Kulların Fiilleri ve Kaderle İlişkisi

İbrâhîm b. Hâlid dedi ki: “İbrâhîm’in (aleyhisselâm) müşriklere söylediği ve Kur’an’da açıkça geçen şu â-yet hakkında ne diyorsun: Kâle: E-ta’budûne mâ tenhıtûn. Vallâhu halekakum ve mâ ta’melûn.  Yani: “Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi ve amelinizi Allah Teâlâ yarattı!” Çünkü müfessirlerin  ve tabiînin çoğu, âyetteki “mâ”nın mastariyye olduğuna  inanmaktadır. O yüzden âyetin anlamı şöyle olur: Allahu halekakum ve amelekum. Yani, Allah sizi ve amelinizi (yapışınızı) yarattı.”Hüsniye gülümseyerek “Vallahi sizin Kur’an’a itikadınız yok. Bu, kendi iddianızı desteklemek için yap-mış olduğunuz tevilden  belli.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Ey İbrâhîm, sözünün bâtıl olduğunun delili, Allah Teâlâ’nın şu kavlidir: “(Ellerinizle) yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Bilesin ki, bu âyette kınama ve azarlama vardır. Yani, kendi ellerinizle yont-tuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz! Oysa sizi ve yonttuklarınızı, yani ağaç vb. şeyleri Allah Teâlâ yarattı. Eğer burada, onların fiilini ve amelini (yani davranışlarını) Allah’ın yaratmış olduğu murad edilmiş ol-saydı, bu âyet kâfirlere güçlü bir mazeret oluşturur; Allah, yaptıkları amelle ilgili kâfirlerin özrünü be-yan etmiş sayılırdı. Mes’ele şu ki, önce Allah’ın kelamının onları kınaması ve ardından da onların özür-lerini kabul etmesi, “birbirini çürüten iki zıddın bir araya gelmiş olması” demektir.

Oysa Hak Teâlâ’nın murâdı “Ancak yontmuş olduğunuz putlara tapıyorsunuz.” demektir.
Bilesin ki, âyetin orijinalinde yer alan mâ tenhıtûn’un “mâ”sı, bağlaç olabileceği gibi, nekra da olabilir . Ancak Ve mâ ta’melûn’daki “mâ” edatı, “ellezî” (öyle ki) manasında bağlaçtır . Sizin kastettiğiniz mana-da  alırsak, çelişki ortaya çıkar. Kaldı ki Hazreti Hâlik Teâlâ, ameli (yapılan işi) onlara izâfe etmiştir. Çünkü eğer Allah’ın fiili olsaydı, onu kula izâfe etmezdi. Öyleyse bu Allah’ın fiili değil, kulun fiili olmalıdır. Zaten aklen de, şer’an da fiil fâiline izâfe edilir.

Ey İbrâhîm, sizin bu itikadınıza göre; Allah kâfirin masiyet  işlemesini ister, itaat etmesini istemez. Oysa bu inanç kötü ve çirkin şeyleri çağrıştırır. Çünkü Hak Teâlâ’yı çirkinliklerin, küfür ve isyanın fâili biliyor, her şeyin O’nun kazâ ve kaderiyle olduğunu söylüyorsunuz. Sizin bu sözünüzden, Hak Teâlâ’nın bütün zalimlerden daha zalim olduğu anlaşılır. Zira kendisinin takdir ettiği küfrü sebebiyle, kâfiri cezalandırmaktadır. Allah küfrün kâfirini yaratır ve bu yüzden o da iman etme gücü bulamaz; ama sonra da kalkıp onu kendi yarattığı ve takdir ettiği küfürden dolayı cezalandırırsa, bu apaçık bir zulüm olur.

Tıpkı siyah bir Habeşliyi cezalandırıp, “Neden rengin siyah, beyaz olmak zorundaydın!” demek gibidir bu. Yahut uzun boylu birisini azaba çarptırıp “Neden uzun boylusun? Oysa senin kısa boylu olman gerekiyordu!” demek gibi. Veya bir çocuğun elini ayağını bağlayarak suya bıraktıktan ve giysisi ıslandıktan sonra, “Neden giysini ıslattın?” diyerek dövmek gibi. Bu ve benzeri her şey apaçık zulümdür.

Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü, fâsıktaki fıskı ve zalimdeki zulmü Hak Teâlâ var etmişse; bu, peygam-berlerin huccetini kesintiye uğratır ve elçileri “lüzumsuz” hale getirir. Çünkü peygamber kâfire “Beni gönderen Allah’a iman et! Seni, imana davet ediyorum.” dese, kâfir de peygambere “Öyleyse bende imanı yaratması lâzım, bana lütfetsin ki iman edebileyim. O bende küfrü yarattıktan sonra, bana imanı nasıl teklif edebilirsin; zira bende o güç yok!” diyecektir. Bu durumda peygamberin eli kolu bağlanacak ve ona cevap vermekte acze düşecektir.

Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü Allah Teâlâ yaratmış olsaydı; ama buna rağmen yine de onu iman et-mekten yükümlü tutsaydı; bu, takatin yetmeyeceği bir yükümlülük olurdu. Bu ise, aklı erenler nezdinde şer’an çirkin bir şeydir. Bu, insana “havada kuş gibi uçmasını” söylemek gibidir. Kur’an-ı Kerîm’de şöy-le buyurulur: “Allah üzerinizdeki yükü hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.”  Yine şöyle buyurulmuştur: “Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını teklif etmez.”  Bir başka âyette de şöyle buyurulmaktadır: “Allah sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez.”  Bunun benzeri çoktur.

Ey İbrâhîm, Allah kâfirdeki küfrü yaratıp, sonra da “(Allah’ı) nasıl inkâr edebiliyorsunuz?”  mu diyor? Hak ve bâtılı yaratan bizzat kendisi olduğu halde, “Niçin hakkı bâtıl ile karıştırı(yor ve böylece hakkı tanınmaz hâle soku)yorsunuz?”  mu diyor? Onları kendisi uzaklaştırdığı ve engellediği halde, “İman edenleri neden Allah’ın yolundan alı koyuyorsunuz?”  mu diyor?

Ey İbrâhîm, eğer kâfirdeki küfrü Allah Teâlâ yaratmışsa, bundan kâfirin Allah’a itaat ediyor olması lâ-zım gelir. Zira onun küfrünü Allah yaratmıştır ve küfrünü istemektedir. Öyleyse Allah’ın muradına ita-at etmiş demektir. Bu durumda peygamber, kâfiri imana çağırmakla ve küfrü menetmekle takdire isyan etmiş olur. Zira Allah kâfirde küfrü yaratmıştır ve onun iman etmesini istememektedir. Sizin bu varsa-yımınıza göre; kâfir itaatkârdır, peygamber ise âsî!

Ey İbrâhîm, sizin görüşünüzün gereği olarak, Hak Teâlâ’nın kader ve kazâsına rıza gösterilemez. Çün-kü küfre rızâ icmâ ile haramdır. Ama Allah’ın kazâ ve kaderine rıza vaciptir. Şu halde küfür, Allah’ın kazâ ve kaderiyle vuku buluyorsa, küfre rızâ göstermek vacip olur! Bu ise katıksız küfürdür!

Ey İbrâhîm, sizin bu itikadınız hadleri, kısası, günahların şer’i cezasını iptal ediyor. Çünkü size göre zi-na, lûtilik , hırsızlık, şarap içmek, haksız yere kan dökmek, tambur çalıp, tavla ve satranç oynamak  vs. bütün günahlar; Hak Teâlâ’nın iradesiyle, kazâ ve kaderiyle oluyor. Öyleyse devlet başkanının ve şer’î hâkimin bunları yasaklaması, bu işlerin fâiline zor kullanması ve Hak Teâlâ’nın muradını engel-leyip, Allah’ın muradı olmayan şeyi emretmesi caiz olamaz! Öte yandan bu anlayış, Allah Teâlâ’nın, birbirine zıt düşen iki şeyi, aynı anda istiyor olmasını gerektirir.

Çünkü bu durumda, hem günahı bizzat kendisinin takdir etmesi, hem isyânı yasaklayıp menetmesi ve hem de onun aksini emir buyurması; aynı anda onun murâdı olmaktadır! Hem günahı takdir ettiği, hem de o günaha cezâî müeyyide koyduğu iddiası, zıtları bir araya getirmek demektir. (Bu da kesinlikle muhaldir.)

Ey İbrâhîm, Ebu’ş-Şa’sâ’dan  rivâyet edildiğine  göre, Abdullah b. Abbâs’ın meclisine bir hırsız getirdiler. İbn Abbâs hırsızın elinin kesilmesine hükmetti. Mecliste bulunanlardan biri dedi ki: “Onun verdiği hükümden Allah’a sığınırız!” İbn Abbâs şaşırdı ve dedi ki: “Senin bu sözünün günahı, onun yaptığı hırsızlığın günahından daha büyüktür!” Bunun üzerine o kişinin meclisten çıkarılmasını ve tevbe ettirilmesini emir buyurdu.”

Hârûn, Hüsniye’den bu sözü işitince çok hoşuna gitti. Çünkü Abdullah b. Abbâs onun ceddiydi.

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, küfür ve masiyetlerin yaratıcısı Allah olsa, ömrü boyunca bize türlü iyi-likler yapmış olanla, bize türlü kötülük ve zulümler yapmış olanın bizim nezdimizde hiç farkı kalmaz. Eğer iyilik yapan ile kötülük yapan, fâil-i muhtâr (iradesi hür, seçme hakkına sâhip özne) sayılmazsa, vücûda gelen hayır ve şer, kuşkusuz kendilerine âit olmayacaktır. Yapılan fiil ile alâkalı olan övgü ve yergi şayet bizlere âit ise, o fiilin kendisi de bizlere âit olmalıdır. Aksi takdirde elçiler gönderip kitaplar indirmek, cennet ve cehennemin varlığı gibi mes’elelerin tamamı, lüzumsuz ve abes bir iş olacaktır.

Ey İbrâhîm, bu yol, “Rabbim, beni şaşırtıp yoldan çıkarman sebebiyle…”  diyen İblis’in yoludur. Bil-miş olasınız ki, sizler Cebriye’densiniz  ve İblis’in lehine delil getiriyorsunuz. (Bu ise, Emevîlerin icat ettiği bir yoldur. Emevî âlimleri ve onların hadisçileri, bu yolu İblis’ten alıp dinlerini dünya karşılığında satmışlar; sizler de o güruha tâbi olanlardansınız! )

Bunun üzerine İbrâhîm ile Bağdat ulemâsı ve onlara tabi olanlar homurdanmaya ve hep bir ağızdan, “Ey câriye, Ehl-i İslâm’ın yolunu ne çok kötüledin.” diyerek bağrışmaya başladılar. Neredeyse Hüsniye’nin canına kastedeceklerdi. Hârûn öfkelendi ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, Allah’tan utanmıyor musun? Bir câri-ye, birtakım delillere ve kanıtlara dayanarak sizi tekfir  ediyor, ama siz acziyet içinde başınızı öne eğ-meniz yetmiyormuş gibi, bir de kalkmış ona hiddetleniyorsunuz?” Hüsniye dedi ki: “Münazara ve tar-tışmamızın halîfeyi bıktırmayacağını bilsem, bir hafta boyunca delil getirebilirim.”

Hüsniye  halîfeye dönerek sözlerine şöyle devam etti: “Eğer kul kendi fiilinin fâili olmazsa, kasıt ve istek ile gerçekleştirdiğimiz yürümek, oturmak, yemek, içmek, almak, vermek vs. ihtiyârî (hür irâde-mizle gerçekleşen) fiiller ile, elin ve nabzın (istem dışı) hareketleri arasında hiçbir farkın olmaması icap eder. Oysa, ihtiyârî hareketlerle ızdırârî (zorunlu, istem dışı, elimizde olmayan) hareketler arasında fark olduğu çok açıktır. Herkes kendi fiilinin fâili olduğunda, kişi hür irâdesine dayalı (ihtiyârî) hareketler-den gücünün yettiği kadarını kontrol edebilir. Ama buna karşılık; uçmak ve göğe çıkmak gibi şeylere güç yetiremez ve onları kontrol altında tutamaz.

Behlül hazretlerinin Ebû Hanîfe ile kazâ ve kader mes’elesinde tartışarak, onu susturduğu  herkesin malumudur. Behlül ona şöyle demişti: “Sen kulun hür iradesinin elinden alındığına inanıyor isen, eşeğin bile; çok yerde senden daha akıllı ve üstün olduğunu delille ispatlarım. Çünkü eşeği küçük bir ırmağa (dereye) götürsen, ona vurmaksızın, kendilinden karşıya geçer. Ama karşıya geçemeyeceği büyük bir nehrin kenarına götürdüğünde, öldürsen geçmez. Yani bir eşek, gücünün yettiği şey ile gücünün yetmeyeceği şeyi ayırt edebiliyor. Sense ey Ebû Hanîfe , bu üstünlüğüne ve olgunluğuna rağmen, gücünün yetip yetmeyeceği şeyleri ayırt edemiyorsun!”
Hüsniye bunu anlattığında Hârûn, Yahyâ Bermekî ve bütün devlet erkanı gülüştüler. İbrâhîm ise utan-cından, o an ölmeye razıydı!

Hüsniye tekrar anlatmaya başladı: “Ey İbrâhîm, eğer kul kendi fiilinin fâili olmazsa Allah Teâlâ’nın fiili olur. Öyleyse Allah Teâlâ’nın affedici, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu söylemen, doğru olmaz. Çünkü Allah’ın affedici, gafûr ve rahim olması, kulun bazen günah işlemesi ve günahı sebebiyle azaba müstahak olması halinde; ona azap etmemesi, bağışlaması ve affetmesi demektir. Kulun günah fiili ol-madığı ve sadece Allah’ın fiili olduğunda, Allah’ın bağışlayıcı, affedici ve rahim olduğunu söylemek, nasıl doğru kabul edilebilir?

Ey İbrâhîm, din ve imanın hakikati, teklif sarayında mükellef olan bir kimsenin, bu dünyada övgüyü hak etmesi ve kıyamette sevaba nail olabilmesi için, aklı ve düşüncesiyle kendi fiili için bir rehber ara-yıp bulmasıdır. Allah onda bir şey yaratmak isterse, bunu yapabilir. Fakat Allah, kulun kendi çabasıyla, kendi fiili ve hür iradesiyle mü’min ve itaatkâr olmasını, küfür ve günahları terk etmesini ister. Kul eğer kendi aletleriyle, kendi irâde, kudret ve imkânlarıyla imanı tercih etmezse, o fiil Allah’ın kazâ ve kaderi olamaz.

Ey İbrâhîm, bundan daha fazla aklî delil istersen, dinleyenleri bıktırmayacak kadarını sunabilirim. Bağlı bulunduğunuz fırkanın  hadis kitaplarında yazılı olduğu üzere, Abdullah b. Ömer Allah’ın El-çisi’nden (sallallâhu aleyhi ve âlih) şu hadisi nakletmiştir: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir. Onlar hasta-landıkları vakit ziyâret etmeyin. Öldüklerinde namazlarını kılmayın. Karşılaştığınızda, onlara selâm vermeyin.” Kendisine soruldu: Yâ Rasûlallâh, Kaderiyye dediğiniz hangi tâifedir, onlar kimlerdir? Allah’ın Elçisi şöyle buyurdu: “Günahları işleyen, sonra da bu yaptıklarının Allah’tan olduğunu ve Allah’ın ezelde bunları kendilerine yazıp takdir ettiğini iddia edenlerdir.”  Halbuki Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Başına gelen iyilik Allah’tandır, kötülük ise kendi nefsindendir.”  Yani size iyilik olarak ne ulaşırsa, onu Allah’tan bilin. Kötülük olarak ne gelirse, o da kendinizdendir, onu Allah’a nispet etmeyin.
Allah Teâlâ’nın küfür ve günahları kullara isnat ettiğine dâir Kur’an âyetleri çoktur. Örneğin bir âyette İblis’in şöyle dediği bildirilmiştir: “And olsun, bütün insanları şaşırtıp yoldan çıkaracağım!”  Eğer şaşırtıp yoldan çıkarma işi Allah’ın fiili olsaydı, kendi fiili yüzünden İblis’e lanet  eder miydi? “Kuşkusuz, ceza gününe kadar lanetim senin üzerine olacaktır.”

Ey İbrâhîm, durum senin iddia ettiğin gibi olaydı; Âdem (aleyhisselâm) “Rabbimiz, biz kendimize zulmet-tik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğramışlardan olacağız.”  der miydi? Yine Mûsâ (aleyhisselâm) “Rabbim, (o Kıptî’yi  öldürerek kendimi tehlikeye atmakla) kendi-me zulmettim. Beni bağışla…”  der miydi? Yûnus (aleyhisselâm) “Senden başka tanrı yok! Sen her tür noksanlıktan münezzehsin. Gerçek olan şu ki, ben zalimlerden oldum.”  der miydi?

Ey İbrâhîm, cümle peygamberler Allah Teâlâ’ya tevbe, onu tenzih ve takdis  etmişlerdir. Eğer âsînin isyanı Allah’ın fiili olsaydı, bu kadar enbiyâ, tevbekâr olur muydu?”
İbrâhîm araya girip şöyle dedi: “Ey Hüsniye, sen kendi mezhebini iptal etmiş oldun. Çünkü senin inan-cına göre bütün peygamberler masumdur. Onlarda cürüm ve masiyet vaki olmadığına göre, ne sebep-ten tevbe ve istiğfar ettiler?”

Yahyâ Bermekî gülmeye başladı ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, önceki mes’eleyi ispatladın, onun huccet ve delillerini çürüttün de; sıra peygamberlerin masum olup olmadığına mı geldi?”

Bu söz üzerine mecliste bulunanlar hep birden gülüştüler.
Hüsniye şöyle dedi: “Ey İbrâhîm, bu tartışma şeklin ve sıranı beklemeden araya girmen edebe uygun bir davranış değildir. Şu kader ve kazâ konusundaki sözümü tamamladıktan sonra, bu mes’elede de ce-vabını alacaksın.

Ey İbrâhîm, Kureyş müşriklerinin hepsi cebriye düşüncesindeydi. İslâmiyet zuhur ettiğinde cebriye yo-lu bertaraf oldu. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) vefatından ve Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm)’ın şehâdetinden sonra, Muâviye, Yezid ve diğer Benî Ümeyye (lanetullahi aleyhim ecmaîn) iktidarı ele geçirdik-lerinde, o düşünceyi İslâm’ın içinde yeniden canlandırdılar. Cebriyeciler onlara tabi oldu. Siz de onların peşinden gidiyorsunuz. Ey İbrâhîm, Allah’a yemin olsun ki, yüce Ehl-i Beyt ve ashâb-ı kirâm  bu inançta değillerdi.”

Hüsniye sözü buraya getirdiğinde, tartışma meclisindekiler arasında feryadu figan yükseldi. Hepsi de Hüsniye için tezahürat yapıyordu. İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, beyan ettiğin Kur’an âyetlerinin ve hadislerin hepsinin makbul olduğunu biliyorum. Fakat tâbiînin  ekserisi, kulun hür iradesinin kaldırıldığına inanıyor ve bu hususta kulun Allah Teâlâ’nın ortağı olduğuna cevaz vermiyorlardı. Bu ise, senin bu görüşünle şirke düştüğünü gösterir.”

Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, nasıl şirke düşmüş oluyorum? Allah Teâlâ kulunu kahretmeye ve yok etmeye her zaman kâdirdir. Mesela bir padişah, bir kişiyi bir yere vali olarak tayin etse, o vali de, halka zulmedip Müslümanların malını yağmalasa, padişah da yönetimde bağımsız olsa ve o vâliden haksız yere el koyduğu malları geri alıp kendisini katletse; o vâlinin padişaha ortak olması lâzım gelmez ve ‘Vâlî padişahın ortağıdır.’ demek mümkün olmaz.
Ey İbrâhîm, ilahî ahkâmı, Hazreti Rasûlüllâh’ın (sallallâhu aleyhi ve âlih) hadislerini ve bütün aklî delilleri bir kenara atmana; kendini nadide biri addederek, tâbiînden bazılarının şöyle böyle itikat  ettiklerini söylemene hayret ediyorum!”