Koyun Baba’nın Velayeti

Gerek Anadolu’da gerekse de Anadolu dışındaki İslâm coğrafyasında tarihsel süreç içerisinde yaşamış ve öldükten sonra türbesi veya mezarı bir ziyaretgâh halini alarak adeta bir inanç merkezi olmuş veliler bulunmaktadır. Genellikle Kuran-ı Kerim ve Ehlibeyt eksenli Batınî bir İslâm algılamasına sahip olan bu veliler deyim yerindeyse gayri Sünnî bir İslâm anlayışı sergilemişlerdir. Öyle ki yaşadıkları çağda egemen olan Sünnî-İslâm anlayışı bu velileri çoğu zaman gayri İslâmî buldukları için eleştirmiş ve hatta katletmişlerdir.Veliler yaşadıkları çağda birer ışık olarak eğitimsiz halkı aydınlatarak onları irşat etmişlerdir. Öldükten sonra ise bu velilerin türbe ve tekkeleri bir çekim merkezi olarak misyonlarını devam ettirme mücadelesi vermiştir.

Yukarda kısaca anlatılmaya çalışılan veli tipinin tipik bir örneği de kuşkusuz Koyun Baba Sultan’dır. Bu çalışmada Koyun Baba ve onun ölümünden sonra kaleme alınmış olan velâyetnamesi üzerinde durulacaktır.

KUR’ÂN-I KERİM’DE HZ. ALİ VE EHLİ BEYT’İN VELAYETİ

Arapça velâ kökünden türeyen veli kelimesi ve bu kelimenin çoğul hali olan evliya kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 80 küsur Ayette geçmektedir.  Veli kelimesi Türkçeye “sahip, ermiş ve eren” anlamlarıyla  geçmiştir. Ayrıca, veli kelimesi sevgili, dost, yakın ve yardımcı gibi ek anlamlara da sahip olmakla birlikte kelimenin asıl kök karşılığı evlâ yani “bir işte ya da herhangi bir şeye herkesten daha öncelikli olan” anlamına gelmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkında inmiş / nazil olmuş bir çok Ayet bulunmaktadır. Ahzâb Suresi 33. Ayette ise Ehli Beyt adı açık bir şekilde beyan edilmiştir. Şöyle ki:

“…İnnemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumur ricse ehlel beyti ve yutahhirekum tathîrâ.” 

“…Ey Ehli Beyt, Allah sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

İslâm dünyasında Ehli Beyt’in kimler olduğu konusunda farklı bazı görüşler ileri sürülmüş olmakla birlikte, Kur’ân ve sahih olan hadisler göz önüne alındığında, Ehli Beyt’in, Hz. Muhammed (s.a.a.), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s.) olmak üzere beş kişiden ibaret olduğu anlaşılır. Bu konuda Sahîh-i Müslim’de rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“Peygamber (s.a.v), bir sabah üzerinde siyah yünden yapılmış nakışlı bir örtü olduğu halde (mescidin avlusuna) çıkmıştı. Derken Ali’nin oğlu Hasan geldi. Peygamber (s.a.v) onu bu örtünün içine aldı. Sonra Hüseyin geldi. O da Hasan’ın yanına girdi. Sonra Fatıma geldi. Peygamber (s.a.v) onu da bu örtünün içine aldı. Sonra Ali’de geldi. Onu da oraya soktu. (Bu suretle hepsi örtünün içine girmiş oldu.) Daha sonra Peygamber (s.a.v), “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab 33) Ayetini okudu.”  

Ahzab Suresi 33. Ayet, Ehli Beyt’in (a.s.) çok açık bir şekilde masumiyetini ifade eden temel Ayetlerden biridir. Bununla birlikte gerek Hz. Ali, gerekse de Ehli Beyt adı belirtilmeden, onları kasteden çok sayıda Ayet Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur.
“Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum… / Allah’a itaat edin, Resûle ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin…”   Ayeti örnek verilebilir:

“Allah’a itaat edin, Resûle ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin…” Ayeti hakkında kendine sorulan bir soru üzerine İmam Cafer Sadık (a.s.): “Bu Ayet, Ali b. Ebi Talib, Hasan ve Hüseyin hakkında inmiştir.” diye karşılık verir. Bunun üzerine kendisine yöneltilen “İnsanlar diyorlar ki: Niçin Ali’nin ve Ehl-i Beyt’inin adı Allah azze ve celle’nin kitabında geçmez?” sorusuna ise şöyle cevap vermektedir:

“Onlara deyiniz ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye namaz kılmaya ilişkin emirde inmiştir; ancak Allah, bu namazların üç rekat mı dört rekat mı olacağını belirtmemiştir. Namazın rekat sayısını peygamberimiz açıklamıştır. O’na zekat vermeye ilişkin emirde inmiştir; fakat, insanlara bunun miktarının kırk dirhemde bir dirhem vermek olduğunu belirtmemiştir. Ta ki bunu peygamberimiz açıklamıştır. Hac ile ilgili emri de indirmiştir; ama Kâbe’nin etrafında yedi kere şavt / tavaf edin şeklinde bir açıklama getirmemiştir. Bu açıklamayı Resûlullah yapmıştır…”

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Ali’nin velayetini ifade eden diğer bir Ayette Mâide Suresinin 55. Ayetidir. Ayet şöyle:

“İnnemâ veliyyukumullâhu ve resûluhu vellezîne âmenullezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum râkıûn.”

“Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Resulü ve namaz kılan ve rükû halinde iken zekât veren müminlerdir.”

Mâide Suresi 55. Ayet hakkında, İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s.) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“Aralarında Abdullah b. Selâm’ın, Esed’in Sâlebe’nin, İbn-i Yâmin’in ve İbn-i Suriya’nın bulunduğu bir grup Yahudi Müslüman olmuştu. Bunlar Peygamberimize (s.a.a.) gelerek şu soruyu sordular: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Hz. Musa, yerine Yuşa b. Nun’u vasiyet etti. Senin vasin kimdir? Senden sonra velimiz kim olacak?’ Bunun üzerine, “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Resulü ve namaz kılan ve rükû halinde iken zekât veren müminlerdir.” Ayeti indi. O sırada Peygamberimiz onlara ‘kalkın’ dedi, onlarda kalktılar ve mescide vardılar. İçeri girerken dışarı çıkan bir dilenci ile karşılaştılar.

Peygamberimiz ona ‘Ey dilenci, sana bir şey veren oldu mu?’ diye sordu. Dilenci, ‘Evet bu yüzüğü verdiler.’ dedi. Peygamberimiz ‘Onu sana kim verdi?’ diye sordu. Dilenci ‘Şu namaz kılan adam.’ dedi. Peygamberimiz ‘Sana yüzüğü verirken ne durumda idi?’ diye sordu. Dilenci ‘Rükû halinde idi.’ dedi. Bunun üzerine Peygamber tekbir getirdi ve arkasından mescittekiler de tekbir getirdiler. Arkasından Peygamberimiz ‘Benden sonraki veliniz Ali’dir.’ dedi. Sahabîler de, ‘Biz Allah’ın Rabbimiz, Muhammed’in peygamberimiz ve Ali’nin velimiz olmasına razı olduk.’ dediler. Bunun üzerine, “Kim Allah’ı, O’nun Resulü ve sözü edilen müminleri veli edinirse, (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın hizbidir.” Ayeti indi.”

Hz. Ali’nin (a.s.) velayeti hakkında nazil olmuş diğer bir Ayet ise, Mâide Suresi 67. Ayettir. Ayetin metin ve meali aşağıya çıkarılmıştır:

“Yâ eyyuherresûlu bellıg mâ unzile ileyke min rabbike ve in lem tef’al femâ bellagte risâletehu vallâhu ya’sımuke minen nâsi innallâhe lâ yehdîl kavmel kâfirîne.”

“Ey Elçi, Rabbin tarafından sana indirilen mesajı tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Kuşkusuz, Allah kafirleri amaçlarına ulaştırmaz.”

Ayette tebliğ edilmesi istenilen konu Hz. Ali’nin (a.s.) velayetidir.  Ancak Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizin amcasının oğlu ve damadı olması nedeniyle halk nazarında hasıl olabilecek “Peygamber, damadı Ali’yi gözetiyor ve kendisinden sonra yerine vasi olarak bırakıyor” düşüncesi nedeniyle Peygamberimiz (s.a.a.) bir endişeye kapılmıştı ve bu nedenle bazı münafık ve kafirlerin bu durumu istismar edebileceğinden korkuyordu.

Yüce Allah (c.c.), Peygamber Efendimizin (s.a.a.) açıklamaktan çekindiği bu konuyu ısrarla açıklamasını emrederek, kendisini insanlardan koruyacağını açık bir şekilde beyan etmektedir. Ayette, istenilen tebliğin yapılmaması halinde, Peygamber Efendimizin (s.a.a.) elçilik görevini yapmamış olacağı belirtilerek adeta tehdit edilmektedir. Bu konuda büyük müfessir Allâme Tabatabaî, Ayette geçen “…Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun…” ifadesinin, zahiri ile tehdit içerikli olduğunu ancak gerçekte Peygamberimize (s.a.a.) ve diğer insanlara, bu hükmün önemli olduğunu ve Peygamberin bu hükmü tebliğ etmekte mazur olduğu mesajı verdiğini belirtmektedir.

Özetle, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a.), veda haccı dönüşünde, hicretin onuncu yılının, zilhicce ayının on sekizinde, Gadir-i Humm denilen yerde, Mâide Suresi 67. Ayetin hükmü gereğince, Hz. Ali’nin (a.s.) velayetini orada bulunan bütün Müslümanlara açıklar. İmâm Nesâî’nin el-Hasâis  adlı hadis kitabında, Hz. Ali’nin velayeti hakkında nakledilen bir çok hadis yer almaktadır. Konuya örnek olması açısından el-Hasâis’te yer alan bir hadis aşağıya çıkarılmıştır:

“Ebû’t Tufeyl’den, o da Zeyd bin Erkam’dan naklen: Peygamber (s.a.v.) veda haccından dönüp Gadir-i Hum’da konakladığında, ağaçların altının süpürülüp temizlenmesini emretti ve sonra şöyle buyurdu: ‘…Size iki ağır şey bırakacağım; biri diğerinden daha büyüktür: Allah’ın kitabı ile itretim ve ehl-i beytimi.. Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin. Onlar, Havd başında yanıma gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.’ Sonra şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz Allah benim mevlâmdır. Ben de her müminin velisiyim.’ Sonra Ali’nin elinden tutup şöyle buyurdu: ‘Ben kimin velisi isem, bu da onun velisidir. Allah’ım bunu seveni sev, buna düşman olana sen de düşman ol!’ Zeyd bin Erkam’a: ‘Bunu sen bizzat Allah Resulünden (s.a.v.) duydun mu?’ diye sorunca, ‘Evet; Dûhâtta (ağaçlıkta) olan herkes bunu gözleriyle gördü ve kulaklarıyla ile de işitti..’ diye cevap verdi.”

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a.) Gadir-i Humm’da İmam Ali’nin velayetini açıkladıktan sonra, Mâide Suresinin 3. Ayeti nazil olur ve Yüce Allah (c.c.) İslâm ümmetine, nimetini tamamladığını ve din olarak İslâm’ı seçtiğini beyan eder. Ayet şöyledir:

“…elyevme yeisellezîne keferû min dînikum fe lâ tahşevhum vahşevni el yevme ekmeltu lekum dînekum ve etmemtu aleykum ni’metî ve radîtu lekumul islâme dînen..”

“…Bugün inkar edenler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim…”

Mâide Suresinin 3. Ayeti hakkında Allâme Tabatabaî şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“…Kâfirlerin dini yok etmekten ümitlerini kesmeleri şu realiteden ileri geliyordu: Yüce Allah, dini koruyacak, hareketini yönlendirecek ve dine inanan ümmete yol gösterecek birini Peygamberin (s.a.a.) yerine tayin etmiştir. Bunun üzerine kâfirler, Müslümanların dinlerini ortadan kaldırmaktan yana ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlar dinin kişisel taşıyıcı aşamasından, tüzel taşıyıcı aşamasına adım attığını gözlemliyorlardı. İşte dinin kemale ermesi buydu. Oluşum aşamasından kalıcılık aşamasına geçiş yani. Bunun anlamı nimetin tamamlanmasıydı…

…Bu nimet, dinsel işlerin ilahî bir tarzda yönetilip yönlendirilmesi anlamına gelen velayettir. Bu güne kadar Allah ve Resulünün velayeti şeklindeydi ve vahiy indiği sürece bu yetiyordu. Fakat bundan sonra, vahyin iniş zamanının sona erişiyle ve Allah’ın dininin hamisi ve koruyucusu konumundaki Resulün insanların arasından ayrılışıyla birlikte bu velayet yetmez. Bu yüzden bu misyonu yürütecek kimsenin tayin edilmesi bir zorunluluktur. O, Resulullah’tan (s.a.a.) sonra dini ve ümmetin yönetimini üstlenecek veliyy-i emir /  emir sahibi, yöneticidir.”

Hz. Ali ve Ehli Beyt’in (a.s.) velayet ve imametinin temeli Hz. İbrahim’in (a.s.) ettiği duaya dayanmaktadır. Bakara Suresi 124. Ayette konu şöyle anlatılmaktadır:

“Hani Rabbi bir zamanlar İbrahim’i bir takım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca, ‘Ben seni insanlara imam yapacağım.’ demişti. İbrahim, ‘Soyumdan da’ deyince, Allah, ‘Benim ahdim zalimlere ermez.’ demişti.”

Ayet, Hz. İbrahim’in ömrünün son demlerinde, kendisine nebilik ve resullük görevi verildikten sonra, ayrıca imamlık misyonunun verilmesine işaret etmektedir. Yüce Allah’ın (c.c.) kendisine bu şerefli durumu belirtmesi üzerine Hz. İbrahim, kendi soyundan da bu şerefli makama layık görülenlerin olmasını istiyor ve bunun için “Soyumdan da” diyerek dua ediyor. Yüce Allah (c.c.) ise, “Benim ahdim zalimlere ermez.” diyerek Hz. İbrahim’in duasını kabul ettiğini ancak zalim olmayanları bu makama erdireceğini müjdeliyor.  Bakara Suresi 124. Ayette belirtilen imamet makamının temel özelliği, Yüce Allah’ın da (c.c.) buyurduğu gibi, bu makama gelecek insanların zalim olmamasıdır. Yani masum olması gerekmektedir. Büyük müfessir Allâme Tabatabaî, bu konuda şu çarpıcı değerlendirmeyi nakleder:

“Üstatlarımızdan birine (Allah rahmet etsin); bu ayetten hareketle, imamın masumluğu sonucunun nasıl çıkarıldığı soruldu. O şu cevabı verdi: Aklî bir bölme olarak insanlar dört gruba ayrılırlar. a) Bütün ömürleri boyunca zalim olanlar. b) Bütün ömürleri boyunca hiç zulüm işlemeyenler. c) Ömrünün başlangıcında zalim olup da sonunda bundan vazgeçenler. d) Ömrünün başında zulümden kaçınıp da sonunda zulüm işlemeye başlayanlar.

Hz. İbrahim (a.s.), soyundan birinci ve dördüncü kategoriye girenler için imamlık niteliğini istemeyecek kadar büyük bir kişiliktir. Geriye iki kısım kalıyor. Yüce Allah bunlardan birini ahdinin kapsamına almayı reddediyor. Bunlar ömürlerinin başlarında zulüm işleyip de sonunda bundan vazgeçenlerdir. Geriye bir grup insan kalıyor. Bunlar da tüm hayatları boyunca hiç zulüm işlemeyen kimselerdir.”

Bu değerlendirme ışığında konuya bakıldığında, Yüce Allah’ın (c.c.), “Benim ahdim zalimlere ermez.” ifadesinde buyurduğu gibi, imamet makamı, hayatının hiç bir döneminde zulme bulaşmamış / zalim olmamış yani masum olan kimselerin layık olduğu yüce bir makamdır. Bu çerçevede belirtilen şartları kimlerin taşıdığı sorusuna ise cevabı yine Kur’ân vermektedir. Yüce Allah (c.c.), Ahzab Suresinin 33. Ayetinde, “…Ey Ehli Beyt, Allah sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” diye buyurmaktadır. Bu Ayet, Yüce Allah’ın (c.c.), Hz. İbrahim’in duasına karşılık imamet makamıyla Ehli Beyt’i müjdelediğini açık bir şekilde beyan etmektedir. Böyle olduğu içinde Yüce Allah, “…kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ… / …De ki: Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.”   Ayetiyle Ehli Beyt sevgisini bütün Müslümanlara farz kılmıştır.
Hz. İmam Ali (a.s.), Sıffin Savaşından dönerken okuduğu bir hutbesinde Ehli Beyt (a.s.) hakkında şunları söylemektedir:

“…Allah’ın (c.c.) sırrının yeri, emrinin sığınağı, ilminin kaynağı, hükümlerinin merkezi, kitaplarının barınağı, dininin dağları Ehli Beyt’tir. Dinin bel büküklüğü onlar ile doğrulur ve titremesi onlar sayesinde gider, dincelir… Bu ümmetten hiç kimse Muhammed’in (s.a.a.) Ehli Beyt’iyle mukayese edilemez. Hiç bir zaman (Ehli Beyt’in) nimetlerinin üzerine aktığı kimseyle (Ehli Beyt) bir sayılmaz. Onlar dinin esası, yakinin direğidir. İleri gidip aşırıya kaçanlar döner, onlara katılır. Geri kalan gelir onlara uyar (Orta yol onlardır.) Velayet hakkının özellikleri sadece onlarındır. Vasiyet ve verasette onlardadır…”

İmam Ali (a.s.), başka bir hutbesinde ise, şu sözü zikreder: “…Muhammed’in (s.a.a.) Ehli Beyt’i gökteki yıldızlar gibidir. Bir yıldız batarsa, diğeri doğar…” 

Kur’ân-ı Kerim ve sahih sünnet ışığında Hz. Ali ve Ehli Beyt ile bu soydan gelen Oniki İmamların velâyeti ayan beyan ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Oniki İmamların velâyet ve imameti İslâm ümmeti için imanın esaslarındandır. Böyle olduğu içindir ki, Kur’ân ve Ehli Beyt’e gönül veren mümin canlar, Allah dostu kabul ettikleri velilere itaat ederek onları Hz. Ali ve Ehli Beyt’in manevi mirasçıları ve aynı zamanda Hz. Ali ile başlayan velâyet zincirinin birer halkası olarak kabul edip onların yolundan gitmeye özen göstermişlerdir.

Veliler Hakka yürüdükten sonra onların keramet ve menkıbelerini anlatan menakıbname veya velâyetname adıyla bilinen bazı eserler kaleme alınmıştır. Bunlardan biri de okuyucuya sunulan Koyun Baba Velâyetnamesidir.

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir