Hüsniye Hârûn Reşîd’in Sarayında

Hârûn Reşîd’in hükümeti zamanında ve hilâfet günlerinde, bolluk içinde yaşayan tâcir bir adam vardı. Bağdat’ın meşhurlarındandı. Pâk ve güzel Ehl-i Beyt hanedanına büyük muhabbet duyuyordu. Sürekli İmam Cafer b. Muhammed’in (aleyhisselâm) yanına gidip geliyor, ona bendelik  ve hizmetkârlığın her türlü şartını yerine getiriyordu.Hz. İmam Cafer’in şehâdetinden sonra, düşmanların zulmü nedeniyle tüm malını mülkünü kaybedin-ce, dervişlik ve yoksulluk kapısını çaldı. Elinde avucunda hiçbir şey kalmadı; bir tek câriye kadın hariç. Onu beş yaşındayken satın almış ve mektebe göndermişti. Çocuk on yıl boyunca İmam Cafer Sâdık’ın (aleyhisselâm) mübarek ders halkasına gidip geldi. Dînî ilimler ve kelâm  alanında eğitim aldıktan sonra, yaklaşık yirmi yaşlarında yetişkin bir âlim oldu. Güzellik ve zarafette de emsali yoktu. Zaten kendisinin adı da Hüsniye  idi.

Efendinin başındaki fakirliğin sıkıntıları arttığında, bir gün câriyesine zamanın hallerini şikâyet edip şöyle dedi: “Ey Hüsniye, sen benim evlâdım gibisin. Senden başka kimsem yok. Seni bu mertebeye u-laştırabilmek için çok zahmet çektim. Bugün artık türlü fazîletler ve kemâlât ile donanmış durumdasın. Ferasetinle şu halime bir çare düşün. İşimi kaybettim, fakirliğin hücumu nedeniyle iş rezilliğe varacak.”

Hüsniye cevap verdi: “Ey hâce , beni Hârûn Reşîd’e götürmende fayda var. Ona, beni satmak istediğini arz et. Eğer fiyatımı sorarsa yüzbin  altın halîfe dinarı olduğunu söyle. Eğer bu pahaya değecek ne hü-nerim olduğunu sorarsa, bütün ulemâyı hazır etmesini; dinî ilimler ve şer’î mes’elelerde benimle tartı-şacak olurlarsa, hepsine üstün gelebileceğimi ve mağlup olmayacağımı söyle.”

Efendi bu sözü işitince şöyle dedi: “Hâşâ! Böyle bir şeyi asla yapamam. Çünkü o zalim birisidir! Şayet üstün niteliklerinin ve güzel karakterinin sırrına bir vakıf olursa; ne yapar eder, seni benden alır. Ben senden ayrı kalmaya tahammül edemem. Senin için endişeleniyorum.”
Hüsniye dedi ki: “Ey hâce, korkma. Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) Ehl-i Beyti’ne muhabbetin bereketiy-le, ben hayatta oldukça beni kimse senden ayıramaz. Kalk ve Allah’a tevekkül et. Hayırlı olan ne ise o olacak ve bu mes’ele daha fazla büyümeyecektir.”

Efendi, onun verdiği güvenceye dayanarak ayağa kalktı ve Hârûn’un veziri Yahyâ b. Hâlid Bermekî’nin yanına gitti. Kendi durumunu ve câriyesinin talebini ona arz etti. Yahyâ dedi ki: “Git câriyeyi getir.” Hâce olan biten karşısında çaresiz, hayıflanarak, korku içinde, düşünceli ve perişan vaziyette Hüsniye’yi aldı ve Yahyâ’nın evine doğru yola koyuldu. Yahyâ, Hüsniye’nin hal ve hareketlerini, karak-terini, fesâhat ve belâgatını  görünce hayrete kapıldı. Hemen koşup konuyu Hârûn Reşîd’e arz etti. Bu-nun üzerine Hârûn, Hüsniye’nin huzura çağrılmasını emretti.

Hüsniye Hârûn’un meclisine geldiğinde, yüzünü peçeyle örtmüştü. Hârûn’a dua görevini yerine getir-di, onu öven birkaç şiir okudu. Hârûn bu tavırdan hoşnut kaldığından, yüzündeki peçenin açılmasını buyurdu. Hârûn onun yüzünü gördüğünde, elinde olmadan ayağa fırladı ve onun efendisini getirmele-rini emretti. Hârûn dedi ki: “Bu câriyenin bedeli ne kadardır? Adı nedir?” Hâce onun adını söyledi ve yüzbin  altın halîfe dinarı kıymet biçti.
Hârûn afalladı ve dedi ki: “Hangi nedenle ona böyle bir paha biçiyorsun?”

Hâce dedi ki: “Zamanın bütün ulemâsı toplansa, dinî ilimlerde ve şer’î mes’elelerde ona üstün gele-mezler; o yüzden.”

Hârûn dedi ki: “Eğer onu susturur ve alt ederlerse, senin boynunun vurulmasını emrederim. Câriye de benim olur.”

Hâce dedi ki: “Eğer onu alt edemezlerse ne yapacaksın?”

Dedi ki: “Sana yüzbin  altın halîfe dinarı verilmesini emredeceğim. Câriye de senin olacak.”

Hâce düşündü ve dedi ki: “Bana mühlet ver, câriyemle bir kez daha konuşayım.” Hârûn mühlet verdi. Hâce câriyenin yanına gitti ve “Ahval budur.” diyerek durumu onunla konuştu.

Cevaben dedi ki: “Ey hâce, endişelenme. Hazreti Rasûl’ün Ehl-i Beyti’nin (salavâtullâhi aleyhim ecmaîn) be-reketiyle onlara mağlup olmayacağım.” Hâce döndü ve Hârûn’la anlaştı.