İmâmet Mevzuu

Hüsniye bu kez İbrâhîm’e döndü ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, Ebûbekir hak etmediği halde hilâfet işini üst-lendiği günden itibaren, Ali b. Ebî Tâlib (aleyhisselâm) ve onun büyük dostları, huccet ve delil göstererek; o imansız güruhu defalarca susturdu.  Onları ahalinin içinde rezil etti, itibarları beş paralık oldu. Utanç-tan başlarını yerden kaldıramaz hale geldiler. Cevap verecek mecalleri kalmadı, konuşmaya cesaret e-demediler. O günden bugüne kadar, din düşmanlarının ve kindar zalimlerin çokluğu nedeniyle, iman sahiplerinden  hiç kimse mezhebini açıklayamadı. Ehl-i Beyt yolunun dosdoğru ve hak yol olduğunu âşikâr edemediler. Âl-i Muhammed’in düşmanlarını susturmak için, onun yardımına koşmaya cesaret edemediler. Ancak  bugün, zamanın halîfesi ve Emîru’l-Mü’minîn hazretlerinin amcasının oğlu saye-sinde, bu şeref bana nasip oldu. Hepinizin başı öne eğildi, kendi yaptıklarınızdan ve önderlerinizden utanır oldunuz.
Ey İbrâhîm, söyle bakalım; peygamberlik gözle görülebilecek bir suret midir, yoksa sadece keşif, ayan  ve iman ehlinin müşahede edebileceği; insan suretinde bir mana mıdır? Hak Teâlâ ne maksatla pey-gamber gönderir? O peygamber dünyadan göçüp gittiğinde, onun yok olan bedeniyle birlikte peygam-berlik de yok olup gider mi? Yoksa diğer bir peygamber ortaya çıkana dek, peygamberliğin kesintiye uğramaması ve din ve şeriatin korunması için, o peygamberin ruhuna uygun bir ruh mu gerekir? Bu arada, dinin diri tutulup ayakta kalabilmesi için, bir imama ihtiyaç bulunup bulunmadığını da söyle.
Ey İbrâhîm, Allah hakkı için cevap ver: Rasûl ve nebî yüz yirmidört bin  peygamberden, vasî tayin et-meden bu dünyadan göçüp gittiğini birisinden duydun mu?”
İbrâhîm “hayır” dedi. Bunun üzerine Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, vasî Allah’ın hükmüyle midir, yok-sa peygamber kendisi mi vasî ve halîfe tayin eder?” İbrâhîm “Vasî tayini Allah’ın hükmüyledir.” deyin-ce, Hüsniye sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ey İbrâhîm, şayet bütün peygamberler Allah’ın emriyle vasî tayin etmişlerse, bizim peygamberimiz bütün peygamberlerin en üstünü olduğu halde, din ve şeriati koruyup yaşatmak için vasî tayin etme-mişse; bunun sebebi nedir? Peygamberimiz ümmetine vasiyet etmeyi emir buyururken, nasıl olur da, kendisi bu dünyadan vasiyetsiz göçüp gider de; dinini ve ümmetini korumak için vasî ve halîfe tayin etmez? Bu durumda ümmet şaşkınlık içinde bırakılmış olmaz mı?
Ey İbrâhîm, peygamber olacak kişinin, Hak Teâlâ’nın da buyurduğu  gibi, göklerin ve yerin taşıyama-dığı emaneti yüklenmesi gerekmez mi? Yoksa peygamber hata edebilen, karasevdalı, beyinsiz ve yalan-cı birisi olabilir mi? Kendi iddialarını şer’î yükümlülük olarak halkın önüne koyduktan ve etrafına ba-zılarının toplanıp ona tanıklık etmelerinden sonra; onların dilediklerini yapması revâ mıdır? Yahut bu peygamberi Allah’tan bir huccet ve delil mi kabul etmek gerekir? Allah’ın peygamberlerden aldığı misak nedir ve ona ne buyurmuştur? Kur’an’da zikredilen, Allah ve peygamberler arasındaki ahitleşme, nasıl gerçekleşmiştir? Yoksa bunların hepsi efsane midir?
Söyle ki, biz de bu ağır yükü omzumuzdan atıp rahat edelim ve boşuna zahmete girmeyelim. İnsanlar da dilediklerini halîfe seçsin ve kimi istiyorlarsa ona biat etsin!
Ey İbrâhîm , imâmet dediğin nasıl bir şeydir? “Kuşkusuz ben seni insanlara imam yapacağım.”  âyetinde İbrâhîm Halîlullâh’a verilen imâmet midir, değil midir? Başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Onları ateşe çağıran önderler yaptık.”  Yine: “Bizleri müttakîlere imam yap!”  buyurulmuştur.
Görüldüğü üzere imâmet iki kısımdır. Biri müttakîlerin  imâmeti, diğeri ise cehennemliklerin, yani in-sanları cehenneme çağıranların imâmeti. Bu durumda, acaba müttakîlerin imâmları kimlerdir ve alâ-metleri nelerdir? İmâmet ile nübüvvet arasındaki bağ ve irtibat, nübüvvet ile rubûbiyyet arasındaki bağ ve irtibattan farklı mı?
Ey İbrâhîm, sorarım sana; Hz. Peygamber’in vasîsi ve Müslümanların imâmı, İbrâhîm Halîl’in neslin-den olmak zorunda değil midir? Evet, babaları ve ecdâdı şeref ve asâlet taşımalı, asla puta tapmamış  ve tertemiz bir şekilde doğmuş  olmalıdır. Dosdoğru bir imana, aydınlık bir ilme, psikolojik bir güce ve arşın sırlarına vâkıf, güzel ahlak ve âdâb sahibi olmalıdır. Yaratılışın başlangıcı ve sonu hakkında bilgisi olmalı, siyâseti bilmeli, sabırlı, şefkatli, ibadet ve tâatında sürekli olmalıdır. Şüpheli şeylerden kaçınmalı, kerem (cömertlik), ilim, cesaret, ismet, tahâret, hikmet ve zühd sıfatlarıyla donanmış bulun-malıdır.
Kâfirlere, münâfıklara, zalimlere ve zorbalara karşı şiddetli, buna karşılık mü’minlere ve müttakîlere karşı merhametli, hoşgörülü, güzel huylu ve saygılı olmalıdır. Sahip olduklarından Allah yolunda infak etmeli, Kur’an’daki mes’eleleri ve bunların tahkikatını iyi bilmeli, hep yoksullarla birlikte oturup kalk-malıdır. Geçmişte yaşananlardan ve gelecekte olacaklardan haber verebilmesi ve Allah ve Rasûlü tara-fından seviliyor  olması, onun en temel özellikleri arasında yer almalıdır.
Onun hakkında birçok âyet  nâzil olmuş, Allah’ın Rasûlü’nden, bizim ve muhâliflerimizin yollarından pek çok sahih hadis  rivâyet edilmiştir. Dinin hayatta kalabilmesi için, bütün savaşlarda, küfür ve zın-dıklığın defedilmesinde ve devasa orduların püskürtülmesinde en önde olmuş, hiçbir zaman firar et-memiştir.  Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) onun bir kılıç darbesini bütün cinlerin ve insanların amel-lerine denk  tutmuştur. Muhâliflerinin de itiraf ettiği gibi, ümmetin icmâsıyla , Peygamber onu amcasının oğlu, kardeşi ve gözünün nuru olarak nitelendirmiştir.
Böyle bir kimse mi imâmette önceliklidir, yoksa kırkından sonra putperestliği terk etmiş, eti ve kemiği şarap ve domuz etiyle  yoğrulmuş, uzun yıllar Lât ve Uzzâ’ya  kulluk ettikten sonra imanını açık-lamış ve minberde  kendisine sorulan bir soruya cevap vermekten aciz kalıp, “Hepiniz benden daha bilgilisiniz; evlerinde oturan kadınlar bile!”  demiş olan kişi  mi?
Muvâfık ve muhâlif olan  herkesin anlattığı üzere, minberde konuşma yaparken, dilinden “Beni azle-din!”  sözleri defalarca döküldüğü halde, Sâide oğulları gölgeliğinde; Ömer, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim, Üseyd b. Hudayr , Beşîr b. Sa’d , Hâlid b. Velîd  ve daha başka birkaç fâsığın itibar edip seçmesi ve ona biat etmeleri sonucunda imam oldu. Bunların hepsi ümmetin en rezilleriydiler. Kendisi çoğu zamanını bez ve elbise satmak ve terzilik yapmakla  geçirirdi. Babası câhiliye devrinde, her gün halkın toplanıp yemek yemesi için, Abdullah b. Cüd’ân’ın  sofrasına çığırtkanlık yapardı. Artan yemekleri de ona verip gönderirlerdi. Terziliğine hilâfeti sırasında da devam etti. Halk ondan hoşlanmaz, hakkında kötü konuşurlardı.
Ey İbrâhîm, böyle birini nübüvvet hanedanının önüne geçirmek ve Rasûlüllâh’tan sonra halîfe yapıp, Eşref-i kâinâtın makamına oturtmak revâ mıdır? Üstün olmayı bile hiç hak etmediği halde, nasıl olur da; ekseri ulemâ bu kişi hakkında “Allah katında en üstün!” diyebilir? Ey İbrâhîm, söylesene; anlattığı-mız bu iki imamdan hangisi imâmet ve vesâyete daha lâyıktır?”
İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, biz Ali b. Ebî Tâlib’in fazîletlerini inkâr etmiyoruz. Onun fazîletlerini id-rak etmekte birçok aklın yetersiz kalacağı bizim için malumdur. Lakin Ebûbekir’in halîfeliğinde ümme-tin icmâsı vardır.  Allah Rasûlü de “Benim ümmetim hata üzerinde ittifak etmez.”  buyurmuştur. Bu, ümmetimin üzerinde icmâ ettiği her iş doğrudur, demektir.”
Hüsniye dedi  ki: “Ey İbrâhîm, âlemleri yaratan Allah hakkı için söyle. Sizin tefsir kitaplarınızda da bu-lunduğu üzere, Allah Rasûlü, vedâ haccı dönüşü Ğadîr–Hum’da konakladığında, Âlemlerin Rabbi’nin emriyle şu âyet-i kerîme nazil oldu: “Ey Rasûl, rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer yapmazsan, O’nun risâlet görevini yerine getirmemiş olursun!”  Allah’ın Rasûlü bunu insanlara iletmeye çekin-diği vakit, “Allah seni insanlardan korumaktadır.”  âyeti indi. Bunun üzerine Ali b. Ebî Tâlib’in elini tuttu, devenin semerinden yapılmış yüksekçe bir yere çıkarak şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allahım! Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol! Ona yardım edene yardım et. Ondan ayrı kalandan sen de ayrı kal, ona zulmedene lanet eyle!”
Bu duyurunun peşinden, “Bugün sizin için dîninizi ikmâl ettim . Üzerinizdeki nimetimi tamamla-dım. Ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”  âyeti nazil oldu.  Söyle İbrâhîm, riyakârlık yapmadan ve kibirlenmeden; gerçek olan neyse onu söyle.”
İbrâhîm başını öne eğdi, cevap veremedi.
Hüsniye ulemâya dönerek dedi ki: “Rasûl’ün hakkı için doğruyu söyleyin. Halîfenin tâcı ve tahtı hatı-rına işittiklerinizi anlatın.” Onlara halîfeye and verdirince, Ebû Yûsuf şöyle dedi: “Ey Hüsniye, sahâbe-nin, müfessir  ve muhaddislerin  çoğu bu âyetin Ali b. Ebî Tâlib (aleyhisselâm) hakkında nazil ol-duğunu açıkça belirtmiştir. “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır.” hadisi de sahih ve meş-hurdur.”
Hüsniye söze girdi: “Ey Ebû Yûsuf, peki “Sizin velîniz, ancak Allah, onun elçisi ve namazı düzgün kı-lan ve rukû hâlindeyken zekât veren mü’minlerdir.” âyeti  hakkında ne diyorsun? Allah için doğru-yu söyle, bu âyet kimin hakkında nazil oldu?”
Ebû Yûsuf, “Ümmetin icmâsıyla Ali b. Ebî Tâlib hakkında.” dedi.
Hüsniye devam etti: “Mübâhele  âyeti denen “De ki: Buyurun; biz oğullarımızı çağıralım, siz de oğullarınızı; biz kadınlarımızı çağıralım, siz de kadınlarınızı; biz kendi canlarımızı çağıralım, siz de kendi canlarınızı. Ondan sonra dua edelim ve Allah’ın lânetini, (iddiasında) yalancı olanların üzeri-ne atalım!” âyeti  hakkında ne dersin? Eğer hakkı gizlersen, Hakk’ın lanetine uğrayasın! Ey Ebû Yû-suf! Mübâhele gününde, Hz. Peygamber’in yanında; Ali b. Ebî Tâlib, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (salavâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn) dışında bir kimse var mıydı?”
Ebû Yûsuf şöyle cevap verdi: “Başka bir kimse yoktu.”
Hüsniye dedi ki: “Ey Ebû Yûsuf, Allah Teâlâ bu âyette Hz. Ali’yi ‘Rasûl’ün nefsi’ olarak adlandırdı. Bu, o hazrete mahsus mu, değil mi?”
Ebû Yûsuf dedi ki: “Bu konuda ihtilaf yoktur ve inkârı mümkün değildir.”
Hüsniye Hârûn’a döndü ve dedi ki: “Ey halîfe, senin meclisindeki ulemânın dilinden dökülenlere, Al-lah Rasûlü’nün hakkı için şahitlik et.”
Hüsniye tekrar ulemâya döndü ve dedi ki: “Bir sorum daha olacak. Mabûd’un bir oluşunun hakkı için doğruyu söyleyin. Allah’ın Rasûlü rûhunu teslim edeceği an yaklaştığında, ashâba işaret etti ve “Bana kâğıt kalem getirin. Size öyle bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra yoldan çıkmayasınız!” buyurdu. Ashaptan Allah Rasûlü’nün vasiyet yazmasına engel olup kağıt kalem getirilmesine mani olan kimdi?”
Ebû Yûsuf dedi ki: “Bu meşhur bir olay. Mani olan ise Ömer b. Hattâb idi. Allah Rasûlü’nün hastalığı-nın artmasına sebep olur, düşüncesiyle buna mani oldu ve “Şüphesiz, bunun aklı başından gitmiş!  Bize Allah’ın kitâbı yeter!” dedi.”
Hüsniye güldü ve dedi ki: “Ey İbrâhîm ve ey Ebû Yûsuf, Allah’ın hükümlerini ve nasları iptal ediyor-sunuz. Ğadîr günü yapılan biati hiç olmamış sayıyorsunuz. Allah Rasûlü’nün vasiyetine mani oluyor-sunuz. Rasûlüllâh’a hezeyan hâlinde konuşmuş olmayı isnat ederek, Âlemlerin Rabbi’nin kelâmını in-kâra kalkışıyorsunuz! Halbuki O Rasûlü hakkında, “O keyfinden konuşmaz. O (söyledikleri) kendisi-ne indirilen vahiyden başkası değildir.”  buyurmuştur.
Ey İbrâhîm, Hz. Peygamber “Ben sizleri, babanın evlâdını düşündüğünden daha çok düşünüyorum!”  buyur-mamış mıdır? Ümmetine karşı son derece şefkat ve merhamet sâhibi olan, o yüzden insanlara tuvalet adabını bile öğreten bir peygamber, nübüvvetle ilgili en mühim ve en lüzumlu konulardan birisi olan vasiyet mes’elesine ihmal etmiş olabilir mi? Bu inancı taşıyanlar, onun şefaatine umut bağlayabilirler mi?”