Kerbelâ Matemi

Hüsniye dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki yalan söylüyorsunuz. Kalpleriniz Âl-i Rasûl’e ve onların takip-çilerine düşmanlıkla dolu. Bunu da ispat edeyim ki, halîfenin ve şu meclistekilerin malumu olsun.
Ey İbrâhîm, kurban bayramında âlimleriniz, üstatlarınız ve avam tabakanız; hep birlikte musallâda  ve câmilerde hazır bulunuyorsunuz. Münâfık  hatip minbere  çıkarak, Hazreti İbrâhîm ile İsmâîl kıssasını ve İsmâîl’in kurban edilmesini anlatmaya başladığında feryâd-u figân  ediyor, ağlayıp sızlanıyorsunuz.
Hz. İbrâhîm’in bıçağı çıkarıp İsmâîl’in boğazına dayadığı yere geldiği an, çığlığı basıyorsunuz! Ellerinizle başlarınızı dövüyorsunuz  ve gözlerinizden yaşlar boşalıyor. Halbuki İsmâîl o gün en küçük bir yara bile almamıştı. Sonuçta yerine bir koyun kesildi. Zaten her sene dünyanın dört bir yanında o koyundan yüz binlercesi  boğazlanıyor. Bundan dört bin  yıl önce boğazlanmış olan bir koyun için ayağa fırlıyor, feryadınız göğe yükseliyor.
Ama hangi şehir ve diyarda; Hazreti Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) gözünün nuru, Veliyyullâh’ın  ciğerpâresi, Hz. Seyyidetü’n-Nisâ’nın (aleyhimesselâm) kıymetli evlâdı, İmam Hasan-ı Müctebâ’nın can kardeşi ve dengi, cennet gençlerinin beyefendisi, Kerbelâ mazlûmu ve şehîdi; Hazreti İmam Hüseyin (aleyhimüsselâm) için Âşûrâ gününde ya da başka zamanlarda, Âl-i Rasûl dostu ve sevdalısı olan bir mü’minin bu musibete matem tutup ağladığını görseniz, hakaretler yağdırıyor; kendilerini râfızîlikle, bid’at ehli  olmakla suçluyorsunuz!
Ey İbrâhîm, yeryüzünde İmam Hüseyin’in ne dedesi gibi bir dede, ne babası gibi bir baba, ne annesi gi-bi bir anne, ne kardeşi gibi bir kardeş, ne de evlâdı gibi bir evlat yaratılmıştır! Buna rağmen ümmetin kâfir, zalim, münafık güruhunun ve korkak lanetlilerin zulmüne uğradı, Kerbelâ çölünde susuz  şehit edildi. Mübarek başı mızrakların ucuna takılıp gezdirildi.
Harem-i mutahharı yağmalandı, yetmiş iki  evlat, kardeş, ashap ve ahbâbı ile birlikte başları kesildi. Ailesi ve çocukları esir edilip Şam’a götürül-dü.  Böyleleri için mü’min olanın yüreği sıkılıp darlanacakken; üzerinden ikiyüz küsur  yıl geçmiş bu hâdisenin acısına matem tutup ağlayanlara, “İkiyüz küsur yıl önce ölüp gitmiş bir zat için matem tutup, her yıl ağlamanın ne manası var!” diyerek , bu şekilde saldırmanız ne anlama geliyor?!
Ey İbrâhîm, sizler dört bin yıl önce kesilmiş bir koyun için hâlâ ağlıyor ve anısını unutmuyorsunuz da; üzerinden henüz ikiyüz küsur yıl geçmiş bulunan Hazreti Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) gözlerinin nû-ru ve Hz. Betül’ün ciğerparesi için matem tutup ağlamak, neden yakışık almıyor?!”
Hüsniye bunları söylerken, elini başına götürdü ve başındaki dış giysisini çekip attı. Ağıtlar okumaya ve yakarışa başladı. Şöyle diyordu: “Bir Hüseyin ki; Allah Rasûlü’nün  omzuna biner, hızlı gitmesi i-çin ayaklarını Hazret’e  vururdu. Hazreti Rasûl de (sallallâhu aleyhi ve âlih) onunla iftihar ederek, “Sen ne güzel binicisin! Deden de ne güzel bir binektir!”  derdi. Onun, Kâinâtın Efendisi ve Mevcûdâtın Serveri tarafından öpülen mübarek boğazını kılıçla kestiler, mübarek sinesinin üzerinde at koşturdular! İşte siz, onun katillerini imam ve önder kabul ediyorsunuz.”
Hüsniye’nin ağlaması, Hârûn dahil, orada bulunan herkesi ağlattı. Meclis uğulduyordu. Hârûn fitnenin büyümesinden korkarak, Hüsniye için değerli bir kaftan getirilmesini emretti ve Hüsniye’nin tartışma-sını sona erdirdi.