Hz. Peygamber’in Ebûbekir ile Hicret Yoldaşlığı

O vakit İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, sen fazlasıyla kendini kaybettin ve küstahlık, edepsizlik ve rezil-lik meydanında sövgü ve saldırıya başladın. Sahâbe ve tâbiîni  lanetleyip  tekfir  ediyorsun. Herhalde, Rasûl’ün Ehl-i Beyti’ne muhabbet ve meveddet  herkes için gerekli ve kesin olan bir şeydir. Bu konuda hiç kimse seninle tartışmaya girmez. Ama büyük sahâbeye ve Seyyid-i Muhtâr’ın  vekilleri olan kadri yüksek halîfelere de muhabbet ve meveddet hepimiz için gereklidir. Onların hilâfetinde ümmetin icmâsı  vardır. Özellikle, Hak Teâlâ’nın, mağara âyetinde ‘Rasûl’ün arkadaşı’ olarak zikretti-ği Ebûbekir de bu fazîletlere sahiptir.”
Hüsniye dedi ki: “Allah aşkına ey İbrâhîm, mağara âyetinde Ebûbekir’in hiçbir fazîleti zikredilmiş de-ğildir. Bilakis söz konusu âyet onun küfrünü  ve rüsvalığını göstermektedir. Ey İbrâhîm, mağara âye-tinde Ebûbekir’in hangi fazîletinin anlatıldığını açıklar mısın?”İbrâhîm dedi ki: “Allah şöyle buyuruyor: “Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz… (Bilin ki) Allah ona zaten yardım etmişti. Hani kâfirler onu, iki kişinin ikincisi olarak (yurdundan) çıkarmış-lardı. O ikisi mağarada bulundukları sırada, sâhibine (yoldaşına) “Tasalanma, Allah muhakkak bi-zimledir.” diyordu. Böylece Allah sükûnetini onun üzerine indirdi ve kendisini sizin göremediğiniz ordularla destekledi.”

Birincisi, Ebûbekir Hz. Rasûl’e (sallallâhu aleyhi ve âlih) yoldaş idi. Eğer bir başkasını ondan daha çok sevmiş olaydı, kendisiyle arkadaşlık etmek ve birlikte oturup kalkmak üzere yanında onu götürürdü. İkincisi, Hak Teâlâ onu “Rasûl’ün sâhibi” olarak adlandırmıştır. Üçüncüsü, Allah ve Rasûlü onu mahzun gör-mek istemediklerinden, hüznünü ve korkusunu gidermek için “Lâ tahzen!” buyurdular. Yani “Üzülme!” Dördüncüsü, “İnnallâhe meanâ” çoğul kalıpta söylenmiştir. Bu durumda âyetin manası “Allah Hz. Rasûl ile ve Ebûbekir ile birlikteydi.” demek olur.

Ey Hüsniye, Ebûbekir’in fazîletlerini sayıp döken bu âyet hakkında ne dersin?”

Hüsniye gülümsedi ve şöyle dedi: “Ey İbrâhîm, şimdi cevabını dinle. O saydığın fazîletlerle, sadece a-vamın gözünü boyayabilirsin. Fakat basiret gözü açık ve kâmil akla sahip olanlar, bu gibi süslü laflara kulak verip de yoldan çıkmazlar. Bu türden menkıbelere dayanarak, bir kimseyi ümmetin en üstünü görüp, onu ismet ve risâlet hânedânının önüne geçirmezler.

Bilesin ki, öncelikle, birinci fazîlet olarak beyan ettiğin; Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) onu herkesten çok sevdiği için yanında götürdüğüne ilişkin iddian, vallâhi yanlıştır. Böyle inananlar da hatalıdır.

Ey İbrâhîm, Cebrail (aleyhisselâm) Hz. Rasûlüllâh’a gelerek şöyle dedi: “Kâfirler bu gece seni öldürmeyi planlıyorlar. Bu gece sahâbenden kimsenin evinden dışarı çıkmamasını emret. Canı seninkine eşit olan, kardeşliğin Ali b. Ebî Tâlib’i kendi yerine yatağa yatır. Senin için canını feda edecek biri varsa; o da A-li’dir. Sen de falan mağaraya doğru yola koyul.”

Bu ilâhî emir doğrultusunda, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih), karanlık bastığında ashâbına, “Ashâp ve ahbâbımdan hiç kimse, bu gece kesinlikle evden dışarı çıkmasın; Allah bunda maslahat görüyor.”  buyurdu. Bu-nun üzerine, hepsi evlerine yöneldi. Sonra kardeşliğini çağırtarak şöyle dedi: “Yâ Ali! Küffârın şerrinden emin olmak için, bu gece Mekke’den çıkıp filan mağaraya gideceğim. Allah bu gece benim yerime, yatağa senin yatmanı emrediyor.”

Bu emir hiçbir şekilde Emîru’l-Mü’minîn’e (aleyhisselâm) ağır gelmedi. Muhabbet ve ihlasla şöyle karşılık verdi: “Benim bin canım, ilâhî emre feda olsun. Hele de Rasûl’ün canını korumak içinse.” Hz. Ali’nin yaşı kü-çük olmasına  rağmen hiç korkusu yoktu. Hazreti Rasûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve âlih) onu kucakladı, yüzünü öptü ve uzunca süre ağlayarak; “Ey Ali, seni Allah’a emanet ediyorum.” buyurdu ve onu kendi yatağına yatırdıktan sonra yola çıktı.

Bir süre yol aldığında, karşıdan birisinin geldiğini gördü; durup onu bekledi. Şahıs yaklaştığında onun Ebûbekir olduğunu anladı. Şöyle buyurdu: “Ben size Allah’ın hükmünü ulaştırıp, bu gece evinizden çıkma-manız gerektiğini söylemedim mi; neden ilahî hükme muhalefet ettin?” Dedi ki: “Ya Rasûlallâh, kalbim senin için korku ve kaygı içindeydi. O yüzden evimde kalamadım.”

Hz. Peygamber şaşırmıştı, çünkü kendisiyle birlikte birini daha mağaraya götürmesine dair ilahî hü-küm yoktu. O sırada Cebrail yetişti ve dedi ki: “Ya Rasûlallâh, Allah’a yemin olsun ki, eğer onu bırakır-san kâfirler onu yakalar ve peşinden gelip seni katlederler.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, mecburen onu da yanında götürüp mağaraya girdi.

Ey İbrâhîm, şunu bilesin ki, Ebûbekir Allah’ın hükmüne ve Rasûlü’ne muhalefet edip evinden çıktı. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve âlih) onu yanında mecburen götürdüğü; aksi takdirde kâfirlerin onu ya-kalayacakları konusunda ümmetin icması vardır. Allah Teâlâ, Ebûbekir ve çevresindekilerin nifakını ve Rasûlü’nden sonra Ehl-i Beyt’le (aleyhimüsselâm) ilgili yaşanacakları, Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve âlih) haber vermiştir. Hz. Peygamber ona güvenmediği için yanında götürmüştür. Allah şöyle buyuruyor: “Onlar dilleriyle, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlar.”  Onların nifakları hakkında başka âyetler de na-zil olmuştur.

Ey İbrâhîm, Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) yol arkadaşına, oturup kalkacağı birine ihtiyacı yoktu. Onun ünsiyeti Allah Teâlâ hazretleriyle idi. Cebrail (aleyhisselâm) onun yoldaşı ve arkadaşıydı. “Görmediğiniz ordularla onu destekledi.”  âyeti bu durumun şâhididir.

Ey İbrâhîm, Allah’ın onu “Rasûl’ün sâhibi” olarak adlandırdığını söyledin. Sadece sohbet  ona hiçbir şeref ve üstünlük kazandırmaz. O sohbeti sırasında Rasûl’den hiçbir zararı gidermedi, din düşmanlarıy-la muhârebe ve mukâtele etmedi , hiçbir geçitten Rasûl’e yardım ulaştırmadı. Eğer bunlar olsaydı, kıssalarda ve tarihlerde onun da varlığı mutlaka zikredilirdi. Kaldı ki Kur’an’da kâfirin mü’minle sohbeti de açıkça belirtilmiş ve kâfir mü’minin musâhibi olarak nitelenmiştir. Âyette şöyle buyurulmuştur: “Sâhibi onunla konuşurken ona şöyle dedi: “Seni topraktan, sonra meniden yaratan ve ardından seni bir adam olarak biçimlendireni inkâr mı ettin?”

Ayrıca Nûh’un (aleyhisselâm) karısı, imansız olmasına rağmen “Nûh’un sâhibesi” idi. Hz. Lût’un karısı da böyleydi. Eşek bile bu adla adlandırılmıştır. Araplar “Bi’se’s-Sâhibü el-Hımar!” derler. “Eşek ne kötü mu-sâhiptir!” demektir. Ashâb-ı Kehf’in köpeği de mağarada onların sâhibi idi.
Ebûbekir’in Hz. Rasûl ile yoldaşlığı da bu çerçevede ele alınmalıdır. Çünkü o, kalbi nifakla dolu olarak Rasûl’e yoldaşlık etmişti!

Üçüncü fazîlet olarak Lâ tahzen’i saydın. Yani Peygamber (sallallâhu aleyhi ve âlih) büyük bir şefkat ve mihribanlıkla “Üzülme!” buyurdu. Ey İbrâhîm, Ebûbekir’in Rasûl ile birlikteyken yaşadığı korku ve endişe, takvâsından mı kaynaklanıyordu, yoksa masiyetinden  mi?”
İbrâhîm korkudan cevap vermedi.

Hüsniye dedi ki: “Eğer Ebûbekir’in hüzün ve korkusu takvasındansa, Allah’ın Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) onu kulluktan menetmiş demektir. Çünkü onu hüzünlenmekten menetmişti. Neûzü billâh! Allah’ın Rasûlü birisini kulluktan men eder mi? Yok eğer onun hüznü masiyetten, korku ve kaygısı inancındaki zayıflıktan, Allah’a ve Rasûlü’ne iman yoksunluğundan  kaynaklandıysa; böyle bir masiyetle onun Hz. Peygamber’e yoldaşlığında ne fazîlet vardır? Peygamber (sallallâhu aleyhi ve âlih) kulluk talep eder, masiyet değil; masiyete mani olur ve onu yasaklar, kulluğu değil.
Ey İbrâhîm, Ebûbekir’in hüznü, ondaki sabrın azlığına, Hak Teâlâ’nın kazâ ve kaderine ve Rasûl’ün ar-kadaşlığına rızâ göstermediğine delildir. Ayrıca Rasûl’ün kavline itimat etmediğini de göstermektedir. Çünkü mağaraya doğru giderken, Allah’ın Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) ona şöyle demişti: “Allah’ın hük-müyle şu mağaraya gidiyorum. Orada düşmanların şerrinden emin olup korunacağım.”

Sizin görüşünüze göre ise Ebûbekir Rasûl’ün yoldaşıydı; Hz. Peygamber onu çok sevdiğinden yanında mağaraya götürmüştü. Eğer böyle idiyse; Ebûbekir, Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve âlih) Allah’ın hük-müyle kurtarılmak üzere mağaraya gittiğini neden bilmiyordu da bağırıp çağırıyordu? Neredeyse Pey-gamber’i ifşa edecekti! Kim bilir, belki de bütün o feryad-u figan ve bağrış çağrışından maksadı da kâ-firleri haberdar etmekti! Onun gâyesi Allah’ın emri olmadığından, Hak Teâlâ Rasûl’ün koruyucusu ve yardımcısıydı.

Ey İbrâhîm, eğer Ebûbekir Hz. Peygamber’e inansaydı, Hak Teâlâ onun ayağını yılanın ısırmasına izin vermez ve onu korurdu. Nitekim kâfirler kalabalık halde gelip, mağaranın etrafında toplanmalarına ve Hazreti Peygamber’in ayak izini mağaranın girişine kadar sürmüş olmalarına rağmen, Hak Teâlâ onu düşmanlarının şerrinden korudu.

Ey İbrâhîm, Allah’ın Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) Ebûbekir’e “İnnallâhe meanâ”, yani “Allah bizimle birliktedir.” buyurmasından da fazîlet çıkarmıştın. Oysa Rasûlüllâh bununla “Allah benim koruyucum ve yardımcımdır.” demek istemiştir. Âyet Ebûbekir’in durumunu da içine alacak olsa bile, bundan kendisine nasıl bir fazîlet çıkabilir? Kur’an’da açıkça şöyle buyurulmuştur: “Üç kişi, aralarında fısıl-daşmaya görsün, dördüncüleri muhakkak O’dur. Beş kişi fısıldaşmaya görsün, altıncıları O’dur. Bundan az da olsalar, çok da olsalar, O mutlaka onlarla beraberdir…”  Yani, üç kişi aralarında bir sır konuşsalar, dördüncüleri Allah’tır. Beş kişi olsalar, altıncısı Allah’tır. Bundan fazla veya noksan olsalar bile, her halükârda Allah onlarla birliktedir. Bu durumda mezkur âyet bütün kâfirleri, Yahûdileri, Hıris-tiyanları, mü’minleri ve diğerlerine şâmildir. Öyleyse Ebûbekir ve dostları için buradan bir şey çıkmaz.

Ey İbrâhîm, mesela bir adamın atı, katırı yahut eşeği olsa, hırsızlar ve haramilerden korkarak bir eve ya da vadiye sığınsa ve “Allah bizimledir. Bizi, yani beni ve benimle olan hayvanları koruyacaktır.” dese, o hayvana buradan nasıl bir fazîlet doğar?”

Hüsniye’nin bu sözleri üzerine Hârûn, koyu taassubuna, Ehl-i Beyt’e karşı düşmanlık ve nifak içinde olmasına rağmen, katıla katıla güldü. Allah Teâlâ onu Hüsniye’ye karşı müşfik  biri yapmıştı. Eğer la-net okuyan biri olmasaydı veya hilâfet makamı ve kibirli hâli kendisine engel çıkarmasaydı, ayağa kal-kıp Hüsniye’nin etrafında tavaf eder, onun elini öperdi.

Hüsniye tekrar söz aldı ve dedi ki: “Ey İbrâhîm, dikkatini verirsen, mağara âyetinde Ebûbekir’i tahkîr  eden sayısız şeyler görürsün. Ama hepsinden fazla rezil eden ve imandan nasipsizliğini  gösteren şu âyettir: “Feenzelallâhü sekînetehû aleyhi”. Yani: “… Allah sükûnetini onun üzerine indirdi.”

Cümledeki “aleyhi” “onun” zamiri, Hazreti Rasûl’e (sallallâhu aleyhi ve âlih) işaret etmektedir. Çünkü bura-daki zamir, müfred ve müzekker  bir zamirdir. Bu da indirilen sekînetin  Ebûbekir’le hiçbir ilgisinin olmadığına ve bundan nasibinin bulunmadığına delildir. Eğer ona da sekînet indirilmiş olsaydı, âyette “Feenzelallâhü sekînetehû aleyhimâ”, yani “… Allah sükûnetini o ikisinin üzerine indirdi.” buyurulurdu. Vallahi bu, Ebûbekir’in küfrüne ve imandan yoksunluğuna  açık delildir.

Çünkü, Hak Teâlâ, Kur’an’da iki yerde; Hazreti Rasûl’e (sallallâhu aleyhi ve âlih) sekînet indirdiğini haber vermiştir. Bunlardan ilki, şu az evvelki mağara âyetidir. Diğeri ise, Huneyn gazasında İslâm ordusu bozguna uğrayıp; Ebûbekir, Ömer, Osman ve sahâbenin birçoğunun, Rasûl’ü (sallallâhu aleyhi ve âlih) küffârın ortasında bırakarak firar ettikleri sırada gerçekleşmiştir. O gün sadece Hazreti Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) ile sahâbe ve Ensâr’dan  yetmiş dokuz  kişi kaçmayıp, Emîru’l-Mü’minîn ile birlikte  savaş meydanında sebat ederek, yiğitçe çarpışmışlar, canlarından vazgeçmişlerdi. Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurdu:

“Gerçek şu ki, Allah size birçok savaş meydanında yardım etti. Huneyn günü de. O vakit, sayınızın çokluğu sizi şımartmıştı! Ama bu size hiçbir yarar sağlamamış, bütün o genişliğine rağmen, yeryüzü size dar gelmişti. Sonunda (düşmana) arkanızı dönüp kaçmıştınız. Bunun üzerine Allah sekînetini; hem elçisinin üzerine, hem de (direnen) mü’minlerin üzerine indirmişti…”

Ey İbrâhîm, Huneyn savaşında sahâbenin çoğu Rasûlüllâh’ı (sallallâhu aleyhi ve âlih) bırakarak kaçtı. Kaç-mayanlara gelince, onların ayakları sâbit ve kendileri iman ehli olduklarından, Allah Teâlâ, elçisi ile on-ların üzerine sekînet indirdiğini beyan buyurdu. Oysa mağarada elçisinin yanında Ebûbekir’den başka kimse yoktu. Allah orada sadece elçisine sekînet indirdi ve o sekînet Ebûbekir’i içine almadı. Demek ki, eğer Ebûbekir iman ehli olaydı, tıpkı Huneyn savaşında bulunan mü’minlerde olduğu gibi, sekînet ona da indirilir; âyette geçen müfred zamirin yerine, müsennâ (tesniye)  zamiri kullanılarak, (aleyhima) buyurulurdu.

Ey İbrâhîm, Ebûbekir’in mağarada korkuya kapılıp sarsılması mutlaka masiyetten kaynaklanıyor ve kendisi güç (huzur ve güven) veren sekînetten mahrum bırakılmışsa, bu durumda mağara âyetinde onun hiçbir nasibinin olmaması gerekir. Hatta bu iman yoksunluğunu da ispat etmiş olur. Siz ise, onun küfrünü ispatlayan şeyleri “fazîlet” diye aktarıyorsunuz. Onunla ilgili naklettiğiniz diğer üstünlükleri de, uzatılmış ipte fazîlet giysisi olarak, ahaliye teşhir ediyorsunuz. Bu uğurda, uyduruk hadisleri halkın arasında yayarak, bir grup fâsık , fâcir , hatta en katı kâfirlerin, masumlar ailesine ve Ali b. Ebî Tâlib’e üstün olduklarını ispata çalışıyorsunuz.

O Hazreti Ali ki, kâfirler Rasûlüllâh’ın (sallallâhu aleyhi ve âlih) yerine kendisini katletsinler diye, Rasûl’ün yatağına yatarak, canını onun için feda etmişti. Allah Teâlâ hazretleri de onunla gurur duyarak, gökteki ve yerdeki meleklere şöyle demişti: “Sizin her ikiniz arasında kardeşlik var. Acaba içinizde canını kar-deşi için feda edecek biri var mı?” Meleklerin hiçbiri cevap veremedi. Allah emretti: “Gidin ve Habîbim ve Rasûlüm için canını feda eden Ali b. Ebî Tâlib’i görün.” Melekler, emr-i ilâhî üzerine grup grup ine-rek Ali b. Ebî Tâlib’i (aleyhisselâm) ziyarete gittiler. Allah, Cebrail ve Mikail’e, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’in baş ve ayak ucunda durmalarını ve kendisini kâfirlerin şerrinden, düşmanların canına kastetmesinden koru-malarını emir buyurdu.  “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını elde etmek için kendisini satar…”  âyeti, o gece Ali (aleyhisselâm) hakkında nâzil oldu.  Bunlar bütün kitaplarınızda kayıtlı ve tefsirlerinizde yazılıdır.

Ey İbrâhîm, bu ve benzeri fazîletleri neden açıkça dile getirmiyorsunuz? Mağara (hicret) gecesinde Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm), Hz. Peygamber’in yerine uyuduğu, canını Rasûl’e feda ettiği ve onun ya-tağında kendi canını hiçe saydığında, ona vekâleten ailenin reisi konumundaydı. Hareminde bulunan-ların tamamını, deve ve koyunlarına varıncaya dek bütün eşyalarını, tek başına Mekke’den çıkardı ve Medine’ye ulaştırdı. Kâfirler, onları katletmek ve eşyalarını yağmalamak için dalga dalga gelerek yolla-rını kestiler. Onların yardımına koşacak kimse de yoktu. Buna rağmen kendisinden bir iplik alamadılar. Hepsini sağ salim Medine’ye, Allah’ın Rasûlü’ne ulaştırdı. Berâe (Tevbe) sûresini, Allah’ın emriyle kâ-firlere ileten de oydu.  Vekâlet etmeseydi, bu olur muydu?

Ey İbrâhîm, Ebûbekir Allah’ın Rasûlü ile mağaradaydı ve mağaradan Medine’ye Rasûl ile birlikte gitti. Buna rağmen onun “muhâcir” olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü Muhâcirler  hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkar da; ölüm ona gelip çatarsa, mükâfâtı Allah’ın uhdesindedir.”

Bil ki, Allah Rasûlü’nün hicreti Allah Teâlâ’ya yönelik olduğu gibi, Mü’minlerin hicreti de Hazreti Rasûl’e yönelik olmalıdır. O halde, Rasûl’e hicret eden kişinin hicreti, Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) hic-retinden sonra olmak zorundadır. Ebûbekir, Mekke’den Allah’ın Rasûlü ile birlikte çıkmış olduğundan, Allah’a hicretinde Allah Rasûlü’ne ortak olması caiz değildir. Çünkü Ebûbekir, Allah Rasûlü’nün hiz-metçisi, yaveri ve tâbisi idi. Rasûl, onunla Allah Teâlâ arasında aracı konumundaydı.

Rasûl ise Allah Teâlâ’ya aracısız tabiydi. Ebûbekir Rasûl’e (sallallâhu aleyhi ve âlih) tabi olduğuna göre, bu durumda hicrette Allah Rasûlü’ne ortak kabul edilmesi doğru değildir. Onun hicreti, Rasûl’ün hicre-tinden sonra olmadıkça, Rasûl’e hicreti gerçekleşmiş sayılmaz. Allah’ın Rasûlü’nden önce veya onunla birlikte hicret eden kimselere “muhâcir” adı verilemez.”

Hüsniye’nin bu sözleri üzerine Hârûn Reşîd, veziri Yahyâ Bermekî’yi çağırarak dedi ki: “Ey Yahyâ, Hüsniye, amcamın oğlunun  imâmetine delil gösterirken hiçbir hata yapmadı. Ey Yahyâ, Hüsniye eğer bizim yolumuzda olsaydı, onu hemen nikâhıma alırdım!”

Yahyâ şöyle karşılık verdi: “Yâ Emîre’l-Mü’minîn, Hüsniye hangi yolda olursa olsun, kendisine ihsan ve ikrâmda bulunmayı hak ediyor. Bunu yapmak şarttır.”
Kur’an “mahlûk” mu, değil mi?

[Bunun üzerine Hârûn Reşîd yüksek sesle İbrâhîm’e seslenerek şöyle dedi: “Ey İbrâhîm, kader ve kazâ mes’elesi ile mağara âyetinin tefsiri anlaşıldı. Şimdi Kelâmullâh  hakkında; Kur’an’ın kadîm yahut hâ-dis  olduğu konusunda ne diyeceksin?”

İbrâhîm konuşulanlardan oldukça etkilendiğinden, söz söylemeye kudret ve cesareti kalmamıştı! Yahyâ “Ey İbrâhîm, niçin susuyorsun?” deyince konuşmaya başladı: “Bizim itikadımızca Kur’an kadîmdir. Zi-ra kelâm (söz), harflerden ve seslerden başka bir şeydir. Üstelik kelâm Allah’ın sıfatıdır ve Allah’ın zâtı ile kâimdir. (Allah kadîm olunca,) Allah’ın sıfatları da kadîm sayılır. Şu harfler ise Allah’ın kelâmına de-lâlet ettiğinden, itikadımıza göre onun varlığı mahlûkattan mukaddemdir. ”

İbrâhîm sözü bu noktaya getirince, Hârûn yüzünü Hüsniye’ye doğru çevirerek dedi ki: “Ey Hüsniye, bu konuda sen ne diyeceksin?”

Hüsniye İbrâhîm’e dönerek şöyle dedi: “Hıristiyanlar Allah’ı ‘üç kadîm’ deyimiyle ifade ettikleri için, Hak Teâlâ onları kınayıp ikaz etmek üzere “Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır!”  bu-yurdu. Ki şu üç kadîmden her biri için ‘uknûm’  tabirini kullanmışlardır. Onlardan birincisi Baba’dır; ki Allah demektir. İkincisi Oğul’dur; ki kasıt Hz. Îsâ Mesîh (aleyhisselâm)’dır. Üçüncüsü ise Kutsal Rûh’tur; ki o da Cebrâîl’dir. Onlar sadece üç tane kadîme inanıyorlar. Siz Eş’arîler  ise, tam dokuz tane kadîm ihdâs ediyorsunuz: Zât-ı İlâhî, İlim, Kudret, Vücût, Hayât, İrâde, İdrâk , Kelâm, Semî ve Basar. Bunların hepsine ‘kadîm’ demiş oluyorsunuz.  Bu durumda, sizin üç kat küfre düşmüş olduğunuz, Kur’an’ın hükmü ile sâbittir.

Ey İbrâhîm, Allah’ın kelâmı kadîm olamaz. Çünkü Ehl-i Beyt nezdinde ve aklı başında olan herkese gö-re, Kur’an denince şu satırlara dökülmüş olan harfler anlaşılır. Onlar da mushaflara yazılmıştır. Bizim itikadımız şudur: Allah Teâlâ cisimlerden herhangi birisi üzerinde harfleri ve düzenli sesleri icat etmeye kâdirdir. Allah’ın zâtına ‘mütekellim’ denmesi de bu itibarladır. Kelâm, harflerden meydana geldiğin-den, o harflerin bazısı önce, bazısı ise sonra gelir. Takdim ve tehir  olunan şeyler ise hâdistir. Öte yan-dan, Hak Teâlâ’nın Kur’an’da yer alan bütün emir ve yasakları, O’nun haber verdiği her şey hâdistir. Madum  olan bir varlığa emir buyurup yasak koymanın imkânsızlığı  ise âşikârdır.]

Ey İbrâhîm, Kur’an-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in mûcizesidir. Muhammed ise mahlûktur, hâdistir. Ken-disi mahlûk ve hâdis olanın, mucizesi nasıl kadîm olabilir? Şayet iki kapak arasında bulunan şeyin ka-dîm olduğu söyleniyorsa, iki kapak arasındaki şey sadece yazı olduğundan; bu da yanlıştır. Çünkü ya-zının hâdis olduğu kesindir. Eğer kadîm olan harf ile sestir, deniyorsa; harf ile sesin de kadîm olması muhaldir. Çünkü o harf ve seslerin bazısı önce, bazısı ise sonra gelir. Ve onların her biri zaman itibariyle sonlu ve sınırlıdır. Böyle şeyler kadîm olamaz. Eğer yazı, harf ve sesten elde edilen manaların kadîm olduğu ileri sürülürse, bu manalar da emir veya yasak, kıssa veya haber, vaat veya ihtar, nâsih veya mensuhtan ibârettir. Henüz ortada bulunmayan birisine, herhangi bir şeyi vaat etmek, bir şeyden kor-kutmak, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yasaklamak muhaldir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ona benzer bir hadis  getirsinler!”  Buradaki “hadis” Kur’an manasınadır . Hadis kadîmin karşıtıdır. Çünkü hâdis olan bir şey kadîm olamaz. Nitekim Hak Teâlâ “Kendilerine Rableri katından ne vakit muhdes  bir zikir gelse…”  buyuruyor. Âyette geçen “zikir”den kasıt da Kur’an’dır  ve “Kuşkusuz biz indirdik o zikri ve biziz onun koruyucuları.”  âyeti buna delildir. Muhdes de kadîmin karşıtıdır. Öte yandan, eğer Kur’an kadîm olsaydı, Kur’an’da bahsi geçen enbiyâ, evliyâ, sâlihler, fâsıklar, fâcirler ve kâfirlerin hepsi kadîm olurdu!”

Hüsniye konuya ilişkin bu şekilde deliller getirirken, İbrâhîm’in başı öne düşmüştü.

Hüsniye sözlerine şöyle devam etti: “Ey İbrâhîm, sizin itikadınıza göre, Allah yaratılmışlardan önce de emreden ve yasaklayan idi. O zaman da “Ey iman edenler…”, “Ey insanlar, takvâlı  olun…” ve “Ey peygamber…” buyurmuştu! Ey İbrâhîm, bir şahıs evinde tek başına oturmuşken, birden bire “Ey Sâ-lim, gel!”, “Ey Gânim, git!”, “Ey Kâbil, ayağa kalk!”, “Ey Mukbil, otur!” deyiverse; bunun üzerine birisi ona “Sen kime sesleniyor, kiminle konuşuyorsun?” diye sorsa, o da “Aklıma geldi de; otuz sene sonra birkaç hizmetçi alacak, onlara Sâlim, Gânim, Kâbil ve Mukbil adlarını koyacağım. Onlara sesleniyor, onlarla konuşuyordum.” dese; aklı olan herkes, orada bulunmayanlara hitap eden ve onlarla konuşan bu kişinin beyinsizliğine hükmeder ve ona deli der.

Ey İbrâhîm, siz kendi iddia ve hedefleriniz yüzünden, beyinsizlere ve delilere ait olabilecek şeyleri Al-lah’a revâ görmektesiniz! Oysa aklı başında zekî insanların, bu türden şeyleri Allah’a nispet etmeyi asla ve kata kabul etmeyecekleri malumdur.”

Bunun üzerine Hârûn bir tepsi altın getirilmesini ve Hüsniye’nin başına dökülmesini emretti. Bütün devlet erkânı ve bu toplantıda hazır bulunan memleketin eşrafı Hüsniye’yi tebrik ettiler. Çoklarının yü-reği Ehl-i Beyt’e muhabbet ateşiyle tutuşmuş, Ehl-i Beyt yolunun hak oluşu ispatlanmıştı. Kendi yolla-rını açıklamakta başarılı olamayan Abbas oğullarının çoğunluğu, Hüsniye’ye dua ediyordu. Hepsi Hüsniye’nin fesâhat ve belâgatlı konuşmalarına hayran kalmışlardı.

Eş’arî  ulemâsının ekserisi utancından başını öne eğmişti. İbrâhîm Nazzâm  altın kürsüye mahcup ve silik biçimde oturup kalmıştı. Hüsniye konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Ey İbrâhîm, bugün bu asrın ulemâsının en âlimi ve en üstünüsün. Bense kâfirlerin arasından alınıp e-sir olarak getirilmiş değersiz bir câriyeyim. Efendim beni birkaç Nâsıra dirhemine  satın aldı. Ne bü-yük talih ki, bana Ehl-i İslâm’ın eserlerini  öğretti ve İslâmiyet’in şerefiyle şereflendim. Sonuçta Vâcibü’l-Vücûd’u  bildim. Basîret gözüm açıldı da; peygamberimi ve hak olan imamımı tanıdım.

Lâkin aklıma takılan birçok müşkülâtım var. Onları, çatışma ve sınama amacıyla değil, sırf araştırma ve ikna için  sormak istiyorum size. Umarım bu müşkülâtımı giderirsiniz. Böylelikle sizi takdirle met-hetmek bana şart olur ve bugünden sonra hizmetinize girerim.

Ey İbrâhîm, bir çocuk annesinden doğduğunda ne Yahûdî, ne Hıristiyan, ne Müslüman, ne müşrik, ne Şiî, ne de Sünnî’dir. Ancak daha sonra onun annesi, babası ve hocası onu Müslüman ya da kâfir, Hıristi-yan veya Yahûdî, mü’min veya münâfık yapar . İtikâdı bâtıl olan herkes şu iki halden birinde de-mektir: Ya kendisinin hak yolunda olduğunu düşünerek ona sımsıkı sarılır ve o yolda yürür, ya da iti-kadının bâtıl olduğunu bilir; ama onu hakka bular, üstünü hakla örter ve insanları kandırır. Her iki sını-fın da cehennemlik oldukları malumdur.”