Mübâhele Olayı

O vakit Hüsniye sordu: “Peygamberimizin diğer nebilerden daha üstün olduğunu itiraf ediyor musu-nuz?” Cevaben “Evet” dediler. Hüsniye dedi ki:
“Ey İbrâhîm, Hak Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Ali’yi (aleyhisselâm) Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) nefsi (canı) saydığını bilmiyor musun: “De ki: Buyurun; biz oğullarımızı çağıralım, siz de oğullarınızı; biz kadınlarımızı çağıralım, siz de kadınlarınızı; biz kendi canlarımızı çağıralım, siz de kendi canlarını-zı. Ondan sonra dua edelim ve Allah’ın lânetini, (iddiasında) yalancı olanların üzerine atalım!”Bu mes’eleye dair bir sözün varsa, söyle ki, bütün müfessir ve muhaddislerin  sözleriyle sana aksini ispat edeyim.”
İbrâhîm cevap verdi: “Hâşâ! Kur’an’ı inkâr eder miyim!”

Hz. Ali’nin imanı ve enbiyâya benzeyen yönleri

Hüsniye dedi ki: “Ey insafsız din düşmanı! Ey pâk ve tâhir Ehl-i Beyt hanedânını inkâr eden inatçı! Kur’an ve hadislere kanaat getiriyorsun. Ali’nin, peygamberlerin en üstünü olan Rasûl’ün bizzat nef-si  olduğunu da itiraf etmektesin. Onun büyük ceddi İbrâhîm’in, Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhimüsselâm) daha bebekken konuşup Allah Teâlâ’ya iman ettiklerini, bunun yanı sıra Allah Teâlâ’nın Îsâ’ya  ve Yah-yâ’ya ; henüz küçük birer çocukken peygamberlik verdiğini de bilmektesin.

Öyleyse, Hz. Ali’nin (aleyhisselâm) çocukken Müslüman olmasına neden itibar etmiyorsun? Oysa o Rasûl’ün kardeşliği ve amcasının oğlu idi. Allah Rasûlü’nün dini onunla ayakta kaldı, Allah Teâlâ onu Rasûl’ün nefsi olarak tanımladı. Allah Rasûlü, Hendek gününde onun bir kılıç darbesini cinlerin ve insanların ibadetlerine denk tuttu. –
Şu hadisi de rivâyet eden sizsiniz ve sizin kitaplarınızda kayıtlıdır: “Kim ilimde Âdem’i, takvâda Nûh’u, alçakgönüllülükte  İbrâhîm’i, heybette Mûsâ’yı ve ibadette Îsâ’yı görmek isterse; Ali b. Ebî Tâlib’e baksın!”

Rasûl (sallallâhu aleyhi ve âlih) onu bunca ülül’azm peygambere denk tuttu. Nice peygamberin yüce sıfatları onda toplandı. Sizin nazarınızda; Ehl-i Beyt tarikiyle bildirildiği kadarıyla, gönderilmiş peygamberlerin her birinden üstündür ve Allah Rasûlü’nden sonra da âlemlerin en üstünü kabul edilmiştir. Bütün bunlara rağmen; neden çocuğun imanının muteber olduğunu itiraf etmeye içiniz elvermiyor? Daha çocukluk çağında kendisine imâmet makamı verilmiş, Rasûl’ün vasîsi  yapılmış ve Sahîfeleri, Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u, Furkân’ı  hıfzetmiş olan Emîru’l-Mü’minîn’in (aleyhisselâm); imanda önce olduğunu hangi sebeple dile getiremiyorsunuz?

Bütün bir Ehl-i İslâm, “Ali, Allah’a bir an bile ortak koşmadı!”  hadisinde müttefiktir. Oysa Ebûbekir kırk yaşından sonra Lât ve Uzzâ’ya ibadeti  terk etti ve dilinde İslam zâhir oldu. Buna rağmen hiçbir za-man doğru düzgün itikadı başaramadı ve çoğu zaman Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet ederek, inat yolunu izledi. Derisi ve kanı domuz eti  ile beslendi. Bütün bu çirkinliklere rağmen, onu mü’min kabul edip imanını muteber görüyorsun da; Allah Teâlâ’nın ismet ve tahâretine  tanıklık ettiği, Peygamber hanedanından olan masumların imanına neden itibar etmiyorsunuz? Peygamber’in sülalesine karşı içinizde sakladığınız bunca nefret ve düşmanlığınız niye?!”
Hz. Ali ve amcası Abbâs’ın miras talebi

İbrâhîm b. Hâlid kulunç girmiş gibi başını öne eğdi ve şöyle dedi: “Bu mes’ele şimdilik bir kenarda dursun. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve âlih) mirası yüzünden aralarında tartışan ve her birinin “be-nim hakkım” diyerek davayı Ebûbekir’e götürdüğü; Abbâs ve Ali hakkında ne diyorsun? İki hasım ha-keme gittiğinde, elbette ki biri hak, diğeri de bâtıl olacaktır.”

İbrâhîm’in bu soruyu sormaktaki maksadı, Hüsniye’yi zora sokmak idi. Çünkü “Abbas bâtıldır!” derse, Hârûn’un kendisi Abbâsî  olduğu için onu öldürebilirdi. Yok eğer “Ali bâtıldır!” derse; bu defa inancında bir noksanlık oluşacak ve böylelikle kendi mezhebini bâtıl hale getirecekti.

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, bu sorunun cevabı da Kur’an’dan verilebilir.”
İbrâhîm “Hangi âyet?” dedi.

Hüsniye cevap verdi: “Hak Teâlâ, Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve âlih) hitaben şöyle buyurmuştur: “Sana şu dâvacıların haberi geldi mi! Hani onlar mabedin duvarına tırmanmışlardı. Hani (ansızın) Dâvûd’un yanına girmişlerdi de; kendisi onlardan korkmuştu. “Korkma!” demişlerdi, “Biz, biri di-ğerine haksızlık etmiş iki davalıyız. Aramızda hak ile hüküm ver. Adaletin dışına çıkma ve bize doğru yolu göster.” (Onlardan biri şöyle dedi:) “Bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu var, benimse bir koyunum…” vd.

Tefsirlerde  geçtiği üzere; o iki hasım Cebrail ile Mikail, hakem ise Dâvûd (aleyhisselâm) idi. Şimdi sen söyle! Haydi, bunların hangisi haktı, hangisi bâtıl?” İbrâhîm dedi ki: “Cebrail ile Mikail’in her ikisi de haklıydı. Dâvûd’un dikkatinden kaçan bir noktada ikaz için onun yanına gitmişlerdi.”

Hüsniye dedi ki: “Allâhü Ekber! Bu durumda Ali ile Abbâs’ın her ikisi de haklıydı ve Ebûbekir’in hata ettiğini ikaz için onun yanına gitmişlerdi . Abbâs şöyle demişti: “Miras benimdir. Çünkü Peygam-ber’in amcasıyım.” Ali de şöyle buyurmuştu: “Miras benimdir. Çünkü Peygamber’in amcasının oğlu, onun kardeşi ve vasîsi benim. Onun gözünün nuru ve kadınların hanımefendisi Fâtıma, benim hanemdedir. Cennetlik gençlerin efendileri Hasan ile Hüseyin  benim çocuklarımdır. Ben, enfüsenâ ve enfüsekum (= biz kendi canlarımızı, siz de kendi canlarınızı) âyetinin hükmüne göre, Rasûl’ün nefsiyim (yani, adeta onun canı-yım).”

Ebûbekir onların anlattıklarını dinledikten sonra şöyle dedi: Vallahi ben Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve âlih) şöyle buyurduğunu işittim: “Ali, sen vasîm, vârisim ve dinimin kadısısın.”

Bu sözü duyunca Abbâs’ın takati kesildi ve dedi ki: “Ey Ebûbekir, madem ki Peygamber’in bu sözünü işittin; öyleyse neden hilâfete oturdun ve onun hakkını ziyan ettin?” Ebûbekir bu sözü duyduğu an, on-ların kendisini ilzam etmek için geldiğini ve mirası bahane ettiklerini anladı. “Siz meğer benimle tar-tışmaya gelmişsiniz.” diyerek kalktı ve arkasını dönüp meclisi terk etti.”

İbrâhîm bu olayı Hüsniye’den işitince dedi ki: “Bu mes’eleyi de geçelim. Şimdi söyle bakalım, Abbâs mı daha üstün, yoksa Ali mi?” Hüsniye cevap verdi: “Asıl sen söyle bakalım, Hamza mı daha üstündü, yoksa Muhammed mi (sallallâhu aleyhi ve âlih)? Abbâs ve Ali arasında senin işin ne? Eğer Abbas üstün ol-saydı, Ali öyle bir amcaya sahip olmakla iftihar ederdi. Eğer Ali üstünse Abbâs, Hazreti Ali (aleyhisselâm) gibi bir yeğene sahip olmakla iftihar ederdi.”
Hârûn, Hüsniye’nin fasih ve belagatlı konuşmasına hayran kalmıştı. İbrâhîm’e dönerek, “Sendeki ilme yazıklar olsun!” dedi.

Hüsniye dedi ki: “Senin seksenüç soruna cevap verdim. Eğer rıza gösterilirse, ben de bir soru sorayım.” Hârûn, “Ne istersen sorabilirsin.” dedi.

Hüsniye şöyle dedi: “Ey İbrâhîm, dünyadan göçen Peygamber (sallallâhu aleyhi ve âlih) vasî tayin etti mi, etmedi mi?” İbrâhîm, “Etmedi.” dedi. Hüsniye devam etti: “Sence hata mı etti, yoksa doğru mu yaptı? Halîfelerin Sakîfe’de  yaptıkları doğru muydu, yanlış mıydı? Peygamber’e mi hata nispet ediyorsun, yoksa ashâba mı?”
İbrâhîm dondu kaldı. Çünkü “Peygamber hatalıydı!” dese, din ve şeriatı kusurlu görmüş olacaktı. Yok eğer halîfeleri hatalı bulsa; bu defa Hüsniye’nin iddiası ispatlanacak ve kendi mezhebi bâtıl olacaktı. Düşünceye daldı. Mecliste bulunanlar İbrâhîm’in acze düştüğünü ve ızdırap çektiğini açıkça görüyor-lardı. Aralarında gülüşmeye başladılar, onu kınadılar; böyle büyük bir âlim, nasıl olur da bir câriyenin karşısında bu şekilde acze düşebilirdi.