Müt’a Nikâhı

Hüsniye bunları söylediğinde, Hârûn onun sözünü kesti ve dedi ki: “Ey Hüsniye, mevlân Cafer (Sâdık) b. Muhammed (aleyhisselâm) hangi delille, insanlara müt’ayı  emredip onu yapmaya teşvik  etti?”
Hüsniye dedi ki: “İmam söz konusu nikâha, Âlemlerin Rabbinin “… O kadınlarla bir şey karşılığında ne vakit müt’a yaptınızsa, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin.”  açık buyruğuna dayanarak izin vermiştir . Zamanın halîfesine, bütün müfessir  ve fakihlerin , buradaki nikâhtan muradın müt’a nikâhı olduğunda ittifak ettikleri, âşikâr olmalıdır.”
İbrâhîm dedi ki: “Ehl-i Sünnet ve Cemâat’e göre bu hüküm nesh edilmiştir . Ancak neshin vakti ihtilaflıdır. Bazıları, İslâmiyet’in başlarında bir müddet helal kılındıktan sonra haram edildiğini söylerken, bazıları da bunun Mekke’nin fethinden sonra haram kılındığını belirtir.”
Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, bu sözler koyu bir taassup ve inattan  kaynaklanmaktadır. Çünkü sizin âlimleriniz bu hususta muhtelif haberler rivâyet etmiştir . Ama hepsi de birbiriyle çelişkili, farklı lâfız ve manalar içeriyor. Ey İbrâhîm, Kur’an’da mensûh olan her âyetin, bir de nâsih  olan âyeti vardır. Bir kimse size, müt’a âyetini nesh eden âyetin hangisi olduğunu sorsa, ne dersiniz?”
İbrâhîm cevap vermekten aciz kaldı. Dedi ki: “Hz. Ömer’in menetmesi bizim için delildir. Eğer bu hü-küm neshe dilmiş ve Rasûl tarafından yasaklanmış olmasaydı, Hz. Ömer onu menetmezdi.”
Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, müt’anın helâl  olduğuna ve nesh edilmediğine  dair en açık delil ve en sağlam kanıt, Ömer’in onu yasaklamış olmasıdır. Çünkü müt’a, şayet Allah tarafından veya Elçisi tarafından nesh edilip haram kılınmış olsaydı, Ömer onu yasakladığı gün o delile sarılır, onu senet ola-rak gösterirdi. “Allah müt’ayı yasaklamak için şöyle buyurdu.” yahut “Rasûlüllâh onu filan hadis ile menetti.” derdi. “İki müt’a var ki, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) döneminde yürürlükte idi; ancak ben onları yasaklıyor ve yapanları cezalandırıyorum: Biri hac müt’ası , diğeri ise kadın müt’asıdır!”  demezdi.
Ömer’in bu sözü, müt’anın Allah ve Rasûl’ü tarafından yasaklanmadığının açık  şâhididir. O yüzden, Allah ve Rasûlü’nün hükmü gereğince, müt’a nikâhı meşrûdur. Yasak olduğuna dair herhangi bir hüküm de yoktur. O nedenle, yapılmasına büyük sevap takdir edilen  bir şeyi, yerine getirmekle  görevliyiz.
Bu hususta, Ehl-i Beyt yoluyla gelmiş olan hadislerin sayısı oldukça fazladır . Bunlar arasında, Hazreti Emîru’l-Mü’minîn’in (aleyhisselâm)’ın şu sözü de vardır:
“Şayet Ömer müt’ayı yasaklamasaydı, azgın tabiatlı kişiler dışında, hiç kimse zina etmek durumunda kalmazdı!”
Ey İbrâhîm, şimdi de sizin kanalınızla gelen hadis ve haberlerden söz edeyim. Imrân  b. Husayn’ın şöyle dediği rivâyet edilir: “Allah’ın kitabında müt’a âyeti nazil oldu ve biz Hz. Peygamber ile birliktey-ken, o nikâhı yapardık. Onun haram kılındığına dair bir Kur’an âyeti inmedi. Peygamber de bu dünya-dan göçene kadar, bizi ondan menetmedi.”
Aynı şekilde Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah’ın Rasûlü (s.a.a) ile birlikte gazâya çıkmıştık. Eşlerimiz yanımızda değildi. (Cinsel arzularımız bastırınca) ‘Acaba kısırlaşsak  mı?!’ dedik. Allah Rasûlü bizi bundan menetti; ardından bize, bir elbise karşılığında belli bir vakte kadar, bir kadın-la müt’a evliliği yapmamıza izin verdi.” İbn Mes’ûd bunun ardından; ‘Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın…’ âyetini  okudu.
Yine rivâyete göre, Şam ahalisinden bir kişi, Abdullah b. Ömer’e gelerek; kadınlarla müt’a  yapmanın hükmünü sordu. Abdullah b. Ömer “Helâldir.” dedi. Soran kişi “Ancak senin baban onu yasaklamıştı!” deyince, İbn Ömer ona şu cevabı verdi: “Babam yasaklamış, buna karşılık Allah Rasûlü de onu yapmış-sa; hâşâ Allah Rasûlü’nün sünnetini bırakıp, babamın yoluna mı tabi olayım!” –
Ey İbrâhîm, bir yasak getirilmedikçe, eşyâda asıl olan mübahlıktır . Yasak ise delile muhtaçtır. Delil olmayan yerde yasak da yoktur. Şayet belirttiğin gibi, yasaklayan Ömer’dir, diyeceksen; bu durumda iki ihtimal var: Bu yasaklamanın dayanağı ya bir delildir, ya da içtihad. Eğer delil varsa teslim oluruz. An-cak görünen o ki, yasaklamaya dayanak oluşturacak; gerek dînî, gerekse aklî, hiçbir delil yoktur. Eğer bu yasaklama içtihad yoluyla olduysa, bunu kabul edemeyiz. Çünkü Allah ve Rasûlü’nün açık beyanı karşısında yapılan içtihad, bâtıldır .
Öte yandan Emîru’l-Mü’minîn Ali’nin (aleyhisselâm) vermiş olduğu fetvâ ve görüşler, hâiz olduğu ismet sıfatı nedeniyle huccettir. Ehl-i Beyt’in (aleyhimüsselâm), Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Mes’ûd, Câbir b. Abdullah ve Saîd b. Cübeyr’in  bunda ittifak etmiş olmaları da; müt’anın helâl olduğuna bariz delil-dir.
Ey İbrâhîm, tâbiîn  fakihlerinden Atâ b. Ebî Rebâh’ın Safvân b. Ya’lâ (b. Ümeyye)’den , onun da baba-sından rivâyet ettiğine göre; o şöyle dedi: Ömer’in, kadınlarla müt’a nikâhını men edip yasaklamasının sebebi şuydu: Amr b. Hureys  bir kadınla müt’a yapmıştı. Ömer ona sordu: “Müt’a nikâhı yaptığın sı-rada, yanında kimler vardı?” Dedi ki: “Benim annem ile onun annesi.” O vakit Ömer şöyle dedi: “Bun-dan böyle müt’a yapmayı yasaklıyorum. Ben bunun fesâda sebep olacağından korkuyorum.”  Ömer zikredilen bu sözü kendisine mesnet yaptı ve o gün müt’a nikâhını yasakladı.”
Ey İbrâhîm, bir kimsenin şer’î akitlerden ve dînî hükümlerden birini, sırf fesâda götürecek korkusuyla yasaklayıp menetmesine cevaz verilirse, bu durum, benzer bahanelerle bütün şer’i hükümlerin yasak-lanıp haram kılınmasına yol açmaz mı? Bu olacak iş midir? Zira, insanlar arasında yürürlüğe konması icap eden bütün şer’î akit ve dînî hükümlerde, fesâda bulaşma ihtimali her zaman vardır . (Bu mantıkla hareket edecek olursak, her şeyi yasaklamak gerekir!)
Ey İbrâhîm, bir kimse Allah ve Rasûlü’nün sözü nedeniyle, Ömer’e muhalefet eder ve yaptığını bid’at  sayacak olursa; hemen onu ‘râfızidir’ diye tekfir edip, katline fetva veriyorsunuz. Oysa bu tam bir inat, taassup ve sapkınlıktır.
Ey İbrâhîm, gelen sahih bir rivâyete göre, günün birinde Abdullah b. Abbâs bir yere gidiyordu. Mescid-i Haram’a vardığında, hizmetçileri ona, “Abdullah b. Zübeyr ashaptan kalabalık bir grupla mescitte bu-lunuyor.” dediler. O sırada Abdullah b. Zübeyr Mekke’de hilâfet davası güdüyordu. Abdullah b. Abbâs ömrünün sonlarında âmâ olmuştu. Bineğinden indi ve mescide yöneldi.
Abdullah b. Zübeyr’in gözü Abdullah b. Abbâs’a takıldı. Saldırgan bir dille şöyle dedi: “Allah’ın kalbini kör ettiği âmâ geldi. Mutlak zina olduğu  halde, müt’ayı helâl kabul ediyor!”  Abdullah b. Abbâs bu sözü işitince oturdu. Hepsi ona büyük saygı gösterdi. İbn Abbâs onlara hitâben: “Hak Teâlâ bizim ba-sarlarımızı (gözlerimizi) aldı, sizinse basiretlerinizi!” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabında müt’a âyeti nâzil oldu ve Rasûlü zamanında uygulandı. Al-lah’ın Elçisi bundan menetmedi. Hz. Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve âlih) sonra müt’ayı haram kılacak başka bir elçi de gelmedi. Bunun delili, “İki müt’a var ki, Allah Rasûlü zamanında helal idi; ben size on-ları haram ediyorum ve yapanları cezalandıracağım!” diyen Ömer’in sözüdür. Biz Ömer’in şahitliğini kabul ediyor, ama getirdiği yasağı kabul etmiyoruz . Ey Zübeyr’in oğlu! Gerçek şu ki, sen de bir müt’a çocuğusun. İstersen annene var da; Avsece’nin iki hırkasının ne anlama geldiğini bir soruver!”
Abdullah b. Zübeyr, İbn Abbâs’tan bu sözü işittiğinde afalladı, kendini kaybetti. Çünkü onun hukûmet ettiği günlerdi. Utancından meclisi terk edip evinin yolunu tuttu. Kılıcını çekip, öfke içinde annesinin karşısına dikildi ve “Bana Avsece’nin iki hırkasını anlat!” dedi. Bunun üzerine annesi olan biteni anlattı ve dedi ki: “Baban Zübeyr, Allah Rasûlü ile birlikteydi ve Avsece isimli adam, Allah Rasûlü’ne iki tane Yemen hırkasını hediye getirdi. Her iki hırkayı da senin baban Zübeyr’e bahşetti. Baban da, o iki Yemen hırkası karşılığında benimle müt’a yaptı ve sana hamile kaldım. Sen müt’adan doğdun.”
Hüsniye’nin bunları anlatması Hârûn’un çok hoşuna gitti. Çünkü Abdullah onun dedesiydi. Yah-yâ’ya  seslendi ve dedi ki: “Şimdiye kadar bu işi engelliyorduk. Artık insanlara müt’a nikâhı için izin veriyoruz.” Ondan sonra Hârûn döneminin sonlarında müt’a yaygınlaştı ve uzunca bir süre onu ya-saklamadı. Me’mun zamanında da yürürlükteydi. Ta ki mel’un Mu’tasım onu men edene kadar.