Miras Davası

Halbuki, peygamberlerin miras bırakmayacağına dair hadisi, sadece Ebûbekir nakletti . Rasûl’den nakledilen bu hadisi, Ebûbekir ile kızı Âişe’den başka hiç kimse işitip rivâyet etmiş değildir. Allah’ın Rasûlü, Araplardan hiç kimseye, ne Ehl-i Beyti’ne, ne de diğer sahâbeye; böyle bir söz söylememiştir.
Ey İbrâhîm, eğer Ebûbekir yalancı, hâin ve zâlim  olmasaydı, Ehl-i Beyt ve bütün sahâbe, mezkur hadisten haberdar olup, Hz. Peygamber’den geriye kalan her şeyin sadaka hükmünde olduğunu bilirlerdi. Peygamber’in Ehl-i Beyti de, ondan sonra haramı helâli bilir, haram olan bir şeyde hak iddia etmezlerdi. Çünkü sadakanın Hâşim oğullarına haram olduğunda görüş birliği vardır. Aksi halde, Ehl-i Beyt haram olan bir şeyin peşine düşmüş, Allah Rasûlü risâlet görevini lâyıkıyla yerine getirmemiş; bunun sonucunda “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim…” âyeti  iptal edilmiş (hükümsüz) olurdu. Çünkü Allah’ın Rasûlü, “En yakın akrabanı uyar!” âyeti  gereğince, genel olarak herkese, özel olarak da kendi Ehl-i Beyti’ne, bütün akraba ve aşiretine, hükümleri tebliğde bulunup uyarmakla görevlendirilmişti.
Eğer Ebûbekir’in naklettiği hadis doğru olsaydı, hiç şüphesiz Rasûl, risâlet görevini yerine getirmede kusurlu davranmış; “Benden miras almanız şer’an caiz değildir, benden geriye kalan sadakadır ve size o da haramdır.” deyip onlara gerçeği bildirmemekle, kendi Ehl-i Beyti’ne zulmetmiş olurdu.
Ey İbrâhîm, neden konuşmuyorsun ve cevap vermiyorsun? Sırf Ebûbekir’in sözünü doğrulamak için, “sadaka” lâfıyla, kainatın en şereflisi olan Peygamber’e kusur ve zulmü nispet ettiğinizde, Allah Teâlâ bundan razı olur mu?
Ey İbrâhîm, eğer Peygamber kendi Ehl-i Beyti’ne ve aşiretine, “Ben miras bırakmam. Benden geriye kalan her şey sadakadır ve size haramdır.” deseydi; Peygamber’in bu sözünü dinleyip kabul etmedikleri takdir-de, bu onların isyanına, hatta küfrüne sebep olurdu. Halbuki Hak Teâlâ, “Ey Ehl-i Beyt! Allah ancak sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”  buyurarak, onların temizliğine şahitlik et-mektedir. Onlar, muvâfık ve muhâlif  olan herkesin ittifakıyla; Allah ve Rasûlü’nün açık beyanlarına göre, cennet ehlidirler. Hatta cennet ve cehennemlikleri de onlar taksim edeceklerdir.  Sizin kaynaklarınızda rivâyet olunan hadislerin de ifade ettiği gibi, onlar Kevser Havuzu’nun sâkileridirler .
Ey İbrâhîm, söz konusu hadisin uydurma olduğu anlaşılmıştır. Allah’a ve Rasûlü’ne yalan isnat etmek, sizin itikadınıza göre ve bütün Müslümanlar açısından küfürdür. Aynı şekilde, Seyyidetü’n-Nisâ’ya  zulmetmek ve Hazreti Ali, Hasan ve Hüseyin’in  şâhitliklerini yalanlamak da küfürdür. Aklı başında insaf ehli olanlar nezdinde, Allah Rasûlü’ne ve onun Ehl-i Beyti’ne bu tür şeyleri isnat etmenin de her açıdan küfür ve zulüm olduğu, gayet açıktır.”
İbrâhîm , Ebû Yûsuf, Şâfiî  ve orada bulunan ulemâ arasından hiçbirinin konuşmaya mecali kalma-mıştı. Hârûn da onların bu kötü davranışları yüzünden mahcup oldu.
Hüsniye tekrar söz aldı: “Ey İbrâhîm, Fâtıma Fedek arazisi üzerinde hak iddia edip “Peygamber hayat-tayken Fedek’i bana verdi!” dediğinde; Ebûbekir şahit göstermesini istemekle; Peygamber’in şeriatına gö-re mi hareket etti, yoksa şeriata aykırı mı davrandı?”
İbrâhîm, bir şey söyleyip de; Hüsniye tarafından ileri sürülen delillerle susturulup gerçekleri kabul etmek zorunda kalmamak ve onun hakaretine uğrayıp, daha fazla rezil olmamak için sesini çıkarmadı.
Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, Hazreti Seyyidetü’n-Nisâ bu davada hak sahibiydi. Ebûbekir ise “Biz peygamberler miras bırakmayız…” hadisini okumak sûretiyle, davacı durumuna düştü. Oysa şeriat sahi-binin hükmüne göre “Delil getirmek davacıya, yemin etmek ise inkâr edene (davalıya) düşer.”  Bu durumda, onun kendisinin şâhit getirmesi gerekirken, hak sahibi Hazreti Fâtıma’dan (aleyhesselâm) şahit talep etme-si cehâletinden mi kaynaklanıyordu, yoksa zulmünden mi? Ey İbrâhîm, Allah hakkı için cevap ver, aksi takdirde o altın süslemeli kürsüden aşağı in, yahut Ebûbekir’in hilâfetini inkâr et.”
Mecliste bulunanlar gülüşmeye başladılar. Ulemâ, “Ölsek daha iyiydi!” şeklinde tarif edilebilecek bir ruh hali içindeydiler. Ama Hârûn’dan korkularına, hiçbir şey söyleyemiyorlardı.
Rivâyet edildiğine göre; Hârûn Reşîd’in, yakışıklı, zarif ve olgun bir amca oğlu vardı. Adı Hâlid b. Îsâ idi. Ehl-i Beyt’e muhabbetiyle şöhret bulmuştu. Bu konuda asla takiyye yapmazdı . Onun Ehl-i Beyt’in yolundan gittiğini Hârûn da biliyordu. Hârûn’un ona büyük sevgisi olduğundan; ne isterse yapardı ve kimsenin ona dokunmasına izin vermezdi.
O mecliste Hüsniye’ye yakın bir yerde oturmuştu . Hüsniye İbrâhîm’i konuşamaz hale getirdikçe, avuç dolusu dirhemi Hüsniye’ye saçar, onu kutlar ve karşısındakilere de güler ve onlarla alay ederdi. Hârûn’u pek önemsemezdi; ancak bununla birlikte Hârûn ona karışmazdı. Kimse Hüsniye’ye eziyet etmesin diye, kılıcının kabzasını kavramış, Hüsniye’yi korumakta ve üzerine titremekteydi. Tartışma boyunca, sürekli Hüsniye’yi cesaretlendirip teşvik etmekteydi.
Hüsniye Hârûn’a ve yardımcılarına dönerek dedi ki: “Hazreti Ali’nin (aleyhisselâm) Fedek mes’elesinde şahitlik ettiği ve Ebûbekir’in Fedek’i iade etmekten kaçındığı gün, Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) şöyle buyurdular: “Ey Ebûbekir! Davalı ve davacı iki kişi sana gelse ve içlerinden davacı olan, diğerinin elinde bulu-nan belli bir mülkün aslında kendisine ait olduğunu ve o kişinin haksız yere onu gasbettiğini iddia etse; davacının sırf bu iddiasına dayanarak, o mülkü davalının elinden alıp ona teslim eder misin?” Ebûbekir “Hayır” dedi.
Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) sordu: “Davalı taraftan mı şahit getirmesini talep edersin, yoksa davacı taraf-tan mı?” Ebûbekir dedi ki: “Davacı taraftan talep ederim. Çünkü Allah Rasûlü, ‘Delil getirmek davacıya, yemin etmek ise inkâr edene (davalıya) düşer.’ buyurmuştur.” Bunun üzerine Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) şöyle buyurdu: “Öyleyse neden Allah Rasûlü’nün evlâdı, gözünün nuru ve onun parçasına  karşı, Allah ve Rasûlü’nün sözüne aykırı muamelede bulunuyorsun?” Ebûbekir “Nasıl yani ey Ebü’l-Hasan ?” deyince, Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) şöyle buyurdu:
“Fâtıma, mülkü elinde bulunduran davalı taraftır ve hak sahibidir. Allah Rasûlü hayatta olduğu sürece, Fedek onun tasarrufu altındaydı. Fedek’i onun elinden alan kişi ise, peygamberlerin miras bırakmayacağını iddia ediyor ve kendi ön kabulüyle, Peygamber’in hayattayken Fedek’i Seyyidetü’n-Nisâ’ya vermediğine hükmediyor. Bu du-rumda şahit getirmesi gereken taraf o kişidir .
Oysa İslâm’ın hükmüne göre, arazinin Rasûl’ün kızının elinde olması gerekiyor.
Öte yandan sadaka almak Hâşim oğullarına haramdır ve onlar şer’an sadakadan hisse alamazlar. Diğer bütün Müslümanlar ise sadakada ortaktırlar ve hisse alabilirler. O halde sadakada ortak olanların tümünün, Fedek konu-sundaki şahitlikleri kabul edilemez. Bu durumda da tanıkların Hâşim oğullarından olması gerekirdi. ”
Şu halde Fedek üzerinde hak iddia eden kimse şahit getirmekten aciz olursa, neticede Fâtıma’nın sade-ce yemin etmesi gerekirdi. Tabii ki bu, Ehl-i Beyt’in masumiyetine inanmayan kimseler içindir. Ey İbrâ-hîm , halbuki Fâtıma Allah’ın hükmüne göre masumdur. Bu durumda o, nasıl büyük günah işlemiş, bâtıl bir iddia ortaya atmış ve kendisine haram olan sadakayı talep etmiş olabilir?
Ebûbekir de senin gibi utandı ve başını öne eğdi, ey İbrâhîm! Ne hakka uygun bir cevap verebildi, ne de sapkınlık içerisinde olduğunu itiraf edebildi.
Ayrıca bil ki, ey İbrâhîm, Ebûbekir’in sözü bâtıldır. “Biz peygamberler miras bırakmayız. Geriye ne bırak-mışsak, hepsi sadakadır.” sözü ise; “Allah sizlere evlatlarınız konusunda şunu tavsiye eder: Erkeğin pa-yı, iki kızın payı kadardır.”  ilahî kelâmın nassına aykırı, mevzû  bir hadistir. Her şeyden önce, bu âyetin muhatabı Rasûlüllâh’tır ve bu hüküm geneldir.
Öte yandan Kur’an’da, peygamberlerin de miras bıraktığını belirten âyetler çoktur. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Ve Süleymân Dâvûd’a mi-rasçı oldu.”  Yine, Kur’an’da Zekeriyyâ (aleyhisselâm)’ın dua ederek; Hak Teâlâ’dan, kendisine ve Yakub ailesine mirasçı olacak bir evlat istediği zikredilir. İfade çok açıktır: “O halde, bana kendi katından bir velî armağan et ki; bana mirasçı olsun, Yakub hânedânına da mirasçı olsun. Ve onu ey Rabbim, rıza-nı kazanan biri eyle.”
Kısacası, peygamberlerin de mal mirası bıraktıkları, Kur’an’da bilinen bir durumdur. Allah’ın kelâmı, böylelikle “Biz peygamberler miras bırakmayız…” hadisini tekzip etmiş bulunuyor. Buradan, söz konusu hadisi ortaya atan kişinin Kur’an’ı bilmediği de anlaşılıyor. Eğer bilseydi, Kur’an’ın karşı çıkıp tekzip ettiği bir şeyi rivâyet etmezdi.
Ey İbrâhîm, şayet Ebûbekir, ilgili hadisi “Ben peygamberlerden birisiyim; miras bırakmam. Geriye ne bırak-mışsam, hepsi Müslümanlara sadakadır.” şeklinde rivâyet edeydi, hiç kuşku yok, o müfterinin yalanı hiçbir şekilde Kur’an’ın şahitliğiyle tespit edilemezdi. Ancak, Hak Teâlâ, Kur’an’ın hidâyeti  nedeniyle, onun yalanını ve sözlerinin bâtıllığını marifet ehline göstermek için, bu hadisi uyduran o müfterinin kalp gö-zünü körleştirmiştir.”
Ebû Hanîfe’nin talebelerinden olan Bağdat ulemâsından biri İbrâhîm’in nutkunun tutulduğunu görün-ce dedi ki: “Ey Hüsniye, Hz. Süleymân, Hz. Dâvûd’dan ilim ve nübüvvet miras aldı, mal mülk değil.”
Hüsniye dedi ki: “Bu, senden önce, aklı az ama cehaleti, taassubu ve inadı çok başka sapkınların da dile getirdiği bir sözdür. Hz. Süleymân, babası Hz. Dâvûd hayattayken de âlim idi ve peygamber olmuştu. Kur’an şöyle der: “Dâvûd  ve Süleyman’ı da an. Hani ikisi, topluluğun koyunlarının geceleyin otla-mış olduğu ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine şahittik. Süley-man’a mes’eleyi kavrattık. Onlardan her birine doğru yargılama yeteneği ve ilim verdik…”
Miras, ölümden sonra mirasçılar arasında paylaştırılan şeye denilir. Peygamberlik ise paylaştırılabilir bir şey değildir. Eğer öyle olsaydı, peygamberin çocukları dünyanın sonuna kadar peygamber olurlar-dı. Halbuki Âdem’in çocukları arasında sadece Şît peygamber idi. Öyleyse peygamberlik miras kalmaz. Bilakis nübüvvet ilahî vahiy sonucu, ismet ve tahâret erbabına verilir .
Hz. Zekeriyyâ’nın durumu da böyledir. Eğer Zekeriyyâ’nın Hak Teâlâ’dan dünyalık mal mülk için değil de, bunun yerine peygamberliğine vâris talep ettiğini söylersen; sen bu görüşünle, Zekeriyyâ’nın pey-gamberlik makamını yaralamış olursun. Hatta –Allah’a sığınırız–, onun masiyet ve küfründen söz etmiş olursun ki, Hz. Zekeriyyâ böyle şeylerden münezzehtir.”
İbrâhîm, “Hangi açıdan?” diye sordu.
Hüsniye dedi ki: “Hz. Zekeriyyâ duasında şöyle demişti: “Doğrusu ben, arkamdan gelecek olan ya-kınlarımdan endişeliyim. Karım ise kısır. O halde, bana kendi katından bir velî armağan et ki; bana mirasçı olsun, Yakub hânedânına da mirasçı olsun. Ve onu ey Rabbim, rızanı kazanan biri eyle.”  Tefsircilerin icmâsına  göre, âyetteki “mevâlî”den  maksat, amca oğullarıdır. Eğer peygamberliğine vâris istemiş olaydı ve Hak Teâlâ’dan kendisine vâris isterken; “Bana bir oğul ver ki, amca oğullarımın yerine benim oğlum peygamber olsun!” diye dua etmiş sayılacaktı. Bu ise, Zekeriyyâ’nın ilahî takdire razı olmadığına ve amca oğullarına haset ettiğine delil oluştururdu. Bu da Zekeriyyâ’nın günahına, hatta küfrüne yol açardı. Böyle bir itikattan  Allah’a sığınırız.
Oysa Hz. Zekeriyyâ duasının sonunda “Onu ey Rabbim, rızanı kazanan biri eyle.” dedi. Bir peygam-ber, hiç kuşkusuz, zaten Allah’ın rızasını kazanmış durumdadır. Şu halde, ilgili âyetten kasıt nübüvvet olsaydı; onun “Onu ey Rabbim, rızanı kazanan biri eyle.” demesine gerek yoktu. Hatta böyle söyle-mesi abes olurdu. –
Ey İbrâhîm, böylece peygamberlerin mirasının olduğu; aklî ve naklî delillerle ispatlanmış oldu.  Aynı şekilde, “Biz peygamberler miras bırakmayız…” hadisinin de yalancı, gaspçı ve zâlim Ebûbekir’in uydur-ması olduğu ortaya çıktı. Çünkü hadis Kur’an’a aykırıdır.
Ey İbrâhîm, “Şüphesiz ki, sen öleceksin! Onlar da ölecekler!” âyeti  nazil olduğunda, Hz. Peygam-ber yüksek bir yere çıkarak şöyle buyurdular: “Ey ashâbım, bilin ki, benden sonra bana kin besleyenler, benden pek çok yalan hadis rivâyet edecekler. Herkes kendi davasına uygun hadisler uydurup bana isnat edecek. Öyleyse, benden rivâyet edilen hadisleri Allah’ın kitabı ile karşılaştırın: Ona uyarsa alın. Uymazsa tutup duvara çalın.”
Ey İbrâhîm, Hazreti Rasûl (sallallâhu aleyhi ve âlih) fâni diyardan bâki diyara göç ettiğinde, kendisinden ge-riye bir baş katır, kılıç, deve, sarık gibi şeyler kaldı. Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) onları toplayıp aldı. Hazreti Rasûl’ün zırhı rehindi. Onu da rehinden kurtarıp aldı. Bunlar Hazreti Rasûl’ün mirasıydı; ama hiç kimse onları aldı diye, Ali’yle münakaşaya girmedi. Hiç kimse, Allah Rasûlü’nün miras bırakmaya-cağını ileri sürerek, Hz. Ali’ye dava açmadı. Fedek arazisini Fâtıma’nın elinden aldıkları gibi , bunları da Emîru’l-Mü’minîn’den (aleyhisselâm) geri almaları gerekmez miydi?
Bunları almak istedikleri; ama Emîru’l-Mü’minîn kuvvet bakımından onlardan üstün olduğundan aciz kalıp elinden alamadıkları söylenirse, hâşâ, Emîru’l-Mü’minîn zulme sapmaz. O, şer’an elinde tutama-yacağı ve kendisine haram sayılan bir şeye asla sahip olmaz. Allah’a sığınırız; onun küfre yakın olması düşünülemez. Eğer bu hatıra şeyleri, Allah Rasûlü’nün hayattayken Emîru’l-Mü’minîn’in (aleyhisselâm) mülkiyetine bıraktığı söyleniyorsa; bu da yalandır. Böyle olsaydı, Rasûl’ün hayattayken eşyalarını Hz. Ali’ye bıraktığına dair, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir hadis bulunurdu. Bu durumda, Hz. peygam-ber’in mirası Ali’ye intikal ettiğinden, Ebûbekir’in de yalan söylediği anlaşılmış oldu.”
Hüsniye’nin sözleri bu noktaya varınca, Hârûn dedi ki: “Ey İbrâhîm ve ey burada hazır bulunan ulemâ! Yazıklar olsun sizlere! Bir câriyeye cevap vermeye gücünüz yetmiyor. Sunduğu delil ve burhan ile mez-hebinizi iptal ediyor da, siz sükut  ediyorsunuz. Sükut etmek rızâ göstermek demektir. Öyleyse neden Hüsniye’nin mezhebini seçmiyorsunuz?!”