Hz Zeyneb’in Hayatı – Hz Zeyneb’in Küfe Hutbesi

HZ. ZEYNEB [S.A] VE KÛFE HUTBESİ 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla…Allâhümme Salli alâ Muhammed ve Âl-i Muhammed. Selâm ve Rahmet, Efendimiz Muhammed’e ve Âli’ne olsun.

Selâm olsun Kevser Kızı’na! Selâm olsun Kevser Soyuna! Selâm Olsun Kevser Gülüne! Selâm olsun Kerbelâ’nın Çilekeş Hanımına!

“İnnâ e’taynâkel kevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel ebter.” [Sadakallâhhül Aliyyül Azîm / Yüce Allah doğru söyledi.]
Kerbelâ sonrası Zeyneb’i anlatmak nasıl mümkün olabilir? ‘Tatmayan bilmez’ atasözü bile kulaklarına küpe olan bir kimse, yaşamında hiç tatmadığını yaşayan bir kimseyi nasıl anlatabilir? [Allâh kimseye o halleri yaşatmasın. Kimseyi o çetin sınava tâbi tutmasın.]

İşte anlatacağımız, daha doğrusu anlatmaya çalışacağımız o nâdide çiçek, hiçbirimizin yaşamadığı halleri yaşayan, târihin eşsiz kahraman hanımefendilerinden biri… Öyle bir hanımefendi ki, Rabb’imiz O’nun temiz ceddini ‘Kevser’ diye isimlendirmiş Kitâbı Kerîm’inde… Öyle bir hanımefendi ki, Tathîr âyeti [Ahzâb [33], 33] O’nun ataları hakkında nâzil olmuş… O, öyle bir atanın gülü ki, ataları Rabb’imizin Vedûd İsm-i Şerîfine en büyük mazhar olmuşlardır. Ve bizlerin kendilerine meveddet  [kalbi sevgi ve muhabbet] duymamız gereken kimseler oldukları meveddet âyetiyle [Şûrâ 42, 23] îlân edilmişlerdir.

O öyle bir kimse ki, Dedesi, âlemlere rahmet kılınmış [Enbiyâ 21, 107] Şems-i Kâinât [Kâinâtın Güneşi] Muhammed Resûlullâh, Babası, velâyet âyetiyle [Mâide 5, 55] müminlere velî kılınmış Ali Veliyyullâh, Anası, Kevser-i Mutahhara, Kardeşleri, Cennet gençlerinin efendileri Hasan ile Hüseyn’dir. [Selam olsun cümlesine.]

Bu azîz İslam kadını nelere şâhit olmadı ki ? Hangi yürek dayanır O’nun çektiklerini göğüslemeye? Dedesi ve âlemlerin rahmeti efendisini henüz kaybetmişti ki, ne gasplara şâhitlik etti? Ne hakların çiğnenmesine tanık oldu? Kısa zaman sonra zulümlerle tertemiz anasını kaybetmenin hüznünü yaşadı… Şahlar Şâhı’nın hangi savaşını bilmiyordu ki? Hunhar bir elin, yeryüzünün en şakîsinin, en alçak darbesiyle, o Sâdık Peygamberin, Sâdık öğrencisinin şehâdetini yüreğinde hissetti.

Yeryüzünü Peygamber Ehli Beyt’ine çok görenler bilmiyorlardı ki kendilerini ilâhî nurdan mahrum ediyorlardı aslında… Derken kardeşi İmam Hasan’ı zehirleyen iç düşmanları, satılmışları tanıyor, âdetâ onlarla aynı dünyâyı paylaşıyor olmanın sancısını duyuyordu. Zaman öyle bir yoğurdu, öyle bir şekillendirdi ki O’nu, Kerbelâ O’nu misâfir etti. Kerbelâ O’nun yüzündeki tülü açtı cümle âleme.. Bir cennet gelini, bir hanımefendi, bir İslam mücâhidesi yeryüzünü yüzünün nuruyla, dilinin nuruyla aydınlatıyordu.

Âaaahhhhhh…. Ne belâ, ne musîbet! Allâh’ım! Bunca vefâsızlığa, ihânete, zulme, çirkefliğe, katliâma şâhit kılınmak ne zordur. Gözlerinin önünde bir bir Ehli Beyt’in civanları şehit düşüyor. Peygamber çiçekleri birer birer toprağa düşüyor, bir başka âlemde tomurcuklanıp açmak üzere… Onlar bu âlemde çiçekleri kopardılar ama kendileri o ilâhi râyihâdan [güzel kokudan] uzak düştüler. İnsanlığı o güzelim kokudan mahrum bıraktılar… Ama bilemediler ki cennet onların kokusuyla, o güzel kokusuna kavuşuyordu. [Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun.]

İmam Hüseyn şehit olduğunda, zâlimler sandılar ki Muhammedî İslâmı yok ettiler[!]. Nasıl mümkün olabilir?, Zeynebler, Zeynülâbidinler yaşadıkça Muhammedî İslâm yok olsun! Nasıl mümkün olabilir, bir Hüseyn şehit düşüp toprağa, bin Hüseyn olarak doğsun da Muhammedî İslâm yok olsun. Nasıl mümkün olsun bizler var oldukça Muhammedî nûr yok edilebilsin! [Allâh’ım zâlimlere fırsat verme! Onları Hakk’a hidâyet eyle, hidâyet nâsip olmayacakları kahhâr isminin tecelliyâtından nasipdâr eyle…]

Hz. Zeyneb İslam tarihinde ortaya çıkmış ve tüm dünyaya şöhreti yayılan üstün kadınlardan biridir.

Fakat Hz. Zeyneb’in hayatında ölümsüz olarak bâki kalan asıl özellik o yüce İslam kadınının İslam’ın kaderi ve insanlık toplumları üzerindeki büyük etkisiydi. O’nun hayatındaki bu aşama, Hz. İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da Yezid orduları tarafından kuşatılarak, eşit olmayan adâletsiz bir ortamda şehit edilmesinin ardından başladı.

Kendi evlatları ve yakınlarının bir bir düşman tarafından kalleşçe şehit edilmesine tanık olduğu ve kendi yüreğinde insanların sadâkatsizlik ve yalan vaatlerinden kaynaklanan derin yaraların bulunduğu bir ortamda Hz. Zeynep, tüm zorluklara göğüs gererek Allah Teâlâ’ya tevekkül edip, O’ndan medet umarak, bir sabır âbidesi konumuna gelmiş ve üstün dirâyet ve engin görüşlülüğü sâyesinde, esirler kafilesine öncülük ederek, Kerbelâ kıyâmının mesâjını dünyaya iletmek uğrunda çaba sarf ediyordu.

Zeyneb ve diğer esirler, Kerbelâ’da İmam Hüseyin’nin şehâdetinden sonra Kûfe’ye getirildiler. Zeynep bu toplumun zavallılığını gördükten sonra, taşıdığı bayraktarlık misyonluğunu da yerine getirmek amacıyla, konuşma kararı aldı. Böylece Kerbelâ şehitlerinin hedefini, Yezid ve Ubeydullâh İbni Ziyâd ailesinin fesatçı, zâlim, tâğût olduklarını ve onların işledikleri cinâyetleri, anlatması gerektiği inancına varmıştı. Böylece onlara kendilerine gelmelerini, özgürlük, fazilet, insanlık için zulme karşı direnmelerinin önemini anlatması gerekiyordu.

Her türlü olumsuz ortama ve kardeşi İmam Huseyin’nin kesik başı da önünde durdurulduğu halde,  o târihî konuşmasına şöyle başladı:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Ey Kûfeliler dinleyin!”

Bu ses ile berâber nefesler sîneye çekildi. Develer, atlar hareket etmekten kendilerini alıkoydular. Rüzgar Zeynep’in sesine âdetâ mikrofonluk yapmak için yavaş yavaş harekete geçti. Bütün insanlar, Ali kızı Zeynep’i dinlemek için sabırsızlanmaya başladılar, acaba bu esir hanım ne konuşacak ? diye pür dikkat olmuşlardı.

“Allah’a Hamdü Senâ olsun. Salât ve Selâm benim babam Muhammed’e ve temiz soyuna olsun” deyince, herkes şaşkınlık içerisinde birbirlerinin yüzlerine bakmaya başladılar ve sesini duyup O’nu göremeyenler ise Ali’mi gelmiş ? Bu ses Ali’nin sesine benziyor, zira bu fesâhat ve belâğat ile konuşuyor. Hani bunlar yabancılardı? Oysa bu hanım benim babam Muhammed diyor, diyerek şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı. Hz. Zeynep daha ilk cümlesiyle halkta şok etkisi yapan hitâbesine şöyle devam etti:

“Ey Mektup yazarak bizi dâvet edenler! Siz bizi buraya çağırdınız ve biz gelince hak dininizi ayaklar altına aldınız ve düşmanlarımızla anlaştınız.

Ey Kûfe halkı! Ey aldatılmış zavallı halk, bize mi ağlıyorsunuz? Halbuki bu büyük musibeti kendi elinizle hazırladınız. Sizin kıssanız, iplerini kendi eliyle toparlayıp kazak ören, sonra sökerek kendi emeğini heba eden kadının durumuna benziyor. Sizler, gerdanlığını kaybedip, sonra da toprak içerisinde arayan kadın gibisiniz.

Oysa ki bizim gözlerimiz hâlâ yaşlı, ızdıraplarımız dinmemiş, feryatlarımız yatışmamıştır. Sizler, Allah ve Resulüne iman getirdiniz ama daha sonra işlediğiniz bu büyük günahla, onun kökünü kazıyıp attınız. Sizden fesat, şer ve şarlatanlıktan başka bir şey de beklenemez, sizler o güle benziyorsunuz ki, ne yenilen ne de koklanandır. Sizin nefisleriniz ne kadar da kötü bir nefistir, sizler Allah’ın gazâbına uğramış ve cehennemlik olmuş bir toplumsunuz.

Bizleri öldürdünüz, şimdi bize ağlıyorsunuz. Evet! Allah’a yemin olsun ki çok ağlayın az gülün, bu işlediğiniz cinâyetin kanı sizin yakanıza yapışmış, yaptığınız bu pis ve kötü amellerinizden aslâ kurtulamazsınız ve bu ar ve rezillik sizi kahredecek, hiç bir suyla bu çirkef lekelerinizden yıkanamazsınız.

Peygamberin oğlu ve Cennet gençlerinin efendisi’nin [s.a.a] kanı nasıl yıkansın?, Siz iyiliklerin mâbedini ve yardıma muhtaç olanların, derman kapısını yıkıp öldürdünüz. Siz, Allah’ın ve Resulünün size olan Hüccetini öldürdünüz.

Ey hîlekâr ve düzenbazlar!

Siz hiçbir kötülüğü kötü görmüyorsunuz. Çünkü bize verdiğiniz ahdinizi bozdunuz. Her zamanki gibi yalan ve hokkabazlıkla, başka bir tutum içine girdiniz. Bukalemun gibi renk değiştirdiniz. Bâzen hiç olmayan bir şeyi savunuyorsunuz, bâzen de satılmış yağcı köleler gibi oluyorsunuz. Kimi zamanda kindar düşman gibi intikam peşine düşüyorsunuz. Siz az yağmurlu siyah bulut, çöplükte biten güzel çiçek gibi görünüyorsunuz. Ancak sizin içiniz boş ve koftur. Siz geleceğiniz için kötü bir zahire [vebal] kazandınız.

Ey Kûfe halkı! Öyle büyük ve kötü bir günaha saplandınız ki, Allah’ın azap ve felâketi sizin üzerinizdedir. Uğraşlarınız, eliniz, yaptığınız her iş, Allah’tan belâ olarak size dönsün ve maalesef o belâyı sizler istediniz ve zillete duçar oldunuz.

Ey Kûfe halkı! Vay olsun size, kimin ciğerini söktüğünüzü biliyor musunuz? Siz, Muhammed Mustafa’nın göğsünü açıp ciğerini aldınız, ismet perdesini yırttınız. Siz Peygamber’inizin kanını akıttığınızın farkında mısınız? ve O’na nasıl bir saygısızlık ettiğinizi biliyor musunuz? Siz öyle büyük bir günah işlediniz ki, günahınız yer ve gökyüzünü doldurdu, sizin bu yaptığınız günah ve işlediğiniz cinâyetten dolayı gökyüzünden kan yağmasına şaşırmayın.

Âhiret günü Allâh’ın kahır ve zelil edici azâbı haktır ve gerçekleşecektir. Ve o gün sizin için ne bir yardımcı ne de kurtarıcı olacaktır. Allâh’ın verdiği şu sürede mutluluk yaşamayın ve Allah azâp etmede acele etmez, sabrı çoktur ve bilin ki Allah size bu cezâyı vermek için sizi beklemektedir.

Ey Kûfe halkı! Erkekleriniz bizi öldürüyor, kadınlarınız da buna ağlıyor. Allah kıyâmette aramızda hakem olacaktır.”

Hz. Zeynep Kûfe halkını gaflet uykusundan uyandırmış ve insanlar Muâviye oğlu Yezid ile Ziyâd oğlu Ubeydullah’ın nasıl bir fitneci, zâlim, Allah, Peygamber ve din düşmanı olduğunu oracıkta anlamış ve kıyâm işâretleri vermişlerdi.

Yezit’in aşağılık kulübesine getirilmiş Zeyneb [s.a], o lânetlinin huzurunda iken bâzı olaylar cereyân etti ve mel’un o arada, şehidlerin mübârek başları üzerine örtülmüş örtüyü kaldırmalarını yanındakilere emretti. Sonra elindeki sopayla İmam Hüseyin’in [a.s] mübârek dişlerine vurarak şu şiiri okumaya başladı:

“Keşke şimdi Bedirde ölen büyüklerim burada olsaydı da, düşmanlarımızın, kılıç ve oklarımızın darbeleriyle nasıl feryad ettiklerini görseydiler. Sevinçle, ‘Ellerine sağlık Yezid’ deseydiler.”

Yezid şiire devam edip İmam Hüseyin’e hakâret etmeyi sürdürmekte iken, âniden Hz. Zeynebi Kübrâ’nın gür ve metin sesi sarayı titretti. Hz. Zeyneb, Yezit alçağının yeşil sarayında, özetle nakledersek şöyle buyurdular zamanının ve tüm zamanların zâlimlerine ve yardakçılarına:

“Âlemlerin rabbi olan Allâh’a şükürler ve Peygamberlerin sonuncusu olan ceddim Muhammed’e salât ve selâm olsun. O kalbi kararmış ve kötü huylu, Allah’ın emirlerini çiğneyen, âyetlerini inkar eden kişilerine, Cehennem’in yakıcı ateşinden başka nasip bulunmaz. Ey Yezid! Zannediyorsun ki bize yeri ve göğü daraltmışsın ve bizi esir ederek şehirlerde dolaştırmakla, Allah katında aziz ve saygın olmuşsun! Çok ahmakça bir düşünce içindesin. Bu insanlık dışı hareketin ne sana izzet ve büyüklük kazandırır ne de Allah katında bizim makam, derece ve yakınlığımızı azaltabilir. Yaptığın çirkin amelinden dolayı çok gururlanıyorsun ve zannediyorsun ki bütün mutluluk ve saadeti elde etmiş, bütün dünya senin olmuştur. Kendine gel, cehâlet ve sapıklıktan isyan eden serkeş nefsinin inadını bırak. Ağır ol… Acaba bu adâlet midir ki, senin âilen ve hizmetçilerin perde arkasında olsunlar da, Resulullâh’ın kızları esir edilip, erkekleri yanlarında olmadığı halde şehirlerde dolaştırılarak teşhir edilsin?

Ey Yezid! “Bedirde öldürülen büyüklerim olsaydılar da görseydiler!” diyorsun ve kendini suçlu saymıyorsun, çok büyük bir günah işlediğini düşünmüyorsun. Bu sözlerini Cennet gençlerinin efendisinin mübârek dişlerine sopayla vurarak söylüyorsun! Nasıl vurmayasın ki? Bu pak kanları dökerek yeryüzünün parlak yıldızları olan Abdulmuttalib ailesinin yarasına hançer vurdun!”

Hz. Zeyneb, burada biraz sükut etti ve şöyle dedi:

“Ey büyük Allâh’ım! bizim hakkımızı al. Bize zulmeden, zâlimlerden bizim intikâmımızı al ve bizim erkeklerimizi öldürerek kanımızı akıtanlara gazâbını gönder.

Hz. Zeyneb ateşli konuşmasıyla Yezid’in üzerine haykırıyor ve kötülüklerini bir bir ortaya koyuyordu:

“Ey Yezid! Yakında ilâhî adâlet mahkemesinde yargılanacaksın. Bu cinâyetleri işlemeseydim diye arzu edeceksin. Allâh’a yemin olsun ki ne yaptıysan kendine yaptın, kendi kendini tırmaladın, kendi bedenine yara açtın.

Ey Yezid! Seni bu makam ve koltuğa oturtarak, müslümanların boynuna bindirdiler. Yakında anlayacaklar ki, zâlimlerin arasından ne kadar kötü bir zâlimi seçmişlerdir. Ey Muâviye’nin oğlu! Yakında göreceksin ki asıl bedbaht, kimsesiz kimdir ve kim kötü bir âkibete sâhiptir. Ben seni muhâtap alacak kadar insan görmüyorum. Şu anda söylediklerim serzeniş ve kınamadan ibârettir. Sen elini bizim kanımıza bulaştırıp, kahraman erkeklerimizin pak bedenlerini yerde bıraktın. Şimdi bizim esâretimizi ganimet saydınız. Çok geçmeden bu kötü işi yapanlar, bunun bedelini ödeyeceklerdir. Allah kendi kullarına zulüm ve eziyet etmez. Biz, O’na şikâyetimizi bildiriyor ve O’na sığınıyoruz. Sen de elinden geldiği kadar bizimle düşmanlık yap, hîle ve hokkabazlığa başvur. Ancak Allâh’a yemin ederim ki, bizim adımızı silemeyeceksin ve bizim vahiy nûrumuzu söndüremeyeceksin.

Ey Yezid! Bil ki senin aklın çok zayıf, görüşlerin ise tutarsızdır. Çok geçmeden ömrün tamam olacaktır. Etrafındakiler dağılacak ve o zaman Allah’ın meleği, “Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun.” diye seslenecektir. Allah’a hamd ediyorum ki, işimizin evvelini saâdet ve bağışlanma olarak karar kıldı ve sonumuzu da şehâdet ve rahmetle tamamladı. O’nun huzurundan şehitlerimize bol sevap ve mükâfat temenni ediyorum. Ümit ediyorum ki bizi onlara lâyık ve gurur verici temsilciler eylesin. Zira o şefkatli ve bağışlayıcıdır. Allah bize yeter.”

Yüce Allâh bizlerin erkeklerine Hüseyin’ce yücelik ve izzet, kadınlarımıza, kızlarımıza Zeyneb’ce cesâret, metânet ve sabır versin. Hak uğrunda gerektiğinde ölmeyi bilenlerdir Hüseyin’i anlayanlar. Hakkın dili olanlardır Zeynebî yaşayanlar… Gerisi Yezit ve Muâviye’lerin yandaşı ve yardakçılarıdırlar.

Selam olsun Kerbelâ’nın Dili’ne!
Selam olsun Kerbelâ’nın Gülü’ne!
Selam olsun Kerbelâ’nın Nûr’una!
Selâm olsun Hüseyn’e ve Hüseynîlere!
Selam olsun Zeyneb’e ve Zeynebîlere!

Ve’l hamdü lillâhi rabbil âlemîn. Allâhümme salli alâ Muhammed ve Âli Muhammed!

Tüm şehitler ve mümin canlar için Fâtiha…

SABIR VE İKTİDAR SİMGESİ, HZ. ZEYNEB [S.A]

İslam tarihinde, adı en büyük faziletlerle birlikte zikredilen bir kadın zirvede parlıyor. Sevgi dolu kalbi ile en ağır musibetlere katlanan, ancak hakikati savunma yolunda irâdesi aslâ sarsılmayan, Hz. Zeyneb’den söz ediyoruz. Hz. Zeyneb değerli yaşamını İslam’ın gerçek emel ve değerlerini korumaya adadı. Allah’ın selamı, sözleriyle çağının adâletsizlik temellerini sarsan bu aziz kadının üzerine olsun.

Hz. Zeyneb’in şahsiyetini çeşitli boyutlardan ele alabiliriz. Kuşkusuz İslam Peygamberi, Hz. Ali ve Hz. Fâtıma gibi büyük insanların elinde yetişen her insan, en güzel ve değerli özelliklerden yararlanır.

Bilindiği üzere Hz. Zeyneb’in yaşamının en önemli bölümü Kerbelâ kıyamı ile bütünleşti. Hz. Zeyneb zulüm, fesad ve Emevilerin adâletsizliklerine karşı başlatılan kıyamın tüm aşamalarında, kardeşi İmam Hüseyin’in [as] yanında yer aldı. Hz. Zeyneb kardeşi İmam Hüseyin’e özel bir ilgi ve sevgi besliyordu, öyle ki İmam’ı gördüğü zaman huzur buluyordu. Ancak Hz. Zeyneb’in Allah’a duyduğu aşk ve sevgisi çok daha derindi ve bu aşk, kendisini ilâhî tâlimatı yerine getirmeye yönlendiriyordu. Bu yüzden Hz. Zeyneb refah içinde yaşamaktan vazgeçti ve tüm zorluklara karşın, evlatlarıyla birlikte zulüm ve cehâletle savaşmayı yeğledi. Nitekim Kerbelâ olayında da Allah’ın rızâsına teslim olmayı en iyi şekilde sergiledi.

Hz. Zeyneb aile bireylerini kaybetmek gibi en acı verici durumlarda, Allah’ın merhametine sığındı ve böylece dertlerini hafifletmeye çalıştı. Hz. Zeyneb duâ ve ibâdet ile ayrı bir güç kazanırdı, öyle ki dünyanın tüm karanlıkları, içini aydınlatan ilâhî nur karşısında bir hiç olurdu. Kardeşi Zeyneb’in ihlas ve kulluk derecesinin bilincinde olan İmam Hüseyin de, son konuşmasında kardeşine şöyle buyurdu: “Kardeşim, gece ibâdetlerinde beni unutma ve benim için dua et.”

Hz. Zeyneb sabır simgesiydi, nitekim Kerbelâ’da kardeşi ve yakınları şehit olurken bu acılara sabır gücü ile katlandı. Tabii Hz. Zeyneb sabretmekle acılarını hafifletmekten ziyâde, daha ileriki yüce emellerini gerçekleştirmek istiyordu. Hz. Zeyneb’in sabrı güdümlüydü, öyle ki dişine kadar silahlarla donanmış düşmanın heybetini bir anda yıkıverdi. Hz. Zeyneb öylesine açık ve kesin konuşuyordu ki, sözlerinin tesiri halkı derinden etkiliyordu. Hz. Zeyneb evinde, câmide, nerede fırsat bulursa, halk için konuşuyor ve İmam Hüseyin hareketi ve kıyamının unutulmamasına çalışıyordu. Esir düştükten sonra Hz. Zeyneb, diğer esirlerle birlikte Emevi hükümdarı mel’un Yezid’in sarayına götürüldü. Orada bile Hz. Zeyneb cesâret ve güçlü irâdesini sergileyerek, herkesi hayrete düşürdü. Bu büyük kadın Yezit’in sarayında şöyle konuştu:

“Ey Yezid!, gerçi kader beni buraya kadar getirdi ve esir düşürdü, ancak bilesin ki ben senin gücünü hor görüyorum. Allah’a yemin ederim ki, O’ndan başka hiç kimseden korkmam ve ancak O’na şikâyet götürürüm. Ey Yezid!, bize karşı düşmanlığında istediğin hileye başvurabilirsin, istediğin plânı biz Ehli Beyt fertlerine karşı uygulayabilirsin. Ancak Allah’a and olsun ki bizim adımızı, anımızı tarihten silemezsin ve vahiy ışığını söndüremezsin. Sen aslâ bizim şanımızı ve onurumuzu bozamazsın ve alnına yazılan bu ayıbı da ömür boyu taşıyacaksın. Allah’ın lâneti siz zâlimlerin üzerine olsun.”

Hz. Zeyneb’in yaşamı, Kerbelâ faciasından sonra pek uzun sürmedi, ancak bu kısa sürede bile halkı cehâletten kurtarıp onları gaflet uykusundan uyandırmaya ve aydınlatmaya çalıştı. Hz. Zeyneb, Ehli Beyt’in toplum için eksen konumunu ifâde etti. O insanlara, Resulullah efendimizin getirdiği dine karşı sorumluluklarını hatırlattı. İmam Hüseyin’in [as] şehâdetinden sonra Hz. Zeyneb akıllı davranışı ile toplumun İmam Hüseyin kıyamını unutmamasını sağladı. Hz. Zeyneb, İmam Hüseyin’in [as] şehadetinden yaklaşık bir küsür yıl sonra böyle bir günde Allâh’ın rahmetine kavuştu.

İslam âleminin bu büyük kadınının vefat yıldönümü münâsebetiyle tüm İslam âlemine başsağlığı dileyerek, sözü Hz. Zeyneb ile ilgili İslam âleminin ünlü tarihçisi İbni Cahız’dan bir açıklama ile noktalayalım.

İbni Cahız şöyle diyor: Zeyneb [s.a] sevgi ve şefkat bakımından annesi, ilim ve takvâ bakımından da babasına benziyordu. Zeyneb önemli bilimsel oturumlar düzenliyor, ilim ve fıkıh öğrenmek isteyen kadınlar Zeyneb’in derslerine katılıyordu…

HZ. ZEYNEB’İ ANARKEN

Hicretin altıncı yılı Cemâziyelevvel’in beşinci günü Medine’de asil ve cefâlı bir ailede bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Bu kız çocuğu gelecek yıllarda insanlık tarihinin gidişatının değişmesinde büyük bir rol oynayacaktı. O tertemiz kız dünyaya geldikten sonra, değerli annesi Hz. Fâtıma, kutlu eşi Hz. Ali’den bu kız çocuğuna bir isim vermesini ister. Hz. Ali ise, diğer çocuklarına olduğu gibi, O’na da dedesinin isim vermesini ister ve böylece kutlu Dede [s.a.a] bu temiz kız çocuğuna Zeynep adını verir. Zeynep, Cennette bir ırmağın adıdır. Hz. Muhammed [s.a.a.v.], Zeynep gibi temiz bir kız torununun dünyaya gelmesine çok sevinmişti. Aslında O hazret, kadınlara, özellikle de kız çocuklarına büyük önem ve değer veriyordu.
Hz. Zeynep, daha küçük yaşlarda, babasının saf dışı bırakılarak evde oturmaya mecbur edildiğine şâhit oluyordu. Oysa ki, babasının herkesten daha faziletli ve Hz. Resulullâh’ın yerinde oturmaya gerçek liyâkat sahibi olduğunu biliyordu. İşte, bu olaylar, Hz. Zeyneb’in kişiliğinin oluşmasında büyük bir etki bırakıyor ve şu sonuca varıyordu ki, sorumluluk bilincini taşıyan kadın, erkek herkes, şartlar her ne olursa olsun, elinden alınan hakkını geri almak için, sürekli mücâdele etmeli, hakkını ve izzetini savunmalıdır. Bu noktada, halkı aydınlatmak için konuşma yapmalı ve mücâdele etmelidir.

Hz. Zeynep [s.a.], amcası oğlu Abdullah ile evlenmiş, bu evlilikten iki çocuğu olmuştur. Ama o bu iki çocuğunu da hakkı müdafaa uğruna Kerbelâ’da şehit vermiştir.
Hz. Fâtıma’nın Medine’de babasının Mescidinde yaptığı konuşmasını, Hz. Zeyneb’in Kufe şehri ve mel’un Yezid’in sarayında yaptığı konuşmalarla kıyasladığımızda, Hz. Fâtıma’nın düşünce sisteminin ve sosyal meseleler karşısındaki tavrının, Hz. Zeyneb’in üzerinde derin bir iz bıraktığı görülüyor. Çünkü, Hz. Fâtıma [s.a.], kızı Zeyneb’e İslam’ın bütün temel inanç ve esaslarını öğretmişti. Tarih boyunca, hakkı ve adâleti isteyenlerin başına gelenleri, Zeyneb’e hatırlatmıştı. O, kızına,Ppeygamberlerin insan topluluklarını, cehâlet, hurâfe ve sınıfsal ayrıcalıklardan kurtarmak için nasıl mücâdele ettiklerini, zorluklara nasıl göğüs gerdiklerini, hangi sınıfın muhalefetiyle karşılaştıklarını ve aslında Peygamberlere, en başta sermâyedarlar ile zorba ve komplocu politikacıların muhalefet ettiklerini, Peygamberlerin de onlara karşı Allah’ın emirleri doğrultusunda var güçleriyle karşı koyduklarını tek tek anlatmıştı.

Hz. Ali, birçok alanda, hatta bir birine zıt sahalarda kahraman ve eşsiz bir insandı. O, bir fikir adamıydı, büyük bir düşünür, ilk üç halifenin itiraf ettikleri gibi “canlı Kur’an”, yerin altından semâvi ilimlere kadar, evrenin bilinen zâhir ilimleri ile gizli ilimlerine vakıf bir bilge idi. Acaba, bunca insâni fazilete sahip olan bir insanı hilâfetten uzak tutmak, İslam’a darbe değil miydi?

Hz. Ali’nin suskun kalması ise iç savaş çıkarak bir fidan misâli olan İslam’ın zarar göreceğinden korktuğundandı. Çünkü Hz. Ali [a.s.] biliyordu ki, o şartlar altında kendi hakkı olan hilâfeti geri almak için ısrar ederse, hiç de hoşa gitmeyen olaylar zuhur edecek ve Resûlullâh’ın çektiği zahmetler ve İslam için dökülen kanlar heder olacaktı. Oysa, âlemlerin Rabbi, “Ey Muhammed [s.a.a.v.] onlara de ki, ben bunca tebliğatım karşılığında sizden bir ücret istemiyorum, istediğim tek şey ev halkımı [Ehli Beyt’imi seviniz. [ve onlara itaat ediniz.]” diye buyurmuştu.

Ne yazık ki iman edenlerin çoğu dille ikrar etmiş fakat kalben iman etmemişlerdi. İmam Ali, bu şartlarda yaşamanın zorluğunu “Yaşamak direnmektir,” vecizi ile ifâde ederek, zâlimlerin himâyesinde yaşayan mazlumların, hayatta kalmalarının en büyük zafer olduğunu biliyordu. Bu günkü İsrail’in korucularının savundukları gibi, “Topraksız insanlar olmaktansa insansız topraklar olsun.” Fikri, zâlim insanların, güçsüz düşürülmüş insanların kaderi hakkında neler düşündüğünü ortaya koyuyor. İmam Ali, Hatemullâh’ın emânetini, leş kargalarının ve münâfık dindarların istilâsına karşı korumak için, kendi ifâdesi ile, boğazında kemik ve gözünde diken kalmış insanın durumunda olduğu halde sabretmeyi bilmiştir.

Bu olayların hepsine, Ali’nin biricik kızı Zeynep de şâhit oluyordu. Bunların her biri, Zeynep gibi düşünen ve sorumluluk sahibi bir insan için büyük bir dert ve imtihandı. Çünkü ilim ve takva sahibi olan babası susmaya mecbur edilmiş, O da yüce değerleri korumak için, kendi hakkından mahrum kalmak pahasına olsa bile, kendi tabiriyle gençleri bir anda ihtiyarlaştıran, müminlere Allah’ın likâsını arzulatan zifiri karanlıklar içinde sabretmişti.

İlk üç halife zamanında sürekli İslam’ın uygulamalarının Peygamber’in sünneti doğrultusunda icra edilmek yerine, halifelerin sürekli fetihlerde bulunmaları ve askerlerin elde edilen ganimetler dolayısıyla bu durumdan memnun olmaları, hatta gittikçe belirgin olarak iktidara yakın çevreler ve kabile ileri gelenleri arasında bir oligarşinin oluşmasına yol açmıştı. Yani keyfi uygulamalar ve adam kayırmalar Osman’ın hayatına da mal olmuştu. Bu arada halk İslam’ın ilk yıllarına bir nevi yabancılaşsa da İmam Ali’nin hilâfeti kabul etmesini istiyor ve bunuda büyük bir ısrarla belirtiyorlardı . O Hazret’de önce kabul etmemiş, sonra da kabul etmek zorunda kalmıştı.

Hicretin kırkıncı yılında Hz. Zeynep [s.a.] babasının şehâdetine şâhit oldu. Öyle bir baba ki, dağlar kadar azametliydi. Hz. Ali’nin şehâdeti yalnız ailesini değil bütün sevenlerini derinden etkilemiştir. Hz. Zeyneb’i üzen diğer bir olay da, İmam Hasan’ın, Muaviye’ye karşı harekete geçtiği savaştır. İmam’ın ordusunun ileri gelenlerinin, dini dünyaya satarcasına para karşılığında saf değiştirmeleri ve bu hareket esnasında geride kalan askerlerin, İmam’ın eşlerine ait ziynet eşyalarını çalmaları üzüntülerini daha da arttırmıştır. İmamı, Muaviye ile sonradan Muaviye’nin çiğneyeceği, sözünden döneceği antlaşmaya râzı olmak zorunda bırakıldığı ve şehit edilmesi ile gelişen olaylar da kederini derinleştirmiştir…

İmam Hasan’ın, eşi Cûde tarafından zehirletilerek şehit edilmesine ve çektiği acılara Hz. Zeynep tanıklık etmiştir. Bundan önce de Ceddi Resûlullâh’ın, annesi ve ümmetin annesi Hz. Fâtıma’nın vefâtı, biricik babasının hâriciler tarafından cânice şehit edilmesi ve ardından ağabeyinin şehâdeti Hz. Zeyneb’i takatsiz bırakmıştı. Artık tek tesellisi olarak İmam Hüseyin [a.s.] kalmıştı. Hz. Zeynep için en büyük dert, âbisinin şehâdetinden sonra, Muaviye’nin zulmünü devam ettirerek, fasık oğlu Yezid’e saltanatı bırakması olmuştur.

Muaviye bir çok cinâyet işledikten sonra ölmüştür. Muaviye’den sonra fâsık oğlu Yezid, İmam Hüseyin’den biat almaya karar verdi. Kendisine yapılan biat teklifi karşısında İmam, şöyle buyurdu: “Yezid gibi birisi ümmetin başına geçerse İslam yok olur gider.” İmam, Kufeliler’in dâvetine icâbet etmek üzere, bir grup yakınıyla berâber Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkmıştır. Hz. Zeynep bu kervanda âbisinin yanında yer almaktaydı ve kendisini büyük bir vazife için hazırlıyordu. Ne yazık ki o acı günler başlıyordu, Muharremin birinci günü başlayan o ıstırap yolculuğu, onuncu gün olan Âşûra günü bitmiş ve fâsık olanlar zâhiren gâlip gelmiş, fakat gönüllerde mahkûm olmuşlardı.
Hz. Zeynep Kerbelâ kahramanlarının savaşına şâhit olmuştu. İmam Hüseyin ve yâranları ki, bunlar arasında iki oğlu da meydanda mertçe savaşıp şehit olmuşlardı. Hz. Zeynep, yapılan bütün haksızlıklara ve gaddarlıklara şâhit oluyordu. Ancak her şeye rağmen sabırla direnmiştir.

Hz. Zeyneb’in asıl çilesi Kerbelâ’dan sonra başlamıştır. Yezit’in askerleri onca insanı şehit etmekle kalmamış, geride kalan savunmasız kadın ve çocuklara âit değerli eşya ne varsa, hepsine ganimet diye el koymuşlar ve çadırlarını istila etmişlerdi. Geriye her şeyleri elinden alınmış Ehli Beyt’in kadınları ve yetim çocukları kalmıştı.
Hz. Zeyneb’in sorumluluğu daha yeni başlıyordu. Çünkü İmam Hüseyin’in şehâdetinden sonra, kafilenin başına geçmiştir. Fâtıma gibi bir annenin kızı olan Zeynep, Kerbelâ hadisesinden sonra Hz. Peygamber’in, “Cihâdın en üstünü, zâlim liderin karşısında hakkı söylemektir.” hadisinin gereğini yerine getirmiş, bunu Yezid’in huzuruna çıkarıldığında yaptığı konuşmayla ispatlamıştır.

Kûfe ve Şam’da halkla yaptığı hutbeler sâyesinde Yezit hükümetinin sonunu hazırlamış ve beyinlere yeniden gerçek İslam’ı doğru olarak algılamasını sağlamıştır. Çektiği çileler karşısında Zeynep, hiç yılmadan Medine kadınlarına da öğütler vermişti, onlara kadın sorumluluğunun sâdece çocuğa bakmak, çamaşır veya bulaşık yıkamaktan ibâret olmadığını söylemişti. Kadın bir insan olarak, insanın toplumsal ilişkilerinde önemli bir rol oynamalı ve öncülük yapmalıydı.

ERKEK KADIN SÂYESİNDE MİRACA YÜKSELİR

İslam hem kadına hem de erkeğe eşit bir gözle bakmaktadır. Hem erkeği hem de kadını insan olarak kabul etmektedir. İnsanın insanlığı ile ilgili düzenlemelerde kadın ile erkeğin arasında hiçbir farklılık yoktur. Zira İslam’da, kadın ve erkek insan olma hususunda eşittirler. Kadına insanlık değerini veren din İslam dinidir. Ama ne yazık ki beşeri sistemler için böyle bir şey söylemek mümkün değildir, onlar kadını sâdece bir dişi ve cinsel ihtiyaçların tatmini için bir araç olarak biliyorlar.

Ama İslam dininde böyle bir durum yoktur ve olamaz. Çünkü İslam yukarda belirttiğimiz gibi kadına, büyük önem ve değer vermiştir. Örnek verecek olursak sevgili Peygamberimizin [s.a.a.v.] eşlerine, kızına ve torunlarına karşı duyduğu sevgi yetmez mi? Hz. Fâtıma’nın hayatını incelediğimizde O’nun gerçek bir kadın, gerçek bir eş ve gerçek bir anne olduğunu görüyoruz. Öyle bir anne ki, kızını şartların kötü olmasına rağmen iyi bir şekilde terbiye edip, O’nu gerçek bir mücâdele insanı olarak yetiştirmiştir. Ne mutlu böyle bir anneye, değil mi ? Ezel günden aşk antlaşmasının planı çizilirken, Zeynep adı aşk başlığının ziyneti oldu.

ÖZGÜRLÜKÇÜ ESİR
Ey Ali’nin kızı,
Ey Hüseyin’in bacısı,
Ey büyük Zeynep!
Ey Kerbelâ şehitlerinin mesajcısı,
Bizden sana sonsuz selamlar olsun…
Güneşin kızıl batışında,
Zulmün tutsağı oldun.
İnsanlığın özgürlüğü cefâlarda saklıdır.
Senin feryadın,
Kerbelâ’n ölümsüz kahramanlığındır.
Senin Hüseynî kıyamdaki rolün,
Hareketin ve haykırışın,
O, ebedîliğin sırrı ve fânilikteki ebedîliktir.
Omuzladığın o kutsal dâva,
Yürekten seslendiğin o kutsal hışım,
Zulüm tahtının üzerine,
Sönmeyecek bir ateş gibi çöktü…
“Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” [Enâm, 162]

HZ. ZEYNEP’İN KÛFE HUTBESİNİN TAHLİLİ

İmam Hüseyin’in şehâdetinden sonra Hz. Zeynep ve diğer esirler Kufe’ye getirildiler. Hz. Zeynep bu toplumun zavallılığını gördükten sonra taşıdığı bayraktarlık misyonluğunu da yerine getirmek amacıyla konuşma kararı aldı. Böylece Kerbelâ şehitlerinin hedefini, Yezid ile İbni Ziyad âilesinin fesatçı, zâlim, tağut olduklarını ve onların işlemiş oldukları cinâyetleri anlatması gerektiği inancına varmıştı. Böylece onlara kendilerine gelmelerini, özgürlük, fazilet, insanlık için zulme karşı direnmelerinin önemini anlatması gerekiyordu.

Ancak konuşma ortamı Hz. Zeynep için hiç de müsait değildi, onlara meramını nasıl anlatacaktı?.  Zira konuşmacının mesajı aktarabilmesi için bâzı şartların müsait olması gerekiyordu…

Şöyle ki:

1. Konuşmacının, iç baskı altında olmaması gerekiyor, açlık susuzluk gibi. Bunlar insanı rahatsız eden ve etkileyen sebeplerdir. Hz. Zeynep de günlerdir ne bir şey yemiş ne de içmişti. Elinde olanları da kardeşinin yavrularına yedirip içirmişti. Dolayısıyla oldukça zor şartlarda konuşacaktı.

2. Dinleyicinin konuşmacıyı dikkate alması ve O’na saygılı olması gerekiyor. Oraya toplananların bir kısmı, esirlerin Hz. Ali evlatları olduğunu biliyorlardı ama büyük bir kısmı bilmiyordu. Bunları hükümete ve kanunlara karşı gelenlerin aileleri olarak sandıklarından her türlü hakâreti yapıyorlardı.

Bu konuda Seyyid ibn Tavus [r.a] şöyle naklediyor: “Esirler Kufe’ye girişlerinde halk onları izlemek için gelmişti ve o toplumun içerisinde bir hanım şöyle sordu: ‘Siz hangi ailedensiniz?’ Cevap olarak da, ‘Biz Hz. Muhammed [s.a.a.]’in ailesiyiz.’ dendiğinde ağlamalar başladı. Bilenler ağlıyor bilmeyenler ise mutluluk ve zafer çığlıkları atıyorlardı.”

3. Konuşmacının sözlerini etkili bir şekilde aktarabilmesi ve dinleyen toplumun her kesimine ulaştırabilmesi için ortamın sessiz olması gerekiyor.

4. Konuşmacı ancak can güvenliğinin olduğu bir ortamda korkmadan hitap edebilir. Oysa Hz. Zeynep, İbni Ziyad’ın on bin askerinin mızrak ve kılıcının yanı sıra, celladının kırbacının gölgesinde konuşmak zorundaydı.

Ama Ali kızı Zeyneb’i tüm bu olumsuzluklardan çok daha fazla etkileyen şey mızrak üzerindeki  İmam Huseyin’in kesik başının gözünün önünde olmasıydı.

Herşeye rağmen, Yezid ve ibni Ziyad’ın saltanatını yıkacak, onunla beraber tüm zamanların tağûtî, şeytânî saltanat ve sultalarının yıkılmasına önderlik edecek,  yukarıda aldığımız, o dillere destan meşhur kufe hutbesini irad edecekti ve etti.

Hutbesini bitirdiğinde, Ali kızı Zeynep, gerek psikolojik gerekse fiziksel olarak çok zor durumda olmasına rağmen, bu hitâbetiyle oradakilerin yüreklerini yakmayı ve gaflet uykusundan uyanarak gözlerinin açılmasını sağlamıştı.

Beşir ibn Heyzem Esedi şöyle diyor:

“Ben o zamana kadar Hz. Zeynep gibi -iffet hayâ âbidesi- özelliklerine sâhib bir hanımın sohbet ettiğini görmemiştim. Sözleri öyle kullanıyordu ki Hz. Ali gibi konuştuğu ortadaydı.”

Hz. Zeynep Kûfe halkını gaflet uykusundan uyandırmış ve insanlar Muaviye’nin oğlu Yezit ve Ziyad’ın oğlu Ubeydullâh’ın nasıl bir fitneci, zâlim, Allah, Peygamber ve din düşmanı olduğunu oracıkta anlamış ve kıyâm işâretleri vermişlerdi.

Ve bir rivâyette şöyle naklediliyor: “Allah’a and olsun, o gün Kufe halkı o konuşma esnâsında ve sonrasında da  başlarını dövüyor, başlarını ellerinin arasına alıp parmaklarını ısırarak yüksek sesle ağlıyorlardı.”

YEZİT’İN [L.A] MECLİSİNDE EHLİ BEYT [A.S]

İmam Hüseyin’in ehli beyti, iplere bağlı bir halde Yezid’in meclisine götürüldü. O durumda Yezid’in karşısına çıkınca Ali b. Hüseyin [a] buyurdu: “Ey Yezit, seni Allah’a ant veriyorum, eğer Resûlullah [s] bizi bu halde görürse sence ne yapar?”

Yezid’in emriyle ehli beyt’in kollarındaki ipler çözüldü. Sonra Hüseyin’in [a] başını O’nun karşısına bıraktılar ve kadınları da arka tarafta oturttular ki, o mukaddes başı görmesinler. Fakat Ali b. Hüseyin [a] gördü. Zeyneb de Hüseyin’in [a] başını görünce her iki eliyle kendi yakasına yapışıp kalpleri sarsan hazin bir sesle şöyle dedi:

“Ey Hüseyin! Ey Resûlullâh’ın habibi! Ey Mekke ve Mina’nın oğlu! Ey Seyyidet’ün Nisâ Fâtımet’üz Zehrâ’nın oğlu! Ey Mustafâ’nın [s] kızının oğlu!”

Râvi şöyle diyor: Zeyneb mecliste olanların tümünü ağlattı ve Yezid de susmuştu artık. Bu arada Yezid’in evinde bulunan Beni Haşim’den bir kadın, Hüseyin için ağlıyor ve diyordu ki: “Ey habibim! Ey Ehli Beyt’imin efendisi! Ey Muhammed’in [s] evlâdı! Ey kumların ve yetimlerin baharı! Ve ey zinâzâdelerin oğulları tarafından öldürülen!”

Onu duyan herkes ağladı. Yezit bir hezaren kamışı istedi ve onunla Hüseyin’in [a] dudak ve dişlerine vurmaya başladı. Ebû Burze-i Eslemî Yezit’e hitâben şöyle dedi: “Vay olsun sana Yezit! Fâtıma’nın [a] oğlu Hüseyin’e [a] çubukla mı vuruyorsun? Oysa ki ben Resûlullâh’ın [s], Hüseyin ve kardeşi Hasan’ın [aleyhimüsselam] dişlerini öperek ve emerek, “Siz ikiniz cennet gençlerinin efendilerisiniz. Allah sizi öldürenleri öldürsün, lânet etsin ve onları cehenneme atsın. Ne de kötü bir yerdir orası.” dediğini görmüş ve duymuş biriyim.

Yezit buna çok öfkelendi ve O’nu meclisten dışarı çıkarmalarını emretti. Sonra da İbn-i Zebâri’nin şiirini okumaya başladı:

“Keşke Bedir savaşında öldürülen kabilemin büyükleri olsalardı da, Hazrec kabilesinin, kılıçlarımızın inmesiyle nasıl inlediğini görselerdi. Görselerdi de bunun sevinciyle çığlık atarak, ‘Ey Yezit, ellerin kırılmasın’ deselerdi. Biz Benî Haşim büyüklerini öldürerek, Bedir savaşının yerine hesap ettik. Ahmed’in yaptıklarından ötürü, O’nun oğullarından intikam almazsam Hindif oğullarından değilim.”

HZ. ZEYNEB’İN,  YEZİT’İN  SARAYINDAKİ HUTBESİ 

Emir’ül Müminin’in [a] kızı Zeyneb bunu duyunca yerinden kalktı. Allah’a hamdü senâ ve Resulüne [s] salat ettikten sonra şu âyeti okudu:

“Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.” [Rum, 10]

Ve şöyle devam etti:

“Ey Yezid, esir olarak şehir şehir dolaştırmakla, bu geniş yeryüzünü ve bu fezâyı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki, bundan ötürü çok övünür ve sevinirsin ? Dünyânı âbâd ettiğin için çok mu mutlusun ? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu sevinirsin ? Yavaş ol, yavaş. Allah’ın, “O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.” [Âl-i İmran, 178] buyurduğunu unuttun mu yoksa ?

Ey azâd edilenlerin [Mekke’nin fethi sonrasında] oğlu, kendi kadın ve câriyelerini perde ardında tutup, Resûlullâh’ın [s] kızlarını da açık yüzlerle ve örtüsüz bir halde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta, oranın sâkinlerine göstermen, yabancıya ve âşinâya, alçaklara ve şerefli insanlara, bu himâyesiz esirleri göstermen insaf ve adâlet midir ?

Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp emen ve sonra da dışarı atan ve şehidlerin kanıyla beslenen [Uhud savaşında Muaviye’nin annesi Hind’in, Hamza’nın ciğerini ağzına alarak yemek istemesi olayına işâret etmektedir.] birinden nasıl merhamet beklenebilir?

Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın ? Şimdi de sanki bu yaptığıyla günah işlememiş gibi mest ve mağrur bir halde Cennet gençlerinin efendisi Hüseyin’in dişlerine çubukla vuruyor ve pervâsızca “Bedir savaşında ölen büyüklerim keşke burada olsalardı da bu durumu görmekle çığlıklar atarak, ‘Ellerin dert görmesin ey Yezit’ deseler’ diyorsun. Niye bu sözü demeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki ? Sen Muhammed’in [s] evlatlarının kanına buladın elini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalib oğullarını katlettin. Fakat bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin oluşturdun. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi tayfanın yaşlılarına sesliyorsun. Fakat çok geçmeden sen onlara katılacak ve “Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lâl olsaydı da bunları demeseydim.” diyeceksin.

Ey güçlü Allah’ım, bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde onları yak!

Ey Yezit, bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok sürmeyecek, Peygamberin evlatlarının kanını akıtmak ve Ehli Beyt’ine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında, Peygamber’in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah, onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ sanmayın. Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.” [Al-i İmran, 169] Allah’ın hükmedici, Muhammed’in [s] dâvâcı ve Cebrâil’in de O’na yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir.

Seni bu makama getirerek müslümanların sırtına bindirenler, zâlimler arasından ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hanginizin daha bedbaht olduğunu bilecekler. Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin ama bu durum seninle konuşmayı mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmek ise benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor.

Ah, Allah’ın ordusunun şeytan ordusu eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyib ve pak bedenler yerüstünde kalmıştır. Çöl kurtları sırayla onları ziyâret etmekte ve yırtıcı hayvanlar da onları yere sürmekteler. Ey Yezid, eğer bugün gâlib gelerek bunu ganimet biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulüm etmez. Biz de şikâyetimizi O’na yöneltiyoruz, çünkü O’dur sığınağımız.

Ey Yezid, kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur ve hile yap, çalış. Ancak Allah’a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve öldüremeyeceksin, bizim işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın âlil, yaşayacağın günler az ve kâlildir. “Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun.” diye seslendiğinde münâdi, o gün bu topluluğun da dağılacaktır. Allah’a hamdolsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehâdet ve rahmet kıldı. Allah’tan istiyoruz ki nimetini, şehidlerimize tamamlasın, mükâfatlarını artırsın ve bizleri de halef-i sâlihlerden kılsın. Çünkü O, bağışlayandır ve mihribandır. Allah bize yeter, ne güzel vekildir O.”

Yezit bu hutbeyi dinledikten sonra şöyle dedi:

“Feryad edenlerin nâlesi ne de güzeldir ve musibet içindeki kadınlara ölmek ne de kolaydır.”

Sonra da esirlere karşı ne yapmaları hususunda Şam’ın büyükleriyle meşveret etti. Onlar esirlerin öldürülmesini istedi, fakat Numan b. Beşir şöyle dedi: “Resûlullah [s] esirlere karşı nasıl davranıyor idiyse sen de öyle davran.”

Bu sırada Şam ehlinden olan biri, Fâtıma binti Hüseyin’e [s] baktı ve:  “Ya emir’el müminin, bu câriyeyi bana hediye et.”

Fâtıma, halası Zeyneb’e bakarak “Halacığım, babamı öldürdüler ve şimdi de câriye yapmak istiyorlar” dedi. Zeyneb, bu fâsık bunu yapamaz dedi. Şamlı, Yezit’e “Bu kız kimdir?” diye sordu. Yezit’de, “Hüseyin kızı Fâtıma’dır ve o kadın da Ali b. Ebi Tâlib kızı Zeyneb’dir” dedi.

Şamlı: “Ey Yezit, Allah sana lânet etsin! Peygamberin evlatlarını öldürüp, ehli beytini de nasıl esir edersin ? Andolsun Allah’a, ben de Rum esirlerinden sanmıştım bunları” dedi.

Yezit “Andolsun, seni de onların yanına göndereceğim.” dedi ve Yezid’in emriyle adamı öldürdüler.

Yezit, bir hatib çağırarak, minbere çıkmasını, Hüseyin’e [a] ve babasına [a] küfretmesini emretti. Hatip minbere çıktı, Emir’ül Müminin Ali [a] ve Hüseyin-i Şehid’i [a] kötülemeye, Muaviye ve Yezit’i de övmeye başladı. Ali b. Hüseyin [İmam Zeynelâbidîn] haykırarak: ‘Ey hatib!, vay olsun sana! Mahlukun rızâsını kazanmak için Allah’ı gazaplandırdın. Ateş içindeki yerin hazırdır.’

Emir’ül Müminin’in [a] vasfında ne de güzel demiştir İbni Sinan Haffaci:

“Minberler üzerinde alenen nasıl küfredersiniz Ali’ye ?
Oysa minberler O’nun kılıcıyla kurulmuştur.”

Aynı gün Yezid, Ali b. Hüseyin’in [a] üç isteğini yerine getireceğine dâir söz verdikten sonra, O’nun emriyle ehlibeyt’i tavanı olmayan bir eve götürdüler. O evde ehlibeyt’in yüzleri şişti, yara-bere içinde kaldı. Dımeşk’te/Şam’da kaldıkları sürece Hüseyin’e [a] mâtem tuttular, ağladılar.

Sâkine [a] diyor ki ‘Dimeşk’teki dördüncü gün bir rüyâ gördüm. -Gördüğü rüyayı uzun bir süre anlattıktan sonra- rüyâsının sonunu şöyle dile getirdi: Tahtırevanda oturmuş bir kadın gördüm, elleri başındaydı. “Bu kadın kimdir?” diye sordum. “Muhammed [s] kızı Fâtıma’dır [a], babanın annesidir O” dediler. Andolsun, bize yapılan zulümleri gidip anlatacağım dedim ve koşarak gidip yetiştim O’na. Karşısında durdum, hem ağlıyor hem de anlatıyordum: “Anacığım, andolsun Allah’a, bizim hakkımızı inkar ettiler, topluluğumuzu dağıttılar, hürmetimizi ayaklar altına aldılar. Anacığım, andolsun Allah’a, babamız Hüseyin’i [a] öldürdüler.” Sâkine, dur, anlatma artık, dedi. Çünkü kalbimin damarını parçaladın. Bu, baban Hüseyin’in gömleğidir. Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar yanımdan ayırmayacağım onu.’

İbni Lâhia, Muhammed b. Abdurrahman’dan şöyle rivâyet eder “Re’sul Câlut beni görüp dedi ki: “Andolsun Allah’a benimle Hz. Davud [a] arasında yetmiş baba fazla olmuştur, fakat Museviler beni gördüklerinde tâzim ederler. Siz ise Peygamberinizle oğlu arasında bir baba olmasına rağmen O’nun oğullarını katlettiniz.”

YA ZEYNEP OLMASAYDI ?

Hicri 61. yılda Kerbelâ çölünde bir katliam oldu. Peygamberin, “Cennet gençlerinin efendisi” diye övdüğü torunu İmam Hüseyin ve yârenleri hâince, acımasızca katledildi. O günler ortamında gazete, radyo  ya da televizyon yoktu. Peki nasıl oldu da bu 1400 yıl önce yaşanan olay günümüze kadar en ince ayrıntılarıyla ulaştı ?
Bu sorunun cevabını hiç düşündük mü acaba ?

Evet o olayı yaşayanlardan en az birisinin, bu olayı duyurmuş olması mantık gereğidir. Acaba katleden zâlimlerden birisi duyurmuş olabilir mi ?  Bu mümkün mü ? Hem katletsin ve hem de bunu katliam olarak insanlara duyursun. Tabî ki mümkün değil. Bu olayı duyuran kişinin, tarafları iyi tanıyan ve hem de mazlum taraftan birisi olması aklın gereğidir.

Ve bizler biliyoruz ki olayı duyuran İmam Hüseyin’in kızkardeşi Hz. Zeynep’ti ve yine biliyoruz ki Zeynep, gittiği her yerde bu olayı, bu vahşeti insanlara anlattı. Hz. Zeynep, o günün radyosu, televizyonu ya da gazetesi oldu. Gittiği her muhitte hatta Yezit’in sarayında bile söyleyeceği sözü söyledi, insanları uyardı.

Hakkı görüp de susanlardan olmadı, gerçeği bilip de saklayanlardan olmadı. Zâlimliklerin ve zâlimlerin maskesini düşürdü ve aslâ doğruların üzerini örtmedi.

Ya Zeynep olmasaydı ? Bu soru korkunç bir sorudur. Eğer Zeynep olmasaydı bizler ne düşünecektik ? Belki de olayı hiç duymayacak, bilmeyecektik. Ya da duysak bile kim kime ne için zulmetti, kim haklı kim haksız ayırt edemeyecektik.

Zâten bu olayı duymayanlar aynı sıkıntıyı yaşamıyorlar mı ? Kerbelâ’yı yarım yamalak duyanlar Kerbelâ’daki zâlim tarafın kim olduğunu apaçık biliyor mu ?

Ve belki de Zeynep olmasaydı ve O’nun 1400 yıldır kulaklarımızda olan çığlığını duymasaydık belki bizlerde Yezid’i ve etrafındakileri saygın şahıslar olarak tanıyacaktık. Târihteki birçok zâlimi insanlar öyle tanımıyor mu ? Birçok zâlim yaptığı zâlimlikler bilinmediği için insanlarca saygı görmüyor mu ?

O olmasaydı eğer, O çığlık atmasaydı eğer,  ve O da sussaydı eğer, birçok kişi o zâlim, acımasız, din düşmanı Yezit’i hazret diye bilecekti…

Zeynep olmasaydı eğer, Yezit bugün bile saygıyla anılıyor olacaktı ve Zeynep olmasaydı, bugün her köyde adı Yezit olan insanlar olacaktı.

Sana çok teşekkür ediyoruz bacı Zeynep, sana minnettarız, bizi böyle bir yanılgıdan koruduğun için ve aslâ susmadığın için…

Ve sen bacı Zeynep, insanlık târihinin en devrimci kadınısın…

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir