Marifet Kapısı Makamları

1. Edepli olmak (El-dil-beline sahip çıkmak), yolun kurallarına aykırı hiçbir davranışta bulunmamak.
2. Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek ve Allah korkusu ile günahlardan, bencillik, kin, garaz ve öfkeden uzak durmak.
3. Perhizkârlık, nefsine hâkim olmak, züht, her türlü aşırılık düşüncesi ve davranışlarından uzak durmak. (Az yemek, az konuşmak, az uyumak.)
4. Sabır ve kanâat ehli olmak.5. Hayâ ve utanma duygusu sahibi olmak.
6. Cömert olmak. (Kapısı, sofrası ve eli açık olmak…)
7. İlme ve âlime değer vermek.
8. Miskinlik. (Gösterişsiz yaşamak. Benlikten geçip kendinin çok âciz ve her şeyde Allah’a muhtaç olduğunu bilmek. Teslim ve Rızâ halinde olmak.)
9. Marifet sahibi olmak (Allah’ı esmâsı ve yüce sıfatları ile bilmek. Her şeyin Hak’tan olduğunun bilincine varmak.)
10. Ârif olmak. Kendini bilip nefsin isteklerinden vazgeçmek. Nefsini hiçe saymak. Enâniyet ve benlikten geçmek. Nefsini kusurlu bilerek hata ve kusurlarını düzeltmekle meşgul olmak. Aynel Yakîn mertebesine ermek.

1- Edepli olmak (El-dil-beline sahip çıkmak), yolun kurallarına aykırı hiçbir davranışta bulunmamak.

Edep bir tâc imiş, Nûr’u Hüdâ’dan,
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan…
İlim meclisinde aradım, kıldım taleb,
İlim ne geridedir, illâ EDEB illâ EDEB…

Edep iki bölümde ele alınabilir. Birisi; âdâbı muâşeret de denilen Hak’kın kullarına karşı gösterilmesi gerek saygı, sevgi, terbiye kurallarıdır. Diğeri ise, Hak’ka karşı takınılması gereken edeptir.

Canlarımıza malumdur ki, erkânımızda; ‘yol her şeyden uludur’ diye bir kabul vardır. Dolayısıyla yol ehli olanlar kendi nefislerinden önce Yol’u düşünür, Yol’a öncelik verirler.
Yol’u önceleyen canlar da Yol’a laf-söz gelmesin diyerek bütün söz ve eylemlerinde daha bir dikkatli olur, yolun gereklerine uyar ve uymayan canları da en güzel davranış ile uymaya yönlendirirler.

Yol’un erkânına uygun davranmaya da kısaca edep denilir. Bunu, Yol’un pirleri; ‘eline-diline-beline sahip çıkmak’ şeklinde formüle etmişlerdir.

‘Ele sahip çıkmak’ demek; elini harama uzatmaktan, haram yemekten, haram kazanmaktan, cinâyetten, zulümden, çalmaktan, çırpmaktan, gasptan, haksız yere vurmak, dövmek, yaralamak, harama dokunmak vs.den uzak durmak, Hak’kın yasakladığı tüm kötülüklerden el çekmek demektir.

Son dönemlerde bazı kimseler ‘ele sahip çıkmak’ deyimiyle ‘memleketine, bölgene, yerine, yurduna, ülkene, vatanına sahip çıkmak’ kast edilmektedir diyorlar ki, bu mananın kast edildiğini bu sözün kullanılmaya başlandığı ilk dönem eserlerinde görmemekteyiz. Ancak, mana olarak yanlış ve anlamsız değildir elbet. Alevî müminler, Ehli Beyt dostları yaşadıkları her yeri Hak’kın kendilerine emânet eylediği vatanları bilmişler, orayı namusları gibi görmüş ve inkâr ehline karşı korumayı vazifeleri bilmişlerdir. Ve hiçbir surette bozgunculuk, ihânet, yolsuzluk, vatanı satma gibi alçaklıklara düşmemişlerdir.

‘Dile sâhip çıkmak’ da; dilini Hak’kı ve sevdiklerini ikrâr eylemek yolunda hizmete tâbi kılmak, kalbin ile tasdik eylediğin iman hakikatlerini dilin ile ikrâr eylemek, İslam’a mensûbiyetini cihâna ilan etmek, Hak’kın ve Hak dostlarının çirkin gördüğü şeylerden dilini tutmak, dedikodu, gıybet, yalan, iftirâ, küfür, fısk, zulüm, çekiştirme, isyân, aşağılama, sû-i zan, kötülüğü emredip iyilikten uzaklaştırmaya çalışmak vs. gibi rezil hallerden uzak tutmak demektir.

Yine, ‘diline sahip çıkmak’ demek; Tevellâ ve Teberrâ’yı uygun zaman ve zeminde ilan eylemek, gerektiğinde de takiyye ve sır saklamak ile diline hâkim olmasını da bilmek demektir.

Bu konuda, son zamanlarda, ‘diline sahip çıkmak’, ‘kullandığın dile sahip çıkmak’ da kast edilmektedir diyen bir takım kimseler ortaya çıkmış bunu yazıp, çizmişlerdir. Eyvallah… Bu da manalardan bir manadır. Dillerimizin farklılığı Rûm sûresi 22. âyeti gereğince Hak’kın varlık nişânelerindendir. Buna binâen her dili konuşan müminlerin; Arab’ıyla, Türk’üyle, Kürd’üyle, Fars’ıyla, Zaza’sıyla, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle vs. vs. tüm mümin canların anadillerine sâhip çıkmaları bir hak ve hukuk sâhiplenmesidir. Klasik bilgiyle çatışır bir yanı yoktur vesselam…
‘Beline sâhip olmak’ ise namuslu olmak, iffetli yaşamak, harama uçkur çözmemek, zinâdan, eşcinsellikten, cinsel fuhuştan uzak durmak ve neslin korunmasını, âilenin korunmasını temîn, ahlaklı ve geleceği korunmuş bir toplumu kurmaya çalışmak demektir.

Hak dostlarının yüce buyruklarına baktığımızda  bu hakikatlerin veciz bir şekilde yer aldığına şâhit olmaktayız. Alevî irşat yolu olan irfan da o buyrukları ilkeleştirerek ahlâkî öğretilerle toplum nazarına cem-cemaat yolu ile öğretmeye gayret etmiştir.

Hak’ka karşı en yüce edep, her dem ve mekânda Hak huzurunda olduğunun bilincinde olarak yaşamaktır. Hak dostları buyurmuşlar ki; ‘Âlem Hak’kın huzurudur, Hak huzurunda günah işlemeyin.’
Her dem Hak huzurunda olduğunun bilincinde olan mümin huzur bulur. Huzurdan gâfil olan da İblis ve nefis ile yoldaş olur…
Bu iman ve bilince erişebilenlerden, erenlerden olabilmemiz umuduyla, Hû…
Ele-dile-bele sahip çıkmak ile ilgili Hak buyruklarından bir demet:
‘…Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın…’ [İsrâ: 33]

‘Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın…’ [Hucurât: 11]

Allah’tan başkasına duâ edenlere-edilenlere sövmeyin, aksi halde bilgisizce, haddi aşarak onlar da Allâh’a söverler…’ [Enâm: 108]

Onlar (müminler), yalana şâhitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.’ [Furkân: 72]

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.’ [İsrâ: 36]


‘İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.’ [Kâf: 18]


‘Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.’ [İsrâ: 32]


‘Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allâh’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zinâ etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azâba uğrar.’ [Furkan: 68]

‘Edeb yâ Hû’ der, canlarımızı bu konudaki buyruklarla baş başa bırakırız:
Bir kişi sevgili peygamberimize, ‘bana nasihat ediniz’ dediklerinde, efendimiz (s.a.a); ‘Diline sahip çık’ buyurdular. Tekrar tavsiye istendiğinde aynı cevabı verdiler. Üçüncü seferde nasihat talep edildiğinde, sevgililer sevgilisi (s.a.a); Yazıklar olsun sana! İnsanı dilin ürünlerinden başka (daha fazla) insanları cehennem ateşine atan bir şey var mıdır, buyurdular.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Cennete özlem duyan nefsin-şehvetin günah olan isteklerinden uzak durur…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah’tan gereği gibi sakınan kimse haramlardan en çok uzak duran (verâ sâhibi) olandır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İbâdetin en üstünü karın ve mide konusunda haramlardan uzak (iffetli) olmaktır.

İmam Ali Naki buyurdu: …Haram olan cana kıymak, ana-babaya âsi olmak, fâiz yemek (almak-vermek), iffetli kimselere zinâ suçu atmak, yetim malı yemek… de büyük günahlardandır.
İmam Cafer Sâdık buyurdular: …Zinâ ve hırsızlık da edepsizliktendir…

Hz. Ebû Zer (r.a) buyurdu: Ey ilim talep eden kimse! Dil, hayır ve şerrin anahtarıdır. Altın ve gümüşünü mühürlediğin gibi, ağzını da mühürle. (Olur-olmaz şeye-şeyi konuşma…)

2- Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek ve Allah korkusu ile günahlardan, bencillik, kin, garaz ve öfkeden uzak durmak

Allah için sevmek, Allah için buğzetmek…
İslam’ın temeli bu değil mi?
Hak Elçisi (s.a.a), İslam’ı-İmanı böyle tarif etmemiş mi?
Bu makamda, Hak-Muhammed-Ali yolunda makamı yücelmekte olan mümin, inancını Hak için sevmek ve Hak için buğzetmek-nefret etmek temeli üzerine binâ edecek duruma gelmiş olur. Her neye baksa, her neyi görse, her ne ile karşılaşsa ölçüsü budur artık.

Mümin bu makamda, hiç kimseye, hiçbir olaya ve hiçbir şeye nefis penceresinden bakmaz. Yaşadıklarını, ‘Hak benden nasıl râzı olur?’ noktasından değerlendirir. Yaratılmışları, ‘sevdiğimde Hak bana ne der, sevmez isem Hak beni nasıl görür?’ nazarından değerlendirir.

Kimseye, hiçbir şeye-olaya çıkar, menfaat, dünyevî fayda-zarar, kar-kayıp açısından bakmaz. Bu noktada mümin; pragmatist, oportünist, nihilist, makyavelist olamaz ve değildir de. Olaylara ve nesnelere Hak’kın, ‘Rahmân ve Rahîm’ sıfatının tecellisi ile yaklaşır.

Bu nazar ile nazar eyleyen mümin doğal olarak benliğinde kin, öfke, garaz, bencillik gibi rezil sıfatları uzak tutar. Kemâl yolunda olgunlaşan mümin, Nefsi emmâre (kötülüğü insanın kendine emreyleyen nefis) bataklığından kurtulmuş, daha üst mertebelere ulaşmış ve Hak rızâsını her şeyin üzerinde görmeye başlamıştır artık.

Bu hâl, müminin Hak korkusu çekmesinden kaynaklansa da, bu korku bildiğimiz sıradan bir korku içerikli değildir… Hak korkusu, yırtıcı bir hayvan veya tehlikeli bir şeyden duyulan korku gibi değil, Hak’kı ve Hak dostlarını incitme, kırma, onlardan ayrı düşme endişesidir-korkusudur. İşte bu korku insanı söylem ve eylemlerinde tir tir titretir, büyük günahlardan, nefsin kötü ahlaktan uzak durmasını sağlar.

İnsanı Kâmil olma yolunda bu yüce makamlara adım adım ulaşmakta olan mümin kul, günahlardan kurtulduğu-uzaklaştığı gibi masumiyete-günahlardan arınmışlığa da yönelmiş olur…

Mümin bu noktada; ‘Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.’ [Enbiyâ: 107] âyetinde ifâde edildiği üzere ve tüm âleme rahmet olan Kutlu Peygamberi Hazreti Muhammed’in tavrı ile âleme rahmet olma okyanusundan bir katre tecelli ettirme uğraşındadır.

Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek ve Allah korkusu ile günahlardan, bencillik, kin, garaz ve öfkeden uzak durmak hakkında Muhammed ve Âl-i Muhammed’den buyruklar:

İmam Cafer Sâdık nakletmiştir ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Sirke nasıl ki balı bozuyorsa, öfke de imanı öyle bozar.
İmam Ali buyurdular ki; İmanın erkânından birisi de, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Karşılık vermeye gücü yettiği halde öfkesini yutkunan kimsenin kalbini, Allah kıyâmet günü güven duygusu ve iman ile doldurur.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Allah için seven ve Allah için buğzeden-öfkelenenler… imanı kâmil olanlardır…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Adâlet baldan tatlı, kaymaktan yumuşak ve miskten daha hoş kokuludur.

İmam Ali Rızâ buyurdular: …Peygamberin sünneti (sünnetlerinden birisi de) insanlarla iyi geçinmesidir…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Öfke, her şerrin anahtarıdır.

İmam Zeynelâbidîn ve İmam Muhammed Bâkır şöyle buyurdular: …İnsanın kendi ayıplarını görmeyip de başkalarının ayıplarını görmesi kendisine ayıp olarak yeter…

3- Perhizkârlık, nefsine hâkim olmak, züht, her türlü aşırılık düşüncesi ve davranışlarından uzak durmak. (Az yemek, az konuşmak, az uyumak.)

Dünyâ nedir?
Dünyâ nedir ki mümin ona tamah etsin!
Beden mülkünde ruh binicisi ile yol almakta olan bir yolcudur insan. Dünyâ misâfirhânesinde birkaç günlüğüne konuk olacak kimsedir insan.

Yolcuya, misâfire ağır yükler taşımak, yolculuğunda kendisine ayakbağı olacak, misâfirliğini kendisine unutturacak ağırlıklar taşımak yakışır mı hiç!

Akıllı olan insan bu hallerde yükünü hafif, işini asân eyler. Fenâ âlemine bekâ yurdu imiş gibi bakmaz.
Dünyâ yurdunu ebedî görmeyen mümin hâliyle nefsine de yenik düşmez. Mala, mülke, makama, şana, şöhrete, paraya, pula, dünyânın geçici zevklerine, nefsin-hevâ ve hevesin düşük isteklerine boyun eğmez, dünyâya Rabbine kulluk etmesine yetecek derecede değer verir.

Bu meyanda hayvanlar gibi bütün derdi, yemek-içmek, uyumak, cinsel isteklerini karşılamak, nefsin bedensel arzularına uymak olamaz.

Zira mümin, dünyânın değil âhiretin oğludur. Dünyâ geçici, âhiret ise ebedîdir. Geçici olana ederi kadar, ebedî olana da hak ettiği kadar değer verilir. Akıl, vicdan ve Hak’kın ve Hak dostlarının buyrukları bunu gerektirir.

İnsanın günaha yönelmek için kendisinde engellenemez güç ve istek bulamaması için farz oruçlardan ayrı olarak sünnet ve müstehab oruçlara önem vermesi, oruçlu olduğu durumda da yemek öğünlerinin yerlerini değiştirircesine değil nefsine hâkim olmak ve azgın nefsi dizginlemek ümidiyle dikkatli olması gerekir. Yine gündüz ve gecede Hak emri olan salât, niyazlarının yanı sıra gece salâtı ve duâlarına ayrı bir özen göstererek az uyumaya gayret etmesi, Hak’kı zikretmek ve gereken miktarda konuşmak dışında lâubâli-gereksiz, boş konuşmalardan uzak durarak diline gem vurması bu makamın gereklerindendir.

Peygamberimiz, Ehli Beyt, Masum İmamlarımız ve seçkin sahabiler ile Hak yolun erenleri dünyâ hayatında gayet az yerler, az uyurlar, az konuşurlardı…

Bu yaklaşıma dinîliteratürde, irfan dilinde zühd de denir. Allâh’ın Resûlü, İmam Ali ve sahabenin önde gelenlerinden Hz. Selmânı Fârisî, Hz. Ebû Zer Gıffârî, Hz. Ammâr b. Yâsir gibiler ve Ehli Beyt’in İmamları ve seçkin müminler hayatı bu çerçevede yaşamış ve zühd içinde bir ömür sürmüşlerdir.

Onların tâkipçileri, Kurân ve Ehli Beyt bağlısı müminler de dünyâyı zühd ile yaşar, asıl varacakları yer olan âhiret saâdeti ve Hak rızâsına yönelirler…

Yine, bu makama erenler, ulaştıkları manevî hallerin sarhoşluğu ve kendini beğenmişliğine kapılmayarak, alçak gönüllükle, Hak’kın kullarına her konuda yardımcı olmayı vazifeleri bilir, Yaratan’dan ötürü, yaratılmışın elinden tutmayı kulluktan bilirler.

Hak Teâlâ iman ve amelimize sâhip çıka, nefis ve şeytan şerrinden bizleri emin ve muhâfaza eyleye…
Yüce Kurân’ımızda dünyâ hayâtının fâniliği ile ilgili Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

‘…Şüphesiz bu dünyâ hayâtı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Âhiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.’ [Mümin: 39]
‘Bilin ki, dünyâ hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sâhibi olma yarışından ibarettir. (Nihâyet hepsi yok olur gider.) Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer-çöp olur. Âhirette ise (dünyâdaki amele göre ya) çetin bir azap veya Allâh’ın mağfiret ve rızâsı vardır. Dünyâ hayâtı, aldanış metâından başka bir şey değildir.’ [Hadîd: 20]

‘Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünyâ hayâtı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.’ [Âli İmrân: 185]

‘İnsanlara; kadınlar (ve erkekler), oğullar (ve kızlar), yüklerle altın ve gümüş yığınları (elmas, yakut vs.), salma atlar (alımlı binitler, lüks binecekler), davarlar, ekinler kâbilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.’  [Âli İmrân: 14]

‘…Dünyâ zevki ne de olsa azdır, âhiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.’ [Nisâ: 77]

‘…Ey insanlar taşkınlığınız sırf kendi zararınızadır. Şu değersiz dünyâ hayatının bir süre tadını çıkarınız, sonra nasıl olsa dönüp bize geleceksiniz. Biz de bütün yaptıklarınızı tek tek size haber vereceğiz.’ [Yunus: 23]
‘Dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara (inkarcılara) şiddetli azabı tattıracağız.’ [Yunus: 70]

‘Şüphesiz ki, Allah iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.’ [Muhammed: 12]
‘(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?’ [Kasas: 60]

‘Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.’ [Kasas: 77]

‘Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiklerinden ötürü şımarmayasınız…’ [Hadîd: 23]

Perhizkârlık, nefsine hâkim olmak, züht, her türlü aşırılık düşüncesi ve davranışlarından uzak durmak. (Az yemek, az konuşmak, az uyumak.) ile ilgili Hak ehlinden buyruklar:

Gönlümüzün Sultanı Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: …Zâhidin (dünyaya gönül vermeyenin) on alameti vardır: Haramlara yönelmez. Nefsine hâkim olur. Rabbinin farzlarını yerine getirir. Yönetilen ise güzel itaat eder. Efendi (yönetici) ise iyi (adâlet ve merhametle) yönetir. Ne taassubu olur ne de kini. Kendisine kötülük yapana iyilik yapar. Zarar verene hayır üzere davranır. Kendisine haksızlık yapanı affeder. Ve Allah’ın hakkına rızâ gösterir. (Hak’kın emirlerine karşı alçakgönüllü olur)…

İmam Ali buyurdular: Dine uygun yaşamaya en çok yardımcı olan ahlak dünyada az ile yetinmektir.

İmam Ali buyurdular: Zâhit olan, haramın sabrına galip gelmediği, helâlin de şükrüne engel olmadığı kimsedir.

İmam Zeynelâbidîn buyurdu: Hiç şüphesiz dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret yönünü bu tarafa çevirmiş geliyor. Her ikisinin de çocukları var. Siz âhiretin çocukları olun. Sakın dünyânın çocukları olmayın. Aman ha! Dünyâya karşı zâhit olun ve âhireti isteyin…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Mümin dünyâya yönelmediğinde yücelir ve Allah sevgisinin tadına varır. Dünyâ ehli nazarında o deli gibi görülür…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …Dünyâya itibar etmeyen, zâhitlik yapan kimseye dünyâ musibetleri basit gelir…

İmam Seccâd Zeynelâbidîn şöyle buyurdular: …Dünyada zâhit olup âhirete ilgi gösterenlerin alâmeti, aynı hedefi taşımayan dost ve arkadaşları terketmeleri ve böyle kimselerle oturup kalkmamalarıdır. Ey insanlar, bilin ki âhiret için amel eden, dünyanın peşin mal ve mülkünden el çekip ölüm için hazırlık yapar, vakit geçmeden ve mutlaka karşılaşacağı ecel gelmeden önce âhiret işine koşar ve ölümden önce ihtiyatlı davranır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …Cennete özlem duyan nefsin-şehvetin günah olan isteklerinden uzak durur…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Dünyada az ile yetinmedikçe (züht içinde olmadıkça) imanın tadını almak mümkün değildir.

İmam Ali’nin (içerisinde birçok hüküm ve hadislerin yazılı olduğu) Kitabı’nda şöyle yazılmıştır: Dünya bir yılana benzer. Dokunduğun zaman yumuşacıktır. Fakat içinde ölümcül zehir vardır. Akıl sahibi yetişkinler ondan kaçınır. Ama câhil ise çocuk gibi ona yönelir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Dünya deniz suyu gibidir. Susuz kimse ondan içtikçe susuzluğu artar. Susadıkça da içer suya kanamaz, sonunda ölür gider.

Şâhı Merdân İmam Ali buyurdular: Dünyanızın benim yanımdaki durumu, bir keçinin aksırığından daha değersizdir.

 

4- Sabır ve kanaat ehli olmak

Dünya öyle bir yer ki; kimi zaman sevinç diyarı olur, çoğu zaman da; bela, sınav, dert, gam, keder yurdu olur. En güzel zamanlarında bile iç içe geçmiş belâ ve sınavlar ile insanı âdetâ bezdirir, yıldırır, umutsuzluğa düşürecek görüntü verir.

İnsan çoğu zaman hedefini gerçekleştiremez. Rızıkta istediğini elde edemez, sağlıkta dilediği gibi olamaz, nefsinin isteklerine dileğince ulaşamaz, ibâdet ve taatlerde dilediği gibi yaşayamaz.

İnsan bazen açlıkla, bazen zenginlikle, bazen ağır şartlarda doğruyu söylemek zorunda kalmakla, bazen kötü söz işitmekle, bazen yalan ve iftirâya maruz kalmakla, bazen savaş ve acımasızlıklarla, bazen rızık darlığı, bazen Rabbin kendisi için takdir ettiklerinden hoşuna gitmeyenleri, nefsine ağır gelenleri ile karşılaşır. ‘Dert bir değil elvân elvân’ sözünde denildiği gibi dertlere düşer, kaderi bulur. Sınav üstüne sınava düçar olur. Gâhi başarılı olur, gâhi sürçer.

Bazen de öyle haller ile karşılaşır ki neredeyse -Allah muhâfaza- imanını bile yitirecek duruma düşer…
Öyle ya burası cennet değil. Hiçbir şey dört dörtlük değil ve olamaz da. İrâdesi ve imanı zayıf insanlar ağır derecedeki sınavlara düştüklerinde dayanamaz ve ayakları hak üzere sâbit kalmaz. Hatta bir zaman gelir ki canlarına bile kıyar, cinnetlere bile düşerler.

İşte böylesi durumlarda gerçekler ehli ile, imanı sağlam olanlar ile zayıf imanlı olanlar ayrışır, renklerini belli ederler.

İmanı kemâle erme yolunda olanlar en ağır imtihanlarda bile ayakları hak üzere sâbit olur, musibetlere karşı dayanıklı olur, elde edemediklerine karşı sabreder, yoklukta, hastalıkta, dertte, belada, gam-kederde, istedikleri güzellikte yaşayamamakta sabreder, gelecek hakkında karamsar değil, umutvâr olurlar.

İşte onlar sabredenlerdirler.
İşte onlar, aydınlığa sevdâlı olanlardırlar.
İşte onlar umudun erleridirler.
İşte onlar kanaat çeşmesinden yudumlayandırlar.

Olaylar karşısında sabredemeyen ve kanaat ehli olamayan çokları bu hallerde ayağı kayanlardan olur.
Bundan dolayıdır ki, Yüce Rabbimiz Asr sûresinde kurtuluşa erenleri belirtirken iman edenlerden sabredenleri ve sabrı tavsiye edenleri de saymakta ve sabrın önemine dikkat çekmektedir.

Bu makama eren canlar ulaştıkları manevî derecelerle daha üstün makamlara ulaşma yolunda da aceleci olmayıp sabırla, vakarla derslerini devam ettirirler. Mürşitlerinden kaldıramayacakları ders talebinde bulunmazlar. Dünyevî isteklerinin yerine gelmesinde sabrettikleri, dünya nimetlerinden verilenlerle kanaatkâr oldukları gibi, Hak katındaki yüce makamlara ulaşma yolunda da sabır ve teenni ile hareket ederler, o alandaki ulaşabildikleri makam konusunda da kanaat ehli olurlar.

Yüceler Yücesi Yaratan’ımız, peygamberine ve O’nun şahsında bizlere de; ‘Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin.’ [Tevbe: 9], ‘Sakın onlardan bazı kimselere kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme.’ [Tâhâ: 131], ‘Onlar (inkârcılar) içinde bazı kimselere verdiğimiz kat kat servete gözünü dikme…’ [Hıcr: 88] buyurmakla dünya malı-mülkünün gözümüzü boyamamasını istemiştir.

Yine aşağıdaki âyetin bildirdiğine göre kâmil müminler o kimselerdir ki kanaat ehli olmaları bir yana kardeşlerini kendilerine tercih ederek cömertliğin zirvesinde bulunur, sehâ ehli olurlar: ‘…Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’ [Haşr: 9]

Yüzlerce sene geçmesine ve beklenen kurtarıcı İmam Mehdî hâlâ zuhur etmediği halde Mehdî âşıklarının bunca senelerdir O’nun yolunu gözlemeleri bu yolun bağlılarının ne kadar sabır ehli olduğunun, zafere ne kadar güvenle Hak’kın vaadine inançlı olduklarının göstergesidir.
Sabır ile ilgili Hak’tan buyruklar:

‘And olsun ki biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri…’ [Bakara: 155]

‘Ey iman edenler! Sabır ve salât ile yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.’ [Bakara: 153]

‘…Sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.’ [Bakara: 177]

‘Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostları çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.’ [Âli İmrân: 146]
‘Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan size eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.’ [Âli İmrân: 186]

‘…Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.’ [Enfâl: 46]

‘Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah’ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.’ [Nahl: 96]

‘Şimdi sen sabret. Çünkü Allah’ın vaadi mutlaka haktır. Sakın imanı sağlam olmayanlar seni hafifliğe-sabırsızlığa sevketmesinler.’ [Rum: 60]

Başkalarının diyeceklerine sabret, güzellikle onlardan ayrıl.’ [Müzzemmil: 10]

Sabır ve kanaat ehli olmak hakkında Hak dostlarından buyruklar:

Şâhı Velâyet İmam Ali buyurdu: Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.

İmam Zeynelâbidîn buyurdu: Sabırın imandaki yeri, başın cesetteki yeri gibidir. Sabrı olmayanın imanı yoktur.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Sabır imanın başıdır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdular ki: Babam Zeynelâbidîn vefat edeceği sırada beni bağrına basarak şöyle buyurdu: Yavrucuğum! Acı da olsa, hak üzere sabret.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Cennet, sıkıntılar, zorluklar ve sabırla çevrilidir. Kim dünyada zorluklara karşı sabrederse (imanla) cennete girer. Cehennem de lezzet ve şehvetlerle çevrilidir. Kim de kendini lezzet ve şehvetlere kaptırırsa cehenneme girer.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Kim Allah’ın kendisi için verdiği rızka kanaat ederse, o insanların en zenginlerindendir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Müminin başına bir musibet gelir de buna sabrederse (Allah’a âsi olmazsa), ona bin şehidin sevabı verilir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir (kâmil) müminde şu sekiz özellik bulunmalıdır: ….Belâlara karşı sabırlı, Allah’ın verdiğine de kanaatkâr olmalıdır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İman dört temele dayanır: …Birisi de (belâ, musibet ve Hak’ka itaat üzere olmaya) sabırlı olmaktır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …(Biri de) Zorluklara katlanmak (sabretmek)…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Her kimde şu on güzellik varsa haline şükretsin. Yoksa onları elde etmeye çalışsın… Ve, sabırlı ve kanaatkâr olmak…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah’a itaatin başı sabır ve hoşuna giden veya gitmeyen şeyleri verdiği için verilene rızâ göstermektir…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Dünyaya karşı sabredin. Dünya bir saatten ibarettir. Geçen geçmiştir, ondan ne acı duyarsın ne de sevinç. Geleceğin de nasıl olduğunu bilmiyorsun. Senin için sadece içinde bulunduğun an vardır. O halde onu da Allah’a kulluk ve günahlara karşı sabretmekle geçir…

İmam Mûsâ Kâzım (a.s) buyurdular: Allah’ı tanıdıktan sonra en büyük ibadet, kurtuluşu (İmam Mehdi önderliğinde zaferi veya Hak’kın vaadinin gerçekleşmesini) beklemektir.

Hünkar Hacı Bektaş Velî (s.a) buyurdular: Aklın üç koruması vardır ki bunlarla riyâ ve tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması, sabırdır. İkinci koruması, hayâdır. Üçüncü koruması ise, kanaattır. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlûb olduğu da bunlarla bilinir…
Başa bir belâ gelirse, sabret murâda eresin.
Düşman sana kin kılarsa, sabret murâda eresin.

Sinen tut düşman taşına, düşme nefsinin peşine.
Yanarsın tamu ateşine, sabret murâda eresin.

Akıl ğani kerâmettir, hırsa uyma nedâmettir.
Sabrın sonu selâmettir, sabret murâda eresin.

İblis iğvâsından sakın, kov-gıybete olma yakın.
Bu öğüdü kulağa takın, sabret murâda eresin.

Sabırdır erenler hâli, sarptır sabırsızın yolu.
Sabır ehli Hakk’ın kulu, sabret murâda eresin.

Sabır zehiri içmektir, Hakk’ı bâtılı seçmektir.
Sırâtı, mîzânı geçmektir, sabret murâda eresin.

Fedâyî kusura bakma, her ayıbı başa kakma.
Hak’kın buyruğundan çıkma sabret murâda eresin.

5- Hayâ, utanma duygusu sahibi olmak

Çirkin sözlerden, çirkin işlerden, her türlü çirkinlikten uzak durmak, bir şekilde içinde düşülen istenmeyen çirkinliklerden dolayı da utanma duygusuna sahip olmak ve hayâ ile davranmak demektir.

‘Hayâ sahibi olmak’ denildiğinde birçoklarının ilk aklına gelen cinsel içerikli bir namus anlayışı ve namuslu olmak veya utanma duygusuna sâhip olmaksa da gerçekte ‘hayâ sahibi olmak’ her türlü yaramaz işlere düşmemek, başta Allah’tan, peygamberinden, Ehli Beyt’ten ve müminlerden olmak üzere bütün varlık âleminden yaramaz sözlere, işlere bulaştığında utanmak, bu duruma düşmemek için hal ve hareketlerine dikkat etmek ve düzgünce bir yaşam sergilemek demektir.

Hayâ sahibi insan bir hata yaptığında kalbinde bir daralma, içinde bir sıkıntı duyar. İşlediği günahtan kimsenin haberi olmasa bile kendi başına kaldığında Hak’tan utanır, içten içe bir pişmanlık duyar. Günah işlemesi içini yakar kavurur, yüreğini sıkar da sıkar… İşte bütün bu belirtiler kişi de imanın ve hayânın varlığındandır.
Aksi ise…

Öyle ya, mümin, bir güne inanır ki her şey gözler önüne serilecek, bütün yapılanlar, söylenenler ortaya çıkacaktır. O gün hesap günüdür, kıyâmet günüdür, cezâ ve din günüdür. O günde her şeyimiz ortaya dökülecek ise yaptığımız çirkin şeyler tevbe etmediğimizde ortaya saçılacaksa nasıl Hak’kın huzurunda başımız dik, alnımız ak durabiliriz!

Ne yüzle Sevgili Peygamberimizin cemâline bakabiliriz!
Nasıl cüret edebiliriz Ehli Beyt’in, On İki İmamların ve Hak dostlarının yüzlerine nazar eylemeye!
Dünya hayatında bile bir yüz kızartıcı iş eylesek temiz insanların yüzüne bakamaz iken tertemizlerle nasıl gözgöze, yüzyüze gelebiliriz!

İşte hayâ, bu hakikatin farkında olarak fenâlıktan, yüzkızartıcı işlerden, hayâsızlıktan, fahşâdan, bütün kötü hal ve hareketten ırak olmaktır. Nefse uyarak yaptığımız hatalardan dolayı da Hak’ka boyun eğerek samimi itiraflarda bulunmak ve tevbe ile, istiğfar ile, inâbe ile Hak’kın huzurunda baş eğmektir…

Tabiri câiz ise hayâsızlık imansızlıktır da. Zira imanı olanın utanması olur. İmanı olanın pişmanlığı olur. İmanı olanın tevbesi olur.

Yüce Allah da Kitabı Kurân’da, ‘Şüphesiz Allah, adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.’ [Nahl: 90] buyurmaktadır.

Yine Rabbimiz olan Allah yüce Kitabı’nda biz müminleri her türlü hayâsızlıktan salâtın alıkoyacağını-alıkoyması gerektiğini veciz bir şekilde bizlere hatırlatmaktadır: ‘…Salâtı da dosdoğru yerine getir. Çünkü salât, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…’ [Ankebût: 45]

Yüceler Yücesi Allah’ımız âyetlerinde mümin erkek ve kadınların bakışları, giyim kuşamları ve davranışlarında da hayâ sâhibi olmalarını, hayâsızlık ve aşırılıktan uzak durmalarını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.
Bir âyetinde de; ‘Zinâya yaklaşmayın! O; hayâsızlık, çirkin, aşağı bir iş, kötü bir yoldur.’ [İsrâ:32] buyurmuş ve zinânın hayâsızlık olduğunu ferman eylemişlerdir.

İnsan, her dâim Hak’kın huzurunda iken ne cüretkârlık ile hayâsızlık eder! Yüce Allah bizlerihayâ sahibi kıla, hayâsızlıktan, çirkin amelden cümlemizi uzak eyleye…
Hayâ ve utanma duygusu sahibi olmak hakkında Hak ehlinden buyruklar:

Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a) buyurdular: Hayâ iki kısımdır: Akıldan kaynaklanan hayâ ve ahmaklıktan kaynaklanan hayâ. Akıl hayâsı ilmin nişânesidir; ahmaklık hayâsı ise cehâletin alâmetidir. (Örneğin çirkin iş yapmaktan hayâ etmek akıldandır; sorup öğrenmekten utanmak ise ahmaklıktandır.)

Yine Efendimiz (s.a.a); Hayâ imandandır, buyurdular.

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: İman ve hayâ aynı köke uzanmaktalar; biri giderse diğeri onu izler.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İslam çıplaktır. Hayâ giysisidir…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …Birisi de; hayâ duygusuna sahip olmaktır… İmam

Cafer Sâdık buyurdu: Hayâ imandandır. İman da cennettedir (cennete götürür). Hayâsı olmayanın imanı yoktur.

İmam Mûsâ Kâzım buyurdular: Açıkta halktan hayâ ettiğiniz gibi gizlide de Allah’tan hayâ edin.

6- Cömert olmak. (Kapısı, sofrası ve eli açık olmak…)

Cömert olmak, paylaşmak, bencillikten arınmış bulunmak o denli önemli ki, önemine binâen tekrâren bir derece olarak Marifet Kapı’sının bir makamında yer almıştır.

İslam tarihine, hatta insanlık tarihine göz attığımızda şu acı gerçekle karşılaşırız: İnsanların büyük bir kısmı ellerindeki maddî ve dünyevî makamları paylaşmamak, malı mülkü başka insan kardeşleri ile âdil paylaşım etmemek için hakka ve hakikate savaş ilan etmişlerdir.

İşte İbrâhîm Halîlullâh’ın yaşamı…
İşte Mûsâ Kelîmullâh’ın yaşamı…
İşte Îsâ Rûhullâh’ın yaşamı…
İşte Muhammed Habîbullâh’ın yaşamı…
İşte Hak Evliyâsından, Fâtıma Zehrâ’nın, Ali Murtazâ’nın, Hasan Müctebâ’nın, Hüseyn-i Kerbelâ’nın ve Hidâyet İmamlarının yaşamı…
Onlara karşı duranlar niçin karşı durdular sanıyoruz!

Zâlimlerin dertleri dünyayı bütünüyle ele geçirmek, ellerinde nimet olarak gördükleri değerleri başkaları ile paylaşmamak, günümüz tabiriyle kapitalist bir yaşam sürmek ve başına buyruk dünyayı aşağılık isteklerince yönetmek isteği değil miydi?

Gerçek müminler, nefislerine tapan İblis tabiatlı yaratıklara değil, Hak âşıklarına benzemeye çalışmak, kendilerine nimet olarak verilen zâhirî-bâtınî, maddî-manevî, gizli-açık her şeyi bölüşmek, vermek, cömertçe dağıtmak durumundadırlar.

İmam Ali ve Fâtıma annemizin üç gün üst üste oruç tuttukları zaman ellerindeki-evlerindeki azıcık yiyeceği bile yetim, yoksul ve esire nasıl verdikleri ilim ehlince malumdur.

Bundandır ki bizde her geleni Hızır bilmek yerleşmiş bir inançtır nerdeyse…
Halil İbrahim sofrası kültürümüzde maruftur. Alevî müminlerin de sofraları Halil İbrahim misâli açık, elleri de muhtâca, mazlûma, garibana yardım elidir.

Bununla birlikte cömert olmak her şeyini gerekli-gereksiz, vara-yoğa, har vurup harman savurmak demek değildir. Cömertlik cimrilik yapmamak olduğu gibi savurganlık demek de değildir. Nitekim Hak buyruğu bu noktada da bizlere dengeli olmayı tavsiye etmektedir.

Yüce Kitabımız Kurân’da da Hak yolunda harcamak, cömert olmak, Hak’kın verdiklerini muhtaçlarla bölüşmeyi işleyen infak, zekât, sadaka konulu birçok âyet vardır ki bazıları meâlen şöyledir:

‘…Allah yolunda harcayın da kendinizi (harcamayarak) ellerinizle tehlikeye bırakmayın…’ [Bakara: 195]

‘…Hayır olarak verdiğiniz nafaka (harcamalar), ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.’ [Bakara: 215]

‘…İhtiyaçtan fazlasını infak edin…’ [Bakara: 219]

‘Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da katlar…’ [Bakara: 261]

‘…Sadakalarınızı (Allah için verdiklerinizi), başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin…’ [Bakara: 264]
‘Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız, şüphe yok ki, Allah onu bilir. Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır.

Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.’ [Bakara: 273-274]

‘Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.’ [Âli İmran: 92]

‘İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hak’tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.’ [Muhammed: 38]

‘Neden siz Allah yolunda harcamayasınız ki? Göklerin ve yerin mirası zaten Allah’ındır…’ [Hadid: 10]

‘Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.’ [Fecr: 17-20]

‘Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.’ [İsrâ: 26-27]

Cömert olmak (Kapısı, sofrası ve eli açık olmak) hakkında buyruklar:

Hak’kın Elçisi (s.a.a) buyurdular: Eller üç kısımdır. Alan el, veren el, tutan el… Bunların en üstünü veren eldir.

Müminlerin Emiri Ali buyurdular: Cimrilik utançtır (utanılacak bir davranıştır)…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …(Birisi de) Misâfire ikramda bulunmak, yoksulu doyurmak…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Her kimde şu on güzellik varsa haline şükretsin. Yoksa onları elde etmeye çalışsın… (Onlardan birisi de) cömertliktir…

Allah’ın Resûlü (s.a.a) buyurdular: …Sizin hayırlı olanlarınız; …Eli açık (cömert)… olanlarınızdır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …Allah için veren (cömertlik eden) ve Allah için vermeyenler (kötülere, hak etmeyenlere vererek israf etmeyenler) Allah’ın seçip pak kıldığı kimselerdir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …İnfak et ve fakirlikten korkma…

7- İlme ve âlime değer vermek

Allâh; El-Âlim, El-Alîm olandır.
Ne demektir bu?
Her şeyi hakkıyla bilen, en üstün olarak bilen, mutlak bilgiye sahip olan, bilişi kendisinden olan, bilmesi için bilme araçlarına muhtaç olmayan, bilgisi gelip geçici olmayan, bilmediği bulunmayan, bilmesinde geçmiş, şimdiki hâl, gelecek farklılığı olmayan, kendisinden başka tüm bilenlerin bilgi için O’nun bildirmesine ve bilgilendirmesine muhtaç olduğu Mutlak Âlim (c.c)…

Öyle ise, Marifet Kapı’sında ilim ve âlime değer dendiğinde evvela Mutlak Âlim olan Allah’ın ilmine, bilgisine, bildirişine, bildirdiklerine ve El-Âlim olan Allah’a saygı ve değer akla gelmelidir.

Marifet’e eren mümin, bu erişini Mutlak Âlim olan Allah’tan bilir; kibir, benlik, ucup gibi fenâ sıfatları nefsinden uzak tutar. Şeriat kapısından girdiğindeki halini göz önüne getiren Hak Dostu, Tarikat makamlarını aşarak Marifet yüceliklerine erişini kendi çabasından değil Âlim-i Mutlak olan Hak’tan görür.

Mümin, ulaştığınimetleri Hak’kın ilmi-bilgisi ve ikrâmı ile olduğunu bilir ve Hak kelamında buyrulduğu gibi; ‘…Rabbim bilgimi-ilmimi arttır.’ [Tâhâ: 114] diye duâ eyler.

Bu yüce makama eren müminler nimetlerin Mutlak Âlim’in bir lütfu ve bağışı ile olduğuna inanırlar. Azgınların elde ettiklerini âyette açıklandığı üzere; ‘…Bunlar (bu nimetler) bana bir ilim-bilgi (âlimliğim-bilgim ile) verildi.’ [Zümer: 49] şeklinde şımarıkça söylemezler.

Yüreği Kurân ve Ehli Beyt aşkı ile dolu Marifet ehli mümin canlar Mutlak Âlim olan Hak’tan gelen nimetlendirme ile Hak Elçilerinin de Hak’kın tartışılmaz ilmiyle yeryüzünün seçkin Âlimleri olduklarını bilir ve iman ederler.
Ve yine o müminler Son Elçi Muhammed Mustafâ ve O’nun temiz Ehli Beyt’i ve Kevser soyunun da ilâhî ikrâm ile âlim kılınmışlar olduğuna inanır ve onlara yürekten saygı duyar ve severler…

O müminlerdir ki Marifet çeşmesinden kanmışlar, ruhlarının gıdası olan ilmi vahiy evinden almışlardır. Onların saygısı ve sevgisi Gerçek Âlimler olan Masumlara ve Gerçek İlim-Bilgi olan Masumların bilgisinedir.
Ve o müminler Hak buyruğunda geçen; ‘…Yeryüzünde gezin ve yalanlayanların-zâlimlerin sonunun nasıl olduğunu görün.’ [Nahl: 36] buyruğuna göre âleme de ibret nazarıyla bakarlar, ilim ehlinin ilmi değerlendirmelerine de gerektiği şekilde değer verirler.

İlim; zâhirî ve bâtınî ilim diye iki gurupta ele alınabilir. Kitap ve nakledilenler ile âlim olanlar zâhiri ilimden nasiplenmişlerdir. Allah dilerse ihlas ve samimiyetine göre o kullarını bir miktar bâtınî ilimden nasipdâr kılar. Hak’kın seçkin kulları olan, Enbiyâ, Rusül ve Evliyâullâh ise öncelikle bâtınî ilimden nasiplidirler. Aralarında elbette derece farkı vardır. Yine aynı şekilde Ehli Beyt inancına göre Kâinâtın Övüncü Hz. Muhammed efendimizin sevgili Ehli Beyt’i ve O’nun soyundan gelen Âl-i Muhammed (On İki İmamlar) de bâtınî ilme vâris olmuşlardır. Bu ilme, ‘İlmi ledün’ de tabir edilir. Ki Hazreti Hak, Kerim Kitabı’nda; ‘Bu arada ikisi (Musa ve genç arkadaşı) katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim (ilmi ledün) öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.’ [Kehf: 65] buyurarak herkese ayân olmayan bir ilmin varlığını bizlere açıkça bildirmiştir.

İlme ve âlime değer vermek hakkında Allah’ın Velilerinden buyruklar:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular ki; Bilgisizce amel edenin bozdukları yaptıklarından fazla olur.

Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.a) şöyle buyurdular: Ümmetim arasında bidatlar (dinden olmayıp da din adına uydurulan uygulamalar) ortaya çıktığında âlimlerin ilmini ortaya koyması gerekir. Kim bunu yapmazsa Allah’ın laneti onların üzerine olur.

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Kim bilgisizce insanlara fetvâ verirse rahmet melekleri de, azap melekleri de ona lanet ederler. O fetvâya uyan kimselerin günahları da fetvâ verene yazılır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Gerçek fakih-âlim, dünyadan uzak duran, âhireti arzulayan ve peygamberin sünnetine sarılan kimsedir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Şüphesiz ki… İlim müminin dostudur…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Bir âlim bildikleriyle amel etmiyorsa, öğütleri kalplerin üzerinden kayar gider. Tıpkı yağmurun sert kayalar üzerinde kayıp gitmesi gibi…

İmam Cafer buyurdular: Yaz ve ilmini arkadaşların arasında yay. Öldüğün zaman yazdıkların çocuklarına miras kalsın. İnsanlar öyle bir zamana ulaşacaklar ki, fitnenin kol gezdiği o zamanda, ancak kitaplarında sıcak bir dostluk bulacaklardır.

8- Miskinlik. (Gösterişsiz yaşamak. Benlikten geçip, kendinin çok âciz ve her şeyde Allah’a muhtaç olduğunu bilmek. Teslim ve Rızâ halinde olmak.)

Türkçe’de, ‘fakir’ kelimesi yoksul olarak algılansa da ‘miskin’ kavramı Arapça’da fakirliğin kendi üzerinde ayrılmamacasına yer ettiği kimseye verilen isimdir. Yani miskin, fakirliğin kendisini mesken tuttuğu kimsedir maddî bakış açısından.
Ancak buradaki miskinlik o manada bir miskinliği değil, âdetâ miskinmişçesine bir hayata rızâ göstererek dünyaya alıcı gözüyle bakmayanlardan olmayı ifâde eder.

Kemâlât yolunda derece derece Hak rızâsına ulaşmayı gaye edinen mümin mürid öyle bir terk-i dünya eyler ki madde onun gözünde hiçbir anlam ifâde etmez. Var ile yok, derman ile dert, sağlık ile hastalık, zenginlik ile fakirlik, tokluk ile açlık onca aynıdır.

Ne dünya malını, mülkünü, ne iki cihan makamlarını, ne gelir-geçer zevki sefâyı önemser. O’nun bir gayesi vardır: Hak’tır, Hak rızâsıdır.

Hak’tan geleni, şerbet bilir. Yaşadıklarından nefse hoş geleni nimet bilir şükreder, azmaz, şımarmaz ve Hak kulları ile paylaşır. Nefsine olumsuz gibi görünenleri de şikâyet sebebi değil, sınav bilir, tevekkül ile rızâ makamında olur, Hak’tan gelene, bütün varlığı ile fizik bedeniyle de, ruhuyla da teslim olur.

Hak Teâlâ Yüce Kitabı Kuran’da Hümeze suresi, 2. âyette inkârcıların bir özelliğinden bahsederken; ‘O ki malı topladı ve sayıp durdu’ buyurur. Ve yine Fecr suresi; 17-20 âyetlerinde; ‘Siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz, muhtaçları doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, mirası helal-haram ayırmaksızın yiyorsunuz, malı biriktirip yığmayı pek çok seviyorsunuz.’ buyrularak bu özelliğinde inkarcı-müşrik özelliğine vurgu yapılarak kınanmakta ve gerçek müminlerin dünyaya, mala, mülke düşkün olamayacakları dikkatlerimize sunulmaktadır.

Bu makamın ehli mümin can Allah’ın boyası ile boyanmış, Hak rengini almıştır gayrı. O’nun boyasından daha güzeli mi vardır ki!

Gerçek bilgiye ulaşmış, marifeti artmış, ilmi ile Hak yolunda adamlıktan Âdemliğe yücelmiş bir can nasıl ‘ben, ben’ diyebilir ki! Benlik şeytandan bir miras iken, kibir İblis karakteri iken mümin can nasıl İblisî bir renge bürünebilir ki! Elbette biz müminler benliğimizi turab eyleyip kibir, kendini beğenmişlik gibi huylardan arınacak ve özümüzü miskin bileceğiz, yüreğimizi her dem Hak ile bir kılacağız…

Miskinlik (Gösterişsiz yaşamak. Benlikten geçip kendinin çok âciz ve her şeyde Allah’a muhtaç olduğunu bilmek. Teslim ve Rızâ halinde olmak) hakkında buyruklar:

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuşlardır: İnsanlar iki şeyden helak olmuşlardır. Fakirlik korkusu ve üstünlük taslama isteği.
İmam Cafer Sâdık naklediyor ki Resûlullâh (s.a.a) şöyle buyurdular: Benim dünya ile işim yok. Benimle dünyanın örneği, bir devenin sırtında yolculuk yapan kimsenin örneği gibidir. Sıcak bir günde bir ağacın dibinde oturur. Öğle uykusuna yatıp dinlendikten sonra onu terk edip gider.

İmam Ali buyurdular: İmanın dört temel direği vardır: …Biri de Allah’ın takdirine rızâ göstermek ve tam bir teslimiyetle O’na teslim olmaktır.

İmam Hüseyin şöyle buyurdular: Şüphesiz ki insanlar(ın çoğu) dünyanın kuludurlar. Dinleri sadece laftadır. Geçimleri sağlandığı müddetçe dinin etrafında döner dururlar. İmtihan edildiklerinde ise dindar olanları az olur. (Gerçek dindarların az olduğu ortaya çıkar.)

9- Marifet sahibi olmak. (Allah’ı esmâsı ve yüce sıfatları ile bilmek. Her şeyin Hak’tan olduğunun bilincine varmak.)

‘Ve lillâhil esmâül hüsnâfedûhu bihâ…/ En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimlerle duâ edin…’ [A’râf: 180] buyuruyor Yüce Yaratan…

Ehli zâhir bu âyetten ve buna paralel bir söz olan peygamber buyruğundan Allah’ın Kuran’da geçen isimlerini ezberleyip O’na o isimlerle duâ etmeyi anlar. Hak’kın esmâsı ve sıfatları olan isimleri bir kâğıda yazar, okur, okur, okur…
Gücü yetenler ezberler, o isimleri yüzden veya ezberden belli sayıda okumak sûreti ile duâ eylediğini, Allah’ı gerçek manada andığına inanır ve böyle düşünür.

Marifet makamında zâhiri aşmış, bâtına ulaşmış, Hak’kın sıfatlarını âlemde tecelli eder olarak görme irfânına ermiş mümin ise işin okuma ve ezber boyutunu geçmiş, baktığı her yerde ve her şeyde Hak’kın Güzel isimlerinin-sıfatlarının zuhûruna şâhit olmuştur.

O, ‘Men arafe nefsehû, fekad arafe Rabbehû / Nefsini bilen Rabbini bilir’ kelâmı şerifinin sırrına ermek makamındadır.

Hünkâr Hacı Bektaşı Velî’nin de buyurduğu gibi; …Ne zaman ki kişi kendini/nefsini bilirse, aşk gelip Allah’tan yana çağırır…

Bu bilinç seviyesine ulaşmış erenler kâinâtı Hak sıfatlarının mazhârı, tecelligâhı bilir, evrendeki tüm zerrelere bu gözle bakar, bu bilinçle yaklaşır.

Daha da ilerisi, Ehli Beyt buyruğunda; ‘Hak’kın güzel isimleri biziz. Bizimle O’na duâ edilir.’ mealindeki buyruktan nasiplenmek ve ‘…vebteğû ileyhil vesîle… / …O’na ulaşmak için vesile edinin…’ [Mâide: 35] âyetinin bir yönden tefsîrine göre Muhammed ve Âl-i Muhammed’i Hak sıfatlarının en yüce mazharı bilme ile onları vesile kılma kavrayışına ulaşmaktır.

Yüksek bilince ulaşan mümin kâinâta ve tüm yaşananları Hak’kın irâdesi, inşâsı, izni çerçevesinde gerçekleşen cilve-i Rabbânî görür ve râzılık kapısında durur. Hak’kın inâyetiylerâzı olmuş ve râzı olunmuşlardan olur. Ve Hak’kın; ‘Ey huzura kavuşmuş nefis! Rabbine, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak dön. Haydi, gir kullarımın arasına. Ve gir cennetime.’ [Fecr: 27-30] buyruğuna muhatap kılınır.

Marifet sâhibi olmayı sadece manevî durumlardan haberdâr olmak şeklinde algılamak da eksik bir algı olur şüphesiz. Mümin ve yol ehli insan manevî konularda marifet ehli olduğu gibi dünyalık konularda da marifet sahibi olmalıdır ve olacaktır. Her bir mümin kendisini her konuda, resim, sanat, meslek, tıp, torna, çiftçilik, mühendislik, inşaat vs. vs. de de marifet ile derin ve gerekli bilgi ile donatacak, ele-güne muhtaç olmayacak, sığıntı, askıntı, asalak, yük olmayacaktır.

Gerçek marifete ulaşabilmek dileğiyle… Hû…

Marifet sahibi olmak (Allah’ı esmâsı ve yüce sıfatları ile bilmek. Her şeyin Hak’tan olduğunun bilincine varmak) hakkında buyruklar:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular ki: İlim bir hazinedir, anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun. Çünkü sormakla dört kimse mükâfât alır. Soran, cevaplayan, dinleyen ve onları seven…

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Marifetsiz yapılan amel kabul olmaz. Amelsiz de marifet olmaz. Kim Allah’ı tanırsa bu marifeti-tanıyışı onu amel işlemeye sevk eder. Marifeti olmayanın da ameli kabul olmaz.”

İmam Cafer Sâdık buyurdular: İbâdetlerin en faziletlisi Allah ve O’nun kudreti hakkında tefekkür etmektir.

İmam Rızâ (a.s) ve İmam Hasan Askerî (a.s) şöyle buyurdular: İbâdet, çok namaz kılmak, çok oruç tutmak demek değildir. İbâdet Allah’ın emirleri-işleri hakkında tefekkür etmek-derin düşünmektir.

İmam Mûsâ Kâzım buyurdu: ‘…Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter…’ [Talak: 3] âyetinde yer alan tevekkülün dereceleri vardır. Bütün işlerinde Allah’a tevekkül etmen, O ne yaparsa yaptığından razı olman, O’nun senden hiçbir iyilik ve fazlı esirgemeyeceğini ve bu konuda hüküm vermenin O’na ait olduğunu bilmendir…

10- Ârif olmak. Kendini bilip nefsin isteklerinden vazgeçmek. Nefsini hiçe saymak. Enâniyet ve benlikten geçmek. Nefsini kusurlu bilerek hata ve kusurlarını düzeltmekle meşgul olmak. Aynel Yakîn mertebesine ermek.

Hakikat kapısına adım adım gelmiş olan can nefsinin isteklerinden vazgeçmiş olmanın tadına varmış, Hak için, Hak adına yaşam sürmek ve Hak’kın kullarının hizmetinde olmaktan mutluluk duyacak noktaya gelmiş olur.
Derviş imanının kemâle ermişliği ve eylemlerinde Hak rızâsı, tutarlılık ve süreklilik içerisinde olmakla hevâ ve heveslerini bir kenara itmiş, kimsenin hatası-günahı ile meşgul olmayıp kendi eksikliği ile meşgul olmaya yönelmiştir bu makamda.

Ârifâne bakış ile insan denilen varlığın küçük görünen büyük âlem, evren denilenin de büyük denilen küçük âlem olduğu kavranılmıştır.

Öyle ya hakikat ehlince, ‘insan; küçük evren, evren de; büyük insan’ değil midir!
İşte bunun farkındalığı ile Hakikat kapısına varmış olan mümin can, bundan böyle âleme bu nazar ile bakar, gerçekleşen bütün olayları bu çerçevede değerlendirir.

Ehli Beyt İmamları buyruklarında Hak yolundaki derecelendirmeyi ifâde ederlerken; ‘İslam, İman, Takvâ, Yakîn’ derecelerinden bahsetmişler, ilim ehli de Yakîn’i; ‘İlmel Yakîn (Bilgiye Dayalı Kavrayış), Aynel Yakîn (Görmeye Dayalı Kavrayış) ve Hakkal Yakîn (Kalbî Mutmainlikle Kavrayış)’ şeklinde açıklamışlardır.
Tabiri câiz ise, Şeriat ve Tarikat kapılarında bilgiye dayalı kavrayış seviyesinde olan yol ehli, marifet kapısının bu makamlarında Aynel Yakîn’e (Görmeye Dayalı Kavrayış’a) ulaşmıştır.

Bu mertebeleri örneklersek;

Uzaktaki dumanı görmekle orda bir ateş yanmakta olduğunu bilmek ‘İlmel Yakîn-Bilgiye dayalı kavrayış’, oradaki ateşi görmek, ‘Aynel Yakîn-Görmeye Dayalı Kavrayış’ ve ateşe yaklaşarak yakıcılığını ve tüm özelliklerini biliş, hissediş, yaşayış ise; ‘Hakkal Yakîn- Kalbî Mutmainlikle Kavrayış’ olarak misâl olunabilir…
Görenedir görene, köre nedir köre ne!
Anlayana sivrisinek saz gelir, anlamayana…

İrfan ehli olan Ârif, günahları bilmede ve günahlardan uzak durmada da gerçeği bütün çıplaklığı ile görme derecesine ulaşmış, hatalardan, yanlışlardan, kirden, günahtan, yalandan, bühtandan, kov-gıybetten ve cümle günahlardan berî durmuş olur.

Ârif, nefis putunu kırmış, Hak deryâsında erimiştir. Her nere baksa ârifçe bakar. Her neyi görse ârifçe görür. Her neyle karşılaşsa ârifçe davranır. O’nun her şeyi ilâhî hikmete uygundur. Yüreğinde fenalıktan eser kalmayacak duruma gelmiştir. Görene Allah’ı hatırlatır bir kişiliğe bürünmüştür.

Bu makamın ehli âdetâ ölmeden ölmüştür. Her günün sonunda belki her saat içinde yapıp ettiklerinin ve yapması gerektiği halde yapamadıklarının kendi nefsinde hesabını görür, varsa hatalarından pişnalık duyarak Hak dergâhına iltica eyler, eksiklerini tamamlayabilmesi için de Hak’tan inâyet dilenir.

Zaman ilerledikçe, makamlar geçildikçe Hak yolu yolcusu, Nefsi Emmâre’den (insana kötülüğü emreden düşük seviyedeki nefsin isteklerinden) kurtulur, adım adım Nefsi Levvâme (kendini ve yaptıklarını sorgulama aşamasına geçmiş bir kişilik), Nefsi Mülhime (insana hakikati ve doğruyu salık veren, insanı gerçeğe yönlendiren ve ilahi desteğe nail olmaya başlamış bir kimliğe), Nefsi Mutmainne (Rabbinin isteklerine boyun eğmiş ve yüreği huzurla, imanla itminan bulmuş nefis), Nefsi Razıyye (Hak’tan her gelene yürekten rıza göstermiş bir kişlilik), Nefsi Marziyye (Allah’ın kendisinden razı olduğu can) ve Nefsi Kâmile (İnsanı Kâmil olma) makamına ulaşır… Ve Mümini Kâmil, İnsanı Kâmil, Olgun İnsan, yani, ÂDEM olur…

Meyil verme nâsa murdâr olursun,
Dünyâ kadar malın olsa ne fayda…
Tutulur dilin, söylemez olursun,
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda…

Bir gün olur çıkarırlar evinden,
Allâh’ın adını koyma dilinden.
Kurtulamazsın Azrâîl’in elinden,
Dünyâ kadar fendin olsa ne fayda…

Yalan söyler kov-gıybetten geçmezsin,
Yersin haram-helâl, helâl seçmezsin.
Kesilir nefesin su da içmezsin,
Akan çaylar senin olsa ne fayda…

Yalancısın iftirâda sözün var,
Güvenir gezersin oğlun-kızın var.
Şu dünyâda üç-beş arşın bezin var,
Dünyâ kadar malın olsa ne fayda…

Az sayıda müminlerin ereceği bu makama Yaratan’ımız cümlemizi ulaştıra, bu makamlara ulaşma yolunda bizlere güç-kuvvet vere.

Hak ehlinden buyruklar:

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Allah’ın kullarına farz kıldığı en önemli şeylerden birisi de; Kişinin kendisi ile ilgili konularda insaflı-âdil olmasıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Müminin işi nefsiyledir. Gece gelip karanlık üzerine çökünce yüzü üzerine kapanarak alnını toprağa sürer Allah’a secde eyler. Kendisini ateşten azâd etmesi için yaratıcısına yalvarır duru. Aman ha! Siz de böyle olun.

İmam Zeynelâbidîn şöyle buyurdular: Hak’tan gelen acıya, kader ve kazâya rızâ göstermek yakîn’in (yürekten iman etmiş olmanın) en yüksek mertebesidir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah’ın bütün işleri şaşırtıcıdır. Ancak O, kendisini size tanıttığı kadarıyla sizi sorumlu tutmuştur.