İmam Ali – İmam Ali Hilafet’ ten Nasıl Mahrum Edildi ?

“SAKÎFE HÂDİSESİ” VE GERÇEKLER

Hz. Ali Allah’ın emriyle ve Hz. Resulullah‘ın açık beyan ve tebliğiyle Ğadiri Hum günü halifelik makamına atanmış, ama daha sonra gelişen olaylarda ümmet, Allah ve Resulünün emrini uygulamamışlardı. Hz. Resulullah’ın Ğadiri Hum günü açıkça irâd buyurduğu hutbe henüz bütün müslümanların kulağında çınlamaktayken, böyle bir şeyin nasıl ve niçin meydana geldiğine şaşırmamak gerçekten mümkün değildir. Mevzunun biraz olsun aydınlığa kavuşması için burada târihin bir dilimine kısaca değinmek, şu “Sakiyfe hadisesi”nin niçin ve nasıl vuku bulduğunu özetle incelemek durumundayız:

1- Târihi belgelerin de açıkça ortaya koyduğu üzere, Kureyşliler öteden beri Haşimilere karşı düşmanlık besliyorlardı. Hatta Hz. Resulullah’ın [s.a.a] sağlığında bile çeşitli yollarla bu kinlerini defalarca kusmuşlardır ve bu konuda Süleyman Belhi çokça rivâyet nakletmektedir. 1

Hatta iş öyle bir hadde vardı ki, Hz. Resulullah “Bâzıları, Ehli Beyt’im konusunda eziyet ediyorlar bana” diye buyurdular. Bunu duyan Ensar derhal silahlanıp savaşa hazır halde Peygamberi Ekrem’in yanına gittiler. Muhib Taberi ve Bezzaz’dan gelen bir rivâyette, Kureyşlilerin bir gün Benî Hâşim’e küstahça çatarak “Çiçek, bâzen de bataklıkta yeşerir” [Hz. Peygamber Haşimilerdendir.] dedikleri ve Hz. Resulü Ekrem’in bu sözden pek rahatsız olduğu geçer. 2

Kısacası Kureyşliler, halifeliğin Haşimilere kalmasından yana değillerdi ve bu makamı Haşimilerin elinden almaya çalışıyorlardı. 3 Yakubi, İbni Abbas’la Ömer arasında geçen bir konuşmayı aktarırken Ömer’in “Ey İbni Abbas! Allah’a yemin ederim ki amcanoğlu Ali, hilâfete en lâyık olan kimsedir hakikaten! Ama Kureyşliler O’nu görmeye bile tahammül edemiyorlar!…” 4 dediğini yazar.

[1] – Yenabiu’l-Mevedde s.11-156-2220.
[2] – Aynı kaynak. a. sayfa.
[3] – İbni Ebil Hadid, c.3, s.283 ve Yenabiul Mevedde s.373
[4] – Yakubi Târihi c.2, s.173

Buna benzer başka bir rivâyette de İbni Esir aynı sözleri aktarır. 5

İbni Ebil Hadid, İbni Abbas’tan naklettiği bir rivâyette Ömer’in şöyle dediğini yazar: “Ben Ali’nin mazlum olduğuna kesinlikle inanıyorum. Muhacirler, sırf yaşça genç olduğu için Ali’yi istemedi.” 6

Aynı anlamdaki cümleleri Ömer’den Taberi de aktarmaktadır. 7 ve El Ğadir’de Ömer’in sözleri kelimesi kelimesine aktarılmaktadır. 8

Abdulfettah Abdulmaksud “El İmam Ali” adlı kitabında “Kureyşliler Hz. Peygambere besledikleri hıncı Hz. Ali’den çıkardılar” der ve “Hz. Resulullah’a ne yaptılarsa Ali’ye de aynısını yaptılar” diye ekler!

Büreyde olayında, Hz. Resulullah’ın yanında, O’nu Hz. Ali’den şikâyette bulunmaya zorladıkları ve böylece Resulullah’ın Ali’ye olan sevgisinin azalacağını umdukları yazılır. 9

Hz. Resulullah Ehli Beyt’inin geleceğinden hep endişe duyar ve “Benim ölümümden sonra Ehli Beyt’im bu ümmetin elinden pek çok perişanlıklar çekecek ve ümmetim tarafından öldürüleceklerdir.” 10 buyururdu.

Hz. Ali şöyle der: “Kureyşliler Hz. Peygamber’e besledikleri kin ve düşmanlığı bana karşı sürdürdüler ve benim evlatlarıma da aynı şeyi yapacaklar. Benim Kureyş’le bir alıp veremediğim yoktu, ben Allah ve Resulünün emri gereğince onlarla savaşmıştım” 11 Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere “Muhacirler” olarak tanınan Kureyşliler Hz. Ali ve diğer Haşimoğullarına düşmanlık ve kin güdüyorlardı. Her fırsatta dilleriyle veya kinâyelerle bu düşmanlıklarını belirtmekte ve huzursuzluk çıkarmaktaydılar.

[5] – Kamil: İbni Esir c.3, s.24, s25.
[6] – İbni Ebil Hadid c.2, s.18
[7] – Taberi Târihi, c.3, s.288-289
[8] – El Ğâdir c.7, s.79-80
[9] – Yenabiu’l-Mevedde s.226-253
[10] – En Nasâihul Kâfiye, s.111, Yenabiul Mevedde s.111
[11] – Yenabiul Mevedde s.111.

2- Kalbinde hastalık olanlar, bilhassa bâzı muhacirler, Hz. Ali’nin İslam ahkâmını uygulama hususunda kimseye en ufak bir müsâmaha göstermeyeceğini, bu hususta uzlaşma ve yumuşamasının imkansız olduğunu, buna göre böyle birinin işbaşına geçmesi hâlinde kendi durumlarının bir hayli zorlaşacağını -en azından, umdukları refah ve mevkilere ulaşamayacaklarını- biliyorlardı. Ömer’in kendisi bunu bizzat vurgulayarak şöyle der:

“Vallâhi eğer Ali Müslümanların başına geçerse onları doğru yola sokacaktır. Gerektiğinde haklı olarak onlara çatacak, hesaba çekecek ve azarlayacaktır ki, bu da insanlara hoş gelmeyecek ve O’na karşı kıyam ve isyan edeceklerdir!”

3- Mekke’nin fethiyle İslam’ı kabul etmek zorunda kalan Ümeyyeoğulları ve bilhassa Muaviye ile babası, kardeşi ve diğer bir grup, kendi dostlarından, İslam’ın merkezinde esrarengiz bir Emevi örgütü oluşturarak, halifeliği Haşimoğullarına kaptırmamak için işe koyuldular.

Bu tür bir planın asıl müsebbiplerini bulabilmek için neticede kimin kârlı çıktığına ve sonuç olarak umulan makamları kimlerin elde ettiğine bakmak gerekir. Nitekim, Hz. Ali’nin Ebubekir’e biat için zorla götürüldüğü gün, orada bulunan Ömer’e dönüp “Bu sütü iyi sağ, yarısı sana düşecek nasıl olsa! Bugün Ebubekir için biat topluyorsun ki, yarın halifelik postunu Sana devretsin!” diyerek çıkıştığı bilinmektedir. 12

[12] – El İmâme Ve’s Siyâse c.2, İbni Ebil Hadid c.2, s.5.

Gerçekten de Ebubekir ne şura, ne de seçim yoluna gitmeksizin kendisinden sonra halifeliği Ömer’e bırakmış, bununla ilgili “yazı”yı, o sırada orada bulunan “Osman” yazmış, üstelik bu yazı da, her nedense Ebubekir’in koma hâlinde olduğu ve sürekli baygınlık geçirip sayıkladığı son dakikalarında yazılmış ve Ömer tarafından oluşturulan altı kişilik Şûrâ da, Ali’nin seçilemeyeceği bir şekilde tasarlanıp hazırlanmıştı!

Yine mevcut belgelere göre Hz. Ali’nin Ömer’in evinden çıkarken, orada bulanan amcası Abbas’a dönüp halifeliğin yine kendisine bırakılmayacağını söylediği bilinmektedir. Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Sakife’de noktalanan “halife tayini” olayı önceden hesaplanıp planı çizilmişti.

Önceden hesaplanmış ve kararlaştırılmış bu olayın nasıl gerçekleştirildiği ve hangi yöntemlerle uygulama safhasına getirildiğinin açığa kavuşması için, Sakife macerasını ana kaynaklarda nakledildiği üzere, adım adım ve özetle incelemek faydalı olacaktır: “Hz. Resulullah dünyadan göçmüştü. Başlarında Hz. Ali’nin bulunduğu

Haşimilerle diğer bir grup sahabe, Allah Resulünün pâk naaşının gusül ve kefen işleriyle meşguldü. 13

Muhacirlerin çoğuyla, Useyd bin Heziyre, Beni Abdul Eşhel, Evs kabilesinden bir grup 14 ve Zeyd bin Sâbit’le Beşir İbni Sa’d gibi “Ensar”dan bir grup Ebubekir’in etrâfına toplanarak, aceleyle Benî Sâide Sakifesi’ne doğru hareket ettiler. 15

Bir grup Ensar da, Sa’d bin Ubade’nin etrafında toplanmıştı. Konuşmalar başladı. Her kafadan bir ses çıkmaya başlayınca, ortada hiçbir söz birliği yokken, Ömer kimseye danışmaksızın, Ebubekir’in eline sarıldı, nezâketli ifâdelerle birbirlerini halife olmaya dâvet ettiler. 16

Derken, Ömer Ebubekir’e biat etti, Beşir bin Sa’d ile Zeyd bin Sâbit de konuşma yaparak Ebubekir’e biat konusunda Ensar’ı iknâ etmeye çalıştılar, muhacirlerle Ensarın çoğunluğunun biati sağlandı ve halife tayini işi böylece gerçekleşmiş oldu. Burada, dikkatle üzerinde durulması gereken birkaç nokta söz konusudur:

Birincisi, Hz. Resulullah’ın ölüm döşeğinde iken verdiği “Usame” komutasındaki ordunun hemen yola çıkması, ayrıca Birinci, İkinci ve Üçüncü halifelerin de bu ordunun birer askeri olarak Medine’yi mutlaka terketmelerinin gerekliliği yolundaki kesin ve ısrarlı emrine rağmen Ebubekir, Ömer ve Osman’ın -şu veya bu sebeple- Resulullah’ın emrine itaat etmeyip Medine’den çıkmadıkları. 17

Hz. Ali’nin muhacirlere yönelerek “Allah aşkına ey muhacirler, Hz. Resulullah’ın hükümetine, Ehli Beyt’inin hakkı olan bu makamı sahiplenmeyin!” 18 demesi.

Fazl bin Abbas’ın bu konuda konuşurken sâdece Kureyşlileri muhatap alması, 19

Miktad’ın da “Şûra” günü sâdece Kureyş’i muhatap alıp “Hilâfeti Hz. Resulullah’ın Ehli Beyt’inin elinden çekip alan şu Kureyş’in yaptığına şaşırıp kalmamak mümkün değil!” demesi.

[13] – İbni Hişam Siyeri c.4, s.336 ve El Ğâdir c.7
[14] – Halebiye Siyeri c.3, s.394
[15] – Hişam c.4, s.338, Taberi. c.2, s.446 ve Tarihul Hulefâ s.45 ve Kâmil: c.2 s.124
[16] – Kamil, İbni Esir. c.2, s.126, Târihi Taberi c.2, s.458-446 ve Halebiye Siyeri c.3,s.395 ve El İmâme c.1, s.6 ve İbni Ebil Hadid c.2, s.3.
[17] – İbni Hişam Siyeri c.4 s.338 ve Kâmil c.2, s.120-121 ve Yakubi c.2, s.92
[18] – El İmâme Ve’s Siyâse c.1, s.12
[19] – Yakubi c.2, s.103 ve İbni Ebil Hadid c.2, s.8

Allah’a yemin ederim ki Allah rızâsı için yapmadılar bunu, dünyayı ahirete tercih ettiler, işin aslı bu!” demesi 20 ….vb. karineler bu işi yapanların -birkaç kişi dışında-

Ensar olmadığı ve Kureyş’in bu işi plânlayıp uygulayan tek taraf olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir. Kureyş’in kimi zaman “Ali’nin yaşça küçük olması”nı bahane ettiği, kimi zaman da “Halifelikle Peygamberlik aynı ailede olmamalı -bir elde toplanmamalı-” dediği bilinmektedir.

Demek ki meselenin aslı, Ömer’in de dediği gibi: “Kureyşlilerin Ali [a.s]’ı halife olarak görmeye tahammül edemeyecekleri”dir. 21

Nitekim aynı şahıslar bâzen de “Ğadiri Hum” nassına rağmen içtihada kalkışmakta ve bir yerde Ömer’in de açıkça ifâde ettiği gibi “İş öyle icap etti…” ve “maslahat öyle gerektiriyordu.” 22 diyerek konuyu kapatmaya çalışmaktaydı.

Tabi ki halifelik mâcerasının kolayca olup bitmediği de bilinmelidir. Sırf bu yüzden Hz. Resulullah’ın mübârek naaşı defnedilmeyerek kendi evlerinde, üç gün boyunca, bekletilmiştir…” 23 Evet… Meselenin çok acı boyutları var…

Hazreti Resulullah’ın rıhletinin pazartesi günü olduğu, temiz naaşlarının ancak çarşamba gecesi toprağa verildiği kayıtlarda geçmektedir. Komşu evler, ancak çarşamba gecesi evden gelen kazma kürek seslerini duyunca, Hz. Resulullah’ın pâk bedeninin toprağa verilmekte olduğunu anlamışlardı. 24

Sakife’de olan tartışmalarda, Habbab bin Münziri Ensâri’nin ağzına toprak doldurulmuş, tekmeler altında ezilmekten güç belâ kurtarılmıştı. Sa’d ve oğlu Kays ile orada bulunanlar arasında çirkin münâkaşalar olmuş, şâirler, Kureyş ve Ensar adına şiirler söylemiş, birbirlerine hicivler atfetmiş ve sert ifâdeler kullanarak suçlamışlardı.

Ama sonunda Ensar yaptıkları bu işe pek pişman olmuş ve bu oldu bittiden sonra kendi aralarındaki konuşmalarda sürekli Ali’nin hilâfete daha lâyık olduğunu belirtmiş ve durum giderek değişerek, Ebubekir’in düşmesi an meselesi hâline gelmişti. 25

[20] – Yâkubi Târihi. c.2, s.140
[21] – Aynı kaynak, c.2, s.137
[22] – Kâmil, İbni Esir c.3, s.24
[23] – El Bidâye c.5, s.271 ve Ebi’l Hadid c.2, s.191-192, Târihi Taberi c.2, s.450.
[24] – Taberi Târihi. c.2, s.452-455.
[25] – İbni Ebil Hadid, c.2, s.2 ve 20, El Ğâdir c.7.

Ancak muhacirler ne yapıp edip, halifeliği Hz. Resulullah’ın Ehli Beyt’inin elinden almayı başarmıştı. Bu arada mevcut şartların, onların lehine gelişmiş olduğunu da hatırlatmak gerekir. Yemâme, Yemen ve Bahreyn’de ortaya çıkan mürtedler olayı, İslam toplumunu tehdit eden ciddi bir tehlikeye dönüşmüş ve bu tehlikenin boyutlarının farkına varan Hz. Ali ve Şia’sı olan sahabeler bu iç ihtilafa -kendi haklarının çiğnenmesi pahasına da olsa- hemen son verilmesi gerektiği noktasında karar almışlardı. Çünkü iç ihtilafın farkına varan İslam düşmanlarının, Medine’ye saldırıp İslam’ı tarihten silmeleri, çok ciddi bir tehlike olarak ortada dolaşmaktaydı.

Öte yandan Haşimilerin, bu bozuk ortamda direnip kargaşayı bastırarak duruma hâkim olabilecek güçleri de yoktu. Bu kargaşa sonucu gelişen olaylar her ne kadar belli bir grubun işine yaramış olsa da, bu durumun doğurduğu sonuçlar, bütün İslam ümmetini olumsuz yönde etkilemiş, bir takım çarpıklıların doğmasına ve bu çarpıklıkların günümüze kadar devam etmesine sebep olmuştur.

ALİ TARAFTARI SAHABELERİN SAKİFE OLAYINA İTİRAZLARI

Hz. Ali ile O’nu izleyen bir avuç sâdık sahabe, Hz. Resulullah’ın mutahhar bedeninin gusül ve kefen işleriyle uğraşırken, çoğunluk denilebilecek kalabalık bir grup, biraz ötede, hilâfeti ele geçirebilmek için münâkaşalar başlatmış ihtilafa düşmüşlerdi.

Bu olaylar neticesinde bir “oldu bitti” ile karşı karşıya bırakılan Hz. Ali’yle Şia’sı -onu izleyenler- söz konusu çoğunluğa karşı, gerekli mücâdele imkanlarına sâhip olmadıkları ve İslam dünyasını tehdit etmeye başlayan mevcut şartların, bir iç ihtilafa hiç mi hiç izin vermeyen böylesine bir ortamda, meseleyi karşılıklı görüşmeler ve tebliğ yoluyla halletmeyi tercih edip, müslümanları bu “aceleci ve zamansız eylem”leri noktasında uyararak, bu yaptıklarının ileride çok kötü sonuçlar doğuracağına dâir nasihatlerde bulundular.

HZ. ALİ [A.S]’IN TAVRI

İbni Kuteybe [Ö: H. 270] “El İmâme Ve’s Siyâse” adlı kitabında “Ali’nin Ebubekir’e biat etmemesi” başlıklı bölümde Ali’nin Ebubekir’e biat etmemesinin nedenlerini anlatan konuşmasını aktardıktan sonra, “Ali orada bulunan muhacirleri muhatap alarak şöyle dedi” der:

“…. Allah aşkına ey muhacirler, Muhammed’in [s.a.a] kurduğu hükümeti, O’nun Ehlibeyt’inden almayın, Ehlibeyt’i, hakkı olan bu makamdan uzak tutmaya çalışmayın. Ey muhacirler -Kureyş- Allah’a yemin ederim ki biz, insanlar içinde hilâfete en lâyık olanlarız! Çünkü biz “Ehlibeyt”iz! Siz de bilirsiniz ki Kur’anı Okuyan, Allah’ın dininde fakîh olan, Allah Resulünün sünnet ve yöntemini en iyi bilen, halkın işlerine vâkıf, bütün zulüm ve haksızlıklara karşı halkın haklarını müdâfaa eden ve beytülmal’ı eşit şekilde dağıtan, bu Ehli Beyt’in arasındadır.

İşte bundan dolayıdır ki liyâkat ve hak sahibi biziz! Ve yine Allah’a andolsun ki böyle biri, biz Ehlibeyt’in arasındadır şu anda! Hevâ ve heveslerinize, nefsânî arzularınıza kapılmayın, yoksa Allah’tan uzaklaşır, hak’tan kopup gidersiniz…” 26

Târih, Hz. Ali’nin Hz. Fâtıma’yı bir bineğe bindirerek akşamları teker teker sahabenin kapısını çaldığını ve onlardan yardım istediğini, onlarınsa Hz. Fâtıma’ya şu cevabı verdiklerini yazar: “Ey Resulullah’ın kızı! Biz Ebubekir ile biat etmiş bulunmaktayız artık! Eğer Ali O’ndan önce gelip biat isteseydi, elbette ki Ali’ye biat ederdik!” Bu cevap üzerine Hz. Ali “Ben Hz. Resulullah’ın cenâzesini ortada bırakıp, hilâfet için biat toplama derdine düşemezdim!” demekteydi. 27

HZ. FÂTIMA’NIN [A.S] İTİRAZI

Fedek meselesi için câmiye gelmiş olan Hz. Fatıma [a.s], Fedek meselesini ele alarak, oldukça düşündürücü ve çarpıcı bir konuşma yapmış ve hilâfet konusuna da değinerek şöyle demişti:

“Allah Teâlâ, Resulünü Berrin Cennetlerinde Peygamberlerin bulunduğu yere götürüp O’nu sizden ayırınca, sizde nifak kinleri görünmeye başladı ve Hz. Peygamber’in zamanında konuşmaya cesâret edemeyen “sapmışların sözcüsü” nün dili söyler oldu, câhillerle yalancılar belli oldu. Şeytan sizi çağırdı, ona icâbet ettiniz, başkasına âit deveye binip başkalarına âit bir pınara yöneldiniz” 28

Hz. Fâtıma’nın [a.s] bu hutbesi epey tafsilatlıdır, dileyenler bu hutbeyi içeren eserlere bakabilirler. Hz. Fâtıma ölüm döşeğindeyken, Ensar ve Muhacir hanımlarından kendisini ziyârete gelen bir gruba şöyle dediler:

“…Müslümanlar Ali’de ne hatâ buldular ki, halifeliği O’nun elinden alıp başkasına verdiler?!

[26] – El İmâme Ves Siyâse c.1, s.12.
[27] – El Ğâdir c.7, İbni Ebil Hadid c.2, s.5, El İmâme Ves Siyâse c.1, s.12-13.
[28] – Hz. Fâtıma Zehrâ selâmullahi aleyha bu muazzam hutbesinde birçok meseleye dolaylı olarak değinmekte, fevkâlâde çarpıcı bir üslupla kendine has ima, deyim ve teşbihlerle beyan etmiştir ki, okuyucuların bu çarpıcı hutbenin tamamını açıklama ve şerhiyle birlikte mütalâa etmesini tavsiye ederiz, bir kısmının tercümesiyle yetinmek zorunda kaldık. İbni Ebil Hadid c.4, Tezkire-i Sıbt, İbn-i Cuzî, s.367, Şâfi, Seyyid Murtaza.

Evet, Allah’a yemin ederim ki Ali’nin keskin kılıcı, azimli ve yolundan dönmez adımları ve uygulamada hiçbir müsâmaha ve ayrıcalık tanımaması, ilâhi ahkâm konusundaki bilgisi, müslümanlara hoş gelmedi.

Ama Allah’a ant olsun, Hz. Resulullah müslümanların idâresini kendisinden sonra O’na bıraktığı gibi onlar da O’na bıraksaydı, Ali islam ümmetini ifrat ve tefrite düşmeksizin idâre ederdi. Çünkü Ali risâletin dayanağı, nübüvvetin sağlam beli [desteği] ve dinle dünya işlerinin bilgesidir.

Şunu bilin ki, islam ümmeti bu işte apaçık kendi zararına olacak şekilde davrandı. Allah’a yemin ederim ki müslümanlar Ali’nin yöneteceği bir hilâfette eziyete uğramaz, sıkıntıya düşmezlerdi, Ali onları adâlet ve bilgi pınarına doğru götürür ve doyasıya susuzluklarını giderirdi [Herkes Hz. Ali’nin ilminden faydalanmış olurdu]. Yerin ve göğün bereketleri müslümanlara açılıverirdi o zaman!

Sözlerime iyi kulak verin ve bu duyduklarınızı sakın unutmayın: Daha nice şaşırtıcı şeyler göreceksiniz, bekleyin hele.. Bu işte hangi delil ve karineyle davrandı onlar? Neye dayanarak yaptılar bunu? Cesur ve işbilir bir uzmanı bırakıp, korkak ve işbilmez birine sarıldılar.

Yolu bilip de diğerlerine de doğru yolu gösterenin mi, yoksa yolu bilmeyen ve kılavuzluğa ihtiyacı olanın mı, halkı yönetmeye daha lâyık olduğunu bilmeyen şu güruha yazıklar olsun!

Ne oldu sizlere böyle?! Nasıl vardınız bu hükme?! Evet! müslümanların yaptığı bu iş, tıpkı gebe devenin durumu gibidir. 29

Bekleyin hele, yakında doğuracak, o zaman süt yerine kâse kâse kan ve öldürücü zehir sağacaksınız! İşte o zaman kötüler zararlı çıkar, gelecek nesiller geçmiş nesillerin düzüp koştuğu, uğursuz temellerin sebep olduğu sonuçları görürler… O halde kesinlikle sizi saracak olan fitne ve fesadı bekleyedurun.

Keskin bir kılıç, her yeri sarıp kuşatacak, dâimi bir kargaşa ve zâlimlerin diktatörlük ve zorbalığıdır bundan böyle sizi bekleyen… Varınızı yoğunuzu yağmalayacak, olgunlaşmış buğday başakları gibi tırpanlayıp biçecekler sizi! Bu uğursuz işin nelere yol açacağı şu anda belli değildir sizlerce… Ne de zavallıdır bunlar! Siz kendiniz biat etmeye gelmedikçe biz Ehli Beyt, sizi zorlayamayız! 30

Hz. Fâtıma’nın bu konuşmasını dinleyenler içinde sağ kalıp, Hırre hâdisesini gözleriyle görenler, Medinelilerin nasıl üç gün boyunca acımasızca katledildiğini, Kureyşle Ensardan 700, sahabaden 70 ve diğerlerinden de 10.000 kişinin öldürüldüğüne bizzat şâhid olmuşlardı. 31

Târih’ul Hulefâ da, bu hâdisede 1000’e yakın Medineli bâkire kızın tecâvüze uğradığı yazılmıştır.

HZ. HASAN BİN ALİ NE DEDİ ?

İmam Hasan Mescidi Nebi’ye girdi. Ebubekir’i minberde görür görmez “Babam’ın yerinden in” dedi. 32 Aynı olay Ömer döneminde de olmuş ve bu defa da İmam Hüseyin aynı şeyi Ömer’e söylemişti!

İmam Hasan, babasının şehâdetinden sonra -o gün- minbere çıkarak şöyle buyurdu: “Biz, Allah’ın gâlip gelecek olan hizbiyiz -Hizbullah- Hz. Resulü Ekrem’in mutahhar soyu, O’nun pâk ve tertemiz Ehlibeyt’iyiz. Hz. Peygamber bu ümmet arasında iki ağır ve paha biçilmez emânet bıraktı, birincisi Allah’ın kitabı, ikincisi ise biz Ehlibeyt’iz! O halde biz Kur’an’ın tefsiri hususunda ümmetin -başvurması gereken- mercîleriyiz. Kur’an’ın hakikatlerini bilen ve beyan edicileriz, o halde emrimize itaat edin! Bize itaat etmeniz farzdır, bu Allah ve Resulü’nün emrine itaatir”. 33

İmam Hasan Muaviye’ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurur: “Allah, Peygamberini ümmetin arasından alınca, araplar O’nun yerine geçme hususunda birbirleriyle tartışıp çekişmeye düştüler. Kureyşliler “Biz Peygamber’in akrabasıyız ve O’nun vârisiyiz, O’nun saltanatı hususunda bizimle tartışmayın” dediler.

Araplar, Kureyş’in bu istidlalini kabul etti ama Kureyşliler bizim aynı konudaki -akrabalık- delilimizi kabul etmediler! Ne yazık ki Kureyşliler, Araplara kabul ettirdikleri şeyi, bizim hakkımızda kabul etmemekle haksızlık ettiler!” 34

[29] -İbni Ebi’l Hadid. c.4, s.87, Tabersi’nin İhticac’ı ve Meâni’ul Ahbar ve Keşfu’l Gummeveet-Taaccub: Keracki ve Emâli Şehy Tusi.
[30] – El İmâme c.1, s.171-981, Târihi Hulefa s.139, Kâmil c.4, s.45-48, Taberi ve Yâkubi Târihleri.
[31] – Yenabiul Mevedde, Bombei baskısı. s.25.
[32] – Murucu’z Zeheb, O Hazretten vecizeler ve Yenabiu l Mevedde s.18 ve 152
[33] – İbni Ebi’l Hadid c.4, s.9 ve Keşful Gumme ve aynı içerikli bir diğer mektup da: Makatil’ut Talibin s.37 ve Şerhi İbni Ebi’l Hadid c.4 s.12’de geçer.
[34] – İbni Ebi’l Hadid, c.2, s.17

HZ. SELMAN’IN İTİRAZI

Sakîfe günü Selman şöyle demişti: “Hz. Peygamber’in [s.a.a] Ehlibeyt’inden sapıp bir ihtiyara biat ettiniz. Halifeliği Ehlibeyt’e bıraksaydınız kimse karşı çıkmaz, muhalefet etmezdi, nimetlerle dolu şerefli bir hayat sürdürürdünüz. Ama siz yapacağınızı yaptınız ve yapmanız gerekeni yapmadınız!” 35

HZ. EBUZER’İN GÖRÜŞÜ

O gün Ebuzer Medine dışındaydı. Medine’ye geldiğinde Ebubekir’in halife olduğunu görünce şöyle dedi: “Kılıcı aldınız, ama kınını unuttunuz [Halifeliği kabullendiniz, ama gerçek halifenin yerini bilemediniz]. Bu halifeliği Hz. Resulullah’ın Ehlibeyt’ine bıraksaydınız kimsenin itirazı olmazdı.” 36

Ya’kubi şöyle yazar: Ebuzer Mescidi Nebi’de bir konuşma yaparak şöyle dedi: “Muhammed, Âdem’in ilminin vârisi olup, bütün Peygamberlerin faziletlerini kendisinde toplamıştır. Ali de Hz. Peygamber’in vâsisi ve O’nun ilminin vârisidir. Ey ne yapacağını bilemeyen şaşkın ümmet! Eğer Allah’ın öncelik tanıdığına öncelik tanır, Allah’ın geride bıraktıklarını geride bırakır, halifeliği gerçek hak sâhibi olan kendi Peygamberinizin Ehlibeyt’ine verseydiniz dört bir yandan nîmetler gelirdi sizlere ve kimse de muhalefet etmezdi.” 37

Ya’kubi, kitabının 2. cildinde Muaviye’nin biat meclisinde Kays’ın söylediklerini nakleder. Târihte de kaydedilmiş olduğu üzere şii sahabiler, imkanları ölçüsünde gayret gösterdiler, ellerinden geleni yaptılar, bilhassa altı kişilik şurâ oluşturulduğu gün, durumu düzeltmek için çok çaba sarfettiler, ancak ümmet, kendi durumunu değiştirmedi.

İbni Ebil Hadid şöyle yazar: “Ammar Mescidi Nebi’de ayağa kalkıp bir konuşma yaptı. Cemaat dört bir taraftan bağırarak, susup yerine oturması için uyardılar, ihtar ettiler, hatta bâzıları “Halifelik işlerinden sana ne?! gibi laflar ettiler.

Ammar yerine oturup “Allah’a şükürler olsun, haktan yana olanlar her zaman mazlum olmuşlardır,” dedi. 38

[35] – Aynı kaynak. c.2, s.5
[36] – Yakubi c.2, s.148 ve İbni Ebi’l Hadid c.1, s.8, aynı nutkun bir benzeri de Mescid’ul Haram’da Ebuzer’den nakledilir.
Mesudi, Murucuz Zehebi’sinde Osman’ın hilafetiyle ilgili ve İbni Ebi’l Hadid c.2, s.400 ve 412 ve c.3, s.182 ve Yakubi c.2, s.140’de Mikdad’la Ammar’ın konuşmalarını naklederler. El Ğâdir c.1, s.209’da Ammar’ın Sıffın savaşında Amr bin As’la konuşması ve Kays bin Sa’d’in Medine’de Muaviye’yle konuşmasını ve İbni Abbas ile Abddullah bin Cafer’in Muaviye’nin meclisindeki sözlerini aktarmaktadır.
[37] – Şerhi İbni Ebil Hadid, c.3, s.72.
[38] – Sahihi Müslim, c.7, s.108-192.

KARŞI ÇIKANLAR KİMLERDİ ?

Halifelik olayında Hz. Ali’nin etrafında toplanıp, çoğunluğun yapmış olduğuna ilk itiraz edenler, yani ilk Şiiler, ne adı sanı belli olmayan, ne de hevâ ve heveslerine kapılıp, dünyalarına uyan kimselerdi. Bilâkis, bunların tamamı sahabe-i kiramdan olup Hz. Resulullah’ın yüce öğretisinde yetişmiş, bildiklerini O’ndan öğrenmiş zâhid, âbid, bilinçli, âlim, siyâset bilimine vâkıf, basiretli ve ileri görüşlü dürüst kimselerdi.

Her biri, islam târihinde asırlarca anılacak türden hizmet ve fedâkarlıklarda bulunmuş, seçkin birer sahabe olan bu müslümanlar, sıradan insanlar değildi. Şia’nın önde gelenleri Ammar, Ebuzer, Mikdad ve Selman gibi sahabelerin Allah ve Resulü katında ne yüce makamlara sâhip oldukları herkesçe bilinmektedir.

Bu büyük sahabelerin kim oldukları ve neler yaptıklarını anlamak için:
Ebû Naim İsfehâni’nin ,Hılyet’ul Evliya’sına
Hatib’in Târihi Bağdad’ına
İbni Asâkir’in Tarih’ine,
İbn’ul Cevzi’nin, Safvatul Safve’sine
Hâkim’in Müstedrek’ine
Müslim’in Sahih’ine
İbni Esir’in, Usd’ul Ğâbe’sine
İbni Hacer’in, İsâbe’sine,
Ebu Ömer’in, İstiab’ına bakmak gerekir.

Bu kaynaklarda adı gelen sahabelerin üstün özellikleri anlatılmış ve her biri hakkında Hz. Resulullah’ın buyurduğu vasıf ve övgüler aktarılmıştır ki, Taberî, Kâmil ve Yakubi’nin Târih’leriyle, Belazuri’nin Futuh’ul Buldan, Vakidi’nin Futuh’ul Şam ve İbni Hişam’la Halebi ve Zeyni Dehlan’ın siyer ve tarih kitaplarında bu yüce sahabilerin İslam uğrunda katlandıkları zorluklar, katıldıkları savaşlar, gösterdikleri fedakârlıklar, başarılar… vb. seçkin hasletleri ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

EHLİ BEYT’İN VELÂYETİNE DÂİR MÜTEVÂTİR NASLAR

Esâsen Şia ile Ehli Sünnet’in hilâfete yükledikleri mânâ ve mefhumlar birbirinden farklıdır. Çünkü Ehli Sünnet, hilâfeti herhangi bir makam gibi biliyor ve “Halife” müslümanların başına geçen, onları idâre edip yöneten kimsedir” der.

Şia ise şöyle der: Peygamberlik makâmı nasıl Allah tarafından belirlenen ilâhi bir makam ve görevse, insanların görüş ve tercihlerine bırakılmıyorsa, İmâmet de insanların görüş ve tercihlerine bırakılmayan ilâhi bir makamdır ve hilâfet görevi İmam’ın işlerinden biridir. O halde İmam’ın da Allah ve Resulü tarafından tayin edilmesi gerekmektedir.

Aynı zamanda halife de mâsum olmalı, insanoğlunun bütün eksikliklerini -vahyî sistem çerçevesinde- en sağlıklı şekilde nasıl giderilebileceğini, eksiksiz ve noksansız bilmelidir. Şia, Hz. Resulullah’ın Hak Teâlâ’ın emriyle Hz. Ali’yi velâyet ve İmâmet makamına tayin edip, bu hususta müslümanlardan biat aldığına inanır.

Şia’nın bu hususta dayandığı nass ve karineler, Ehli sünnet kaynaklarında bizzat mütevâtir olarak rivâyet edilmiştir. Burada, meseleyi araştırmak isteyen okuyucular için bu kaynaklarda geçen rivâyet ve hadislerin bir kısmını özetle aktarıyor, daha tafsilatlı bilgi edinmek isteyenlerin, bu kaynak eserlere ve konuyla ilgili geniş bilgiler içeren diğer kitaplara başvurmasını ricâ ediyoruz.

A- Haşimoğullarını Dâvet

“… En yakın akrabalarını korkut…” âyeti nâzil olunca Resuli Ekrem, Hz. Ali’den yemek hazırlamasını ve Haşimoğullarının yaklaşık 40 kişiyi bulan erkeklerini dâvet etmesini istedi. Yemekten sonra şöyle buyurdu: “Ey Abdülmuttaliboğulları! Yemin ederim ki, araplar içinde kavmine benim getirdiğimden daha iyisini getiren hiç kimse olmamıştır. Ben Allah tarafından, sizi O’na çağırmak için görevlendirildim.”

“Bu yolda çekeceğim zahmet ve sıkıntılarda, aranızdan hanginiz bana ortaklık edeceksiniz? Kim bana iman ederse o benim kardeşim, vâsim ve aranızda halifem olacaktır.” Herkes susmuştu. Bu sırada Hz. Ali ayağa kalkarak Resulullah’a biat etti. Hz. Resuli Ekrem elini Ali’nin omzuna koyup “Bu benim kardeşim, vâsim ve aranızda halifemdir, O’nu dinleyin ve emirlerine itaat edin.” 39 buyurdu. Bu hadis, halifelik meselesine yeterince ışık tutmakta ve târihte çözülmeden bırakılan birçok düğümü çözmektedir.

Evvela: Hz. Ali’nin hilâfetinin, Hz. Peygamber’in bi’set gününden itibâren nübüvvetle içiçe gündeme getirildiği ve sırf Gadir Hum gününe mahsus bir ilan olmadığı ortaya çıkmakta ve risâletin aslının, tevhidden sonra Hz. Resulullah’ın Nübuvveti ve Ali’nin velâyeti olduğu anlaşılmaktadır.

İkincisi: Hz. Resulullah’ın henüz Ğadir Hum günü olmadığı halde, bi’setinin ilk gününden başlayarak vefaatına değin, çeşitli zaman ve mekanlarda kimi zaman işâretle, kimi zaman açık ve net olarak Hz. Ali’nin hilâfetini, niçin bunca tekrarlayıp durduğu böylece anlaşılmaktadır.

[Hılyet’ul Evliya, Yenâbi’ul Mevedde, Nur’ul Ebsâr, Târihul Hulefa, Hasâis’un Nesaî, Feraid’us Sımteyn, Menâkıbi Harezmî, Tarihi İbni Asâkir, Hakim’in Müstedreki… vb. ana kaynak eserler, bu konuyla ilgili hadis ve rivâyetlerle doludur].

Bütün bunlar, bi’setin ilk gününden itibâren, hilâfet meselesinin çözüldüğünü ve halifenin tayin edildiğini göstermektedir ki, Hz. Resulullah da her fırsatta bu ilâhi emri açıklayıp vurgulamaktaydı. Ğadiri Hum günü gerçekleşen şey, bütün ümmetin resmen biatini almaktan ibâretti sâdece.  

[38] – Sahihi Müslim, c.7, s.108-192.
[39] – Taberi, c.2, s.63 ve Kâmil c.2, s.22 ve Ebul Fida c.1, s.119 ve Muhammed’in [s.a.a] Hayatı: Heykel, 1. bas. ve Müsnedi Ahmed c.1, s.159 ve 111 ve aynı hadisi nakleden diğerleri için bkz: İbni Kesir, El Bidâye Ve’n Nihâye c.3, s.352 ve Taberi Tefsiri Kebir c.19, s.68-69 bunlar “vasiy ve halifetiyy” kelimeleri yerine “…keza ve keza” tâbirini kullanmış ve “… ismeu leh ve atiuhu” rivâyetini aktarırken nakletmişlerdir.

B- Ğadir-i Hum Hâdisesi

Hicretin 10. yılıydı, Hz. Resuli Ekrem Vedâ haccı olarak bilinen son haccından dönerken, Mekke’yle Medine arasında bulunan “Ğadîr” denilen mekanda Allah’ın emriyle konaklama emri verdi ve develerin semerlerinden bir minber kurdurdu. Hz. Peygamber bu minbere çıkarak bir hutbe okuduktan sonra, Hz. Ali’nin kendisinden sonra Velâyet ve Hilafet -velî ve halife- makamına atanmış olduğunu açıklayıp, orada bulunan müslümanlardan Ali [a.s]’a biat aldı.

Sayıları 110’a varan sahabe tarafından rivâyet edilmiş bulunan bu hadis, [Ğadir-i Hum Hadisi] Ehli sünnet kitaplarında çeşitli yol ve nakillerle nakledilmiştir. Bu kaynaklar, bilhassa Ehli Sünnet kaynaklarındaki senet ve rivâyetlerin tafsilatı için, Mir Hamid Hüseyin Hindi’nin “Abekat-ul Envâr”ıyla “El- Ğadir”in 1. cildine bakılması yeterli olacaktır.

Tefsir, lügat ve tarih bilimcileri arasında çok meşhur olan bu hadisle ilgili olarak, tanınmış müslüman âairlerden günümüze ulaşan şiirler binleri bulmakta ve her yıl da bunlara yenileri eklenmektedir.

Enes bin Mâlik, Bera bin Azib, Büreyde, Ebu Hureyre, 1. halife Ebubekir, Hz. Resulullah’ın zevcelerinden Ümmü Seleme, Ubeyy bin Kâ’b… ve daha birçok tanınmış sahabe, bu hadisi mütevâtiren rivâyet edenler arasındadır.

C- Sakaleyn Hadisi

Hz. Peygamber’in defalarca ashabına “Aranızda iki ağır emânet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve itretim [öz yakınlarım] olan Ehli Beyt’im. Bunlar kıyâmet günü bana kavuşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.” buyurduğu mütevâtiren sâbittir. 40

[40] – Bu hadisin naklolunduğu yerler: Müsnedi Ahmed c.3, s.17, 14, 26, 59 ve c.4, s.366, c.5, s.181 ve 189, Yenabiul Mevedde, Bombai bas. s.17, 18, 23, 247, 252, çeşitli yollardan nakledilmiştir; İs’afur Rağibin s.110 ve El Fusul-ul Muhimme. İbni Sebbağ s.24, Kifâyet-ut Tâlib. Genci Şafii s.130, Yakubi c.2, s.92 ve Hadis-i Sakaleyn: Şeyh Kıvamuddin Gummi’nin nakliyle.

D- “El- Hulefâu Ba’di İsna Aşer” Hadisi

Ehli Sünnet kaynaklarında Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğu geçer: “Benim vâsim ve halifelerim on iki kişidir, tıpkı İsrailoğulları’nın nakibleri gibi. Tamamı Kureyş’tendir.” Ve bir diğer rivâyette, “Haşimoğullarındandırlar.” 41

[41] – Yenabiul Mevedde, s.18 ve 373, Buhari, Ahkam Bab. 5 ve Muslim c.6, s.2 El Bidâye c.6, s.245, Müsned-i Ahmed ve c.5, s.86, 77, 89, 90, 92, 95, 97, 101, 106-108.

Hz. Resulullah’ın vâsi ve halifelerinin on iki kişi olduğunu açıkça belirten hadisler meşhur ve menkul yolla çokça ulaşmıştır.

Zamanın da ortaya koyduğu gibi Resulullah’ın kendisinden sonra “halifeleri” olarak buyurduğu on iki kişi, O’nun itreti olan Ehlibeyt’indendirler. Bu hadisle kastedilenlerin hulefâi Râşid’in olarak bilinen halifeler olması mümkün değildir, çünkü Hulefâi Râşid’inin sayısı on iki değildir. Bunların Emevî sultanları olabileceği de düşünülemez, çünkü evvela, Emevi sultanları sayıca on ikiden fazladır. İkincisi, işledikleri onca cinâyet ve gayri İslâmi amellerden sonra, onların “Resulullah’ın halifeleri” olarak tanımlanması mümkün değildir. Abbâsiler de olamaz, çünkü Abbâsi halifelerinin de sayısı on ikiden fazladır.

Hadisin maksadı “Vâsi ve halifelerin” Ehli Beyt İmamları olduğu apaçık ortadadır. Çünkü sayıca da on iki olan Ehli Beyt İmamlarının her biri, kendi çağının iman, takva, bilgi ve basirette en ileri şahsiyetleriydiler.

Konuyla İlgili Rivâyet ve Hadislerin Geçtiği Kaynaklar

Yukarıda zikri geçen hadislere ilâveten “Mübâhele Hadisi” “Menzilet Hadisi”… gibi daha başka hadislerden de bahsedilebilir ki, bunlar da çeşitli yerlerde Ehli Sünnet kaynaklarında mükerreren geçen hadislerdendir. Daha fazla bilgi için “Abekat” ve “El Ğâdir” kitaplarına bakılabilir.

İslam ümmetinin Ehlibeyt’in yolunu izlemesi gerektiğine dâir yine birçok hadis mevcuttur. Sefine hadisi olarak bilinen “Benim Ehli Beytim Nuh’un gemisine benzer, gemiye binen kurtulur, binmeyen boğulur, helâk olur gider” meşhur hadisi, İbni Sebbağ’ın “El Fusuli Mühimme”sinde [s.10], “Yenabiu’l Mevedde”nin 117 ve 258. sayfalarında, “Nurul Ebsar”ın 114. sayfasında ve “İs’âfur Rağıbîn”in 3. sayfasında geçer.

El Fusuli Mühimme’yle İsâfu’r Râğıbîn’de Ebuzer’in Hz. Resulullah’tan rivâyet etmiş olduğu şu hadis vardır: “Benim Ehli Beyt’imi vücutta baş ve başta göz mesâbesinde bilin, başsız bir vücut hiçbir şey yapamaz ve gözü olamayan bir baş da yolu bulamaz.”

Yenabiu’l Mevedde’nin 136, 142, 216, 190 ve 258. sayfalarıyla Fusuli Mühimme’nin 2. sayfası ve Kifâyet-ut Tâlib’in 188. sayfasında Hz. Resuli Ekrem’in şu hadisi şerifi geçer: “Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ile savaşana karşı savaşırım ben, bunlarla barışık olanlarla barışık olurum.”

İbni Âsâkir’in Târihi c. 4, s. 204’te,
Yenabiul Mevedde s. 245, 247 ve 87’de
Ebu Said Hudrî’den naklen,
Yine Yenabi’ul Mevedde s. 7, 87, 138, 188, 190, 243 ve 400’de İmam Hasan ile Said bin Ebu Vakkas’tan naklen,
Nur’ul Ebsâr, s. 3 ile İbni Asâkir, c.4, s. 204 ve c. 5, s. 204 de,
Kifâyetü Talib, s. 12 ve 228 ile Sahihi Müslim, c. 7, s. 130 da,Ayşe ile Ümmü Seleme’den naklen,
Yenabi’ul Mevedde, s. 190, 87’de Vâsıla b. El Askâ’dan naklen,
Ve yine s. 190’da El Hamra’dan Muakkal bin Yesâ’dan naklen,
Nur’ul Ebsâr, s. 112’de Enes bin Mâlik’den,
Yenabi’ul Mevedde, s. 190 ve 87 de
Kifâye’tü Tâlib, s. 32, ve 227’de Amr bin Ebû Seleme’den naklen,
Mukâtil-ut Tâlibin, s. 33’te “TATHİR AYETİ” nin Ehlibeyt için inmiş olduğu geçer.
Yenâbiul Mevedde, Fusul’ul Mühimme, Nur’ul Ebsâr, İs’âfur Râğibiyn, İbni Hacer’in Sevâik’i, Ferâidus Sımtayn ve Hasâisi Nesâî… vb. kaynaklar bu rivâyetlerle doludur. Bütün bu hadis ve rivâyetler, Hz. Resulullah’ın [s.a.a] mutahhar Ehli Beyt’inin, ümmetin İmamları, liderleri, öncüleri ve başları olduklarını göstermektedir.

 

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir