmeye kalksak, halîfeyi bıktırırız.
Ehl-i Beyt’ten ve iman sıfatını kuşanmış sahâbe-i kirâmdan bazıları, onları bu yaptıkları çirkin işler yü-zünden uyarıp nasihat ettiler. Buna dayanarak halkın çoğunluğu onları kınamaya başladıklarında, on-lar da bütün bu küfür ve zındıklıklarını Allah’a ve Rasûlü’ne isnat ederek, masum ve mutahher pey-gamberlerin tamamını günah işleyip hata etmekle suçladılar. Böylece, akıllarınca kendilerini ve taraftar-larını temize çıkarmayı düşündüler.

Onlar Kur’an’ın sadece zâhiriyle yetindiler ve bozuk tevillerini doğru göstermek için çeşitli hadisler uydurdular. Yaptıkları bâtıl tevilleri güçlendirmek adına, bütün Kur’an âyetlerini uydurma hadislere göre yorumladılar. Böylece, aklı naklin mizanı yerine koydular . Halklar ise, şüpheleri defedecek güç ve maharette olmadıkları için, ilim yolunu tutamadılar. Bunun yerine, taklit ve kıyas yoluyla onların pe-şinden gittiler.

Tabiatıyla halklar, hevâ ve heves  ile, akıl ve Allah’ın rızasını temyiz edebilecek güce sahip değillerdi. O nedenle, üç beş günlük dünyevî makam ve mevkilere rağbet ederek, ebedî mükâfatı ve sonu gelmez azabı akıllarına getirmediler.
Allah’ın Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve âlih) yüz, ikiyüz yıl sonra birtakım mezhepler ihdas edildi. İnsan-lar, din ve şeriatin takipçileri olmak yerine, hak yolu araştırıp bulmak için çaba sarf etmeden, uyduruk mezhepleri taklit ile yetindiler.  “Kuşkusuz bizler babalarımızı bir din üzere bulduk. Ve kesinlikle onların izinden gideceğiz.”  dediler. Allah Teâlâ ise onlara cevaben “Kesin olan şu ki, siz ve babala-rınız apaçık bir sapkınlık içindesiniz.”  buyurdu.
İnsanlardan bazıları ise, bir âlimin dedikleri ile yetindiler; insaf edip de hak ve hakikati aramadılar. O yüzden farklı değerlendirmelerden mahrum kaldılar. Böylece, diğer bir âlimin ne söylediğini araştırıp ötekileriyle kıyaslayamadılar. Sözlerle hadisleri ve hak yol ile bâtıl yolu birbirlerinden ayırt edemediler. Bu sebeple her biri Ene mea’l-hak  davası güttü. Allah Teâlâ onların bu durumunu şöyle anlatır: “Her bir grup, kendi elindekiyle mutludur.” –

Bil ki ey İbrâhîm, hak, bu mezheplerden ancak bir tanesi olabilir.  Hâtem-i Enbiyâ , Hz. Muhammed Mustafâ’dan (sallallâhu aleyhi ve âlih) gelen şu delil buna işarettir. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Ümmetim yetmişüç  fırkaya ayrılacaktır. Onlardan biri kurtulacak, geri kalanlar ise ateşte olacaktır.”  Sahâbeden bazı-ları “Ya Rasûlallâh, kurtuluşa erecek olan fırka hangisidir?” diye sorunca, Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: “Benim ve Ehl-i Beytim’in yolundan gidenlerdir.”  Allah’ın Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) bunu takiben şöyle buyurdu: “Benim Ehl-i Beytim Nûh’un gemisine benzer; binen kurtulur, geri kalan ise boğulur gider!”

Ey İbrâhîm, ümmetin tamamı bu iki hadisin sahih olduğunda müttefiktir. Ehl-i Beyt’in tamamı ve Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) ashâbı ne Mutezilî, ne Hanefî, ne Mâlikî, ne Şâfiî ve ne de Hanbelî  idi-ler. Hiç kuşku yok ki, o tek fırka, Allah’ın Rasûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve âlih) ve onun Ehl-i Beyti’ni izleyen tâifedir. Usûl-ü Dîn  mes’elelerinde onların itikadı bütün mezheplerden ayrılmaktadır ve Ehl-i Beyt’i takip eden bu tâife dışında kalan bütün fırkaların, kurtuluş fırkası olmadıkları kesindir.

Şunu da muhakkak bil ki, ey İbrâhîm, sizin beni öldürmenizden asla korkmuyorum. Korkak biri deği-lim ben! Üç günlük hayatın kaygısını taşımıyorum. Allah’tan bana hep şehâdet nasip etmesini diliyo-rum. Bugün, zamanın halîfesi nezdinde durumun iyice netleşmesi için çok açık konuşacağım: Siz ve sizden önce bu sözleri sarf etmiş olanlar; eşkıyanın kötülüğü, küfür ve fâsıklık, hayır ve şer, hepsi Al-lah’ın takdiri ve iradesiyledir, bunda kulun bir dahli yoktur… demekle, ancak Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) Ehl-i Beyti’ne zulmeden dalâlet ehlinin suçlarını normal göstermeyi amaçlıyorsunuz! Onlar imâmet ve hilâfeti gasp ettiler. Seyyidetü’n-Nisâ  Hz. Fâtıma’ya (aleyhesselâm) eziyet ettiler ve babasının kendisine hediye etmiş olduğu Fedek hurmalığına el koydular. Şanı büyük sahâbeyi incittiler. Rasûl-i Ekrem’in ciğerparesi İmam Hasan’ı (aleyhisselâm) zehirlediler , Seyyid-i Şebâb-ı Ehl-i Cennet  olan İmam Hüseyin’i (aleyhisselâm); o hazretin evlâdı, ahfâdı  ve ashâbıyla birlikte, susuz bir şekilde katlettikten sonra, aile ve çocuklarını esir alıp Şam’a götürdüler.

Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) evlâdından humus  hissesini geri aldılar. Rasûlüllâh’ın amcası-nın oğlu, kardeşliği ve vasîsi ile savaştılar. Ebûzer Gıfârî’yi Medine’den sürdüler.  Abdullah b. Mesûd’a  eziyetler ettiler ve onun kendi eliyle yazmış olduğu mushafını ateşte yaktılar. Ammâr b. Yâsir’i  ve büyük sahâbeden daha nice kimseleri katlettiler. Kabe’ye mancınıkla saldırarak, Allah’ın evini tahrip ettiler. Rasûl’ün Medine’sinde Müslümanların kanlarını döktüler . Binlerce inanan, Rasûl’ün Ehl-i Beyti’ne muhabbetleri yüzünden öldürüldü…

Bunun gibi, saymakla bitirilemeyecek binlerce fesat, zulüm ve bid’at  icat ettiler. Bu sebeple ashâb-ı kibâr , Rasûl’ün Ehl-i Beyti’nin muhipleri  ve Şiîleri ,  iman sıfatıyla sıfatlanmış tabiîn ve özel kişiler, onları gizli ve açık bir şekilde kötüleyip lanetlemeye  teşvik ediyorlar , söz konusu çirkin fiillerini tahkîr  edip kınıyorlardı. Ayrıca Allah ve Rasûlü ile, ahiretin ebedî azabı ve hesabıyla korkutuyorlardı.

Onlar ise dalâlet ashâbının tahkîr edilmesini önlemek, Şeyhayn’ın  ve diğer Emevî halîfelerinin fiil ve davranışlarını temize çıkarmak, ahalinin onların çirkin fiillerini, bid’at ve küfürlerini kötüleyip lanet etmesini önlemek için, işte bu itikatları  ve bid’atleri uydurdular.  “Kul, fiilinin fâili değildir. Kulun yaptığı bütün fiiller Allah Teâlâ’nındır. Allah böyle istedi, ezelde bu şekilde takdir buyurdu.” dediler. Onun için peygamberlere günah isnat ettiler. Masumları, yalancılık, fâsıklık  ve yakışık almayan şeylerle itham ettiler. Siz de onların yolundan gittiniz ve hâlâ da o yoldasınız.

Bir kimse enbiyâdaki ismetin nübüvvetle alâkalı olduğunu söylüyorsa, bilinmeli ki, aklî deliller ve âyet-ler gereğince imâmette de şarttır.  Allah Teâlâ İbrâhîm’e dedi ki: “Kuşkusuz ben seni insanlara imam yapacağım.” Bunun üzerine İbrâhîm şöyle dua etti: “Benim zürriyetimden (neslimden) de…” Allah da onun bu isteğine şöyle cevap verdi: “Benim ahdim zâlimlere erişmez!”  Yani, imâmet benim ah-dimdir ve ahdim, senin neslinden zalim olanlara ulaşmaz. Çünkü Allah Teâlâ imamda zulmü reddet-miştir.

Zulüm iki kısımdır: Biri kendi nefsine zalimlik, ötekisi ise başkalarına zalimliktir. Bu iki zulümden uzak olan herkes masumdur. İsmet, imâmet için temel şarttır. Öyleyse “Şirk hakikaten büyük bir zulüm-dür.”  âyeti uyarınca, tevbe eden müşrik, imâmet makamına ve mertebesine lâyık değildir.

Bir kimse bu itikatta olduğunda, ona râfızî  deyip katlini vacip biliyorsunuz. Siz Muâviye’nin sünnetini takip ediyorsunuz. Ama Peygamber’in sünnetine tâbi olduğunuzu iddia ederek, kendinizi “Sünnî”  adıyla meşhur ettiniz. Bütün peygamberleri fâsıklığın derecelerine indiriyor ve bu itikadı taşımayan herkesi tekfir ediyorsunuz.”

Hüsniye, muhabbet ateşiyle adeta alevlenmiş, fesahat ve belagat tahtına oturmuştu. Duraksamadan, muhaliflerin mezhebine dair ve Ehl-i Beyt’in ismet ve taharetine ilişkin deliller getiriyordu. Hârûn ve bağlılarını titreme almıştı. Kendisinin yakışık almayan amellerinden ve çirkinliklerinden utanç içindey-di. Herkesin başı öne düşmüştü, şaşkın haldeydiler. Ulemâda konuşacak güç ve soru cevaba devam e-decek takat kalmamıştı.