Hidâyet ve Dalâlet Mes’elesi

İbrâhîm dedi ki: “Ey Hüsniye, Allah Teâlâ’nın kavli hakkında ne diyorsun? O şöyle buyuruyor: “De ki: Hepsi Allah katından.”  ve “Allah, her şeyi yaratandır.” .
Yine âyette şöyle buyuruyor: “Allah dilediğini saptırır , dilediğine hidâyet eder.”
Başka bir yerde de şöyle buyuruyor: “Eğer dileseydik, herkese hidâyet verirdik.”
İlk iki âyetin manasına göre, her şey Allah katındandır. Üçüncü âyetin manasına göre, O dilediği kişiyi saptırır. Dördüncü âyetin manasına göre ise, eğer O isteseydi, herkesi hidâyete erdirirdi.
Yine bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözle-rinde de perde vardır.”  Yani Hak Teâlâ onların kalplerini mühürledi; kulaklarını ve gözlerini de. Ar-tık iman edemezler. Ey Hüsniye, bütün bu Kur’an âyetleri hakkında ne diyorsun? Bu furkan ahkâmına dair itikadın nedir?”
Hüsniye cevap verdi: “Ey İbrâhîm, ‘Allah onların kalplerini mühürlemiştir…’ âyeti, temsil kabilin-den  olup, aklın hükmüne uygun ve mutabık düşecek bir izahla tevil olunan âyetlerdendir. Çünkü Kur’an âyetleri, birbirleriyle asla çelişmez ve çatışmazlar.
Öncelikle, “De ki: Hepsi Allah katından.” âyetinin zâhirine bakarak hüküm verirsen, her şeyi yarata-nın “Allah” olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise İblis’in mezhebidir.
Bil ki, Kur’an’da kül (= hepsi, her, tümü) sözcüğün, “bazı” anlamında kullanıldığı yerler de vardır. Ni-tekim İbrâhîm kıssasında şöyle geçmektedir: “Sonra her bir dağın üstüne, onlardan bir parça koyu-ver.”  Oysa, o bölgede Elvend ve Kâf  dağlarının olmadığı, aklı olan herkes için malumdur. Demek ki bu, Hz. İbrâhîm’in yakınında bulunan dağlarla sınırlıdır. Yine Belkıs kıssasında şöyle buyurulmuştur: “Kendisine her şey verilmiş. Bir de çok görkemli bir tahtı var.”
Herkes bilir ki, orada patlıcan, turp ve havuç yoktu.
Öyleyse, ancak mahiyyeti itibariyle “noksanlık” ifade etmeyen güzel fiiller Allah’a nispet edilebilir. Yer, gök, arş, kürsü, levh-i mahfuz, kalem, insanlar, cinler, melekler, usûl, fürû vb. varlıkların hepsinin hâli-kı ve mûcidi Allah Teâlâ’dır. Hâlik Teâlâ, küfür, fesat, dalâlet, zulüm, masiyet  gibi fiilleri yapmak ve yaratmaktan münezzeh ve pâktır.“Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidâyet eder.” buyruğuna  gelince; bilesin ki, hidâyetin manası çoktur. Ancak bu âyette hidâyetin iki anlamı vardır: Biri, irşad ve beyan anlamı, diğeri ise lütuf ve ihsan anlamıdır. Her iki anlam da, mü’min ve kâfir bütün mükellefleri kapsayacak şekilde geneldir.Bil ki ey İbrâhîm, Allah Teâlâ’nın mü’minlere bahşettiği lütuf, irşad, elçiler gönderme, kudret, kuvvet, temkin ve akıl gibi şeylerin tamamı, kâfirler için de geçerlidir. Eğer böyle yapmasaydı, kâfirlerin Allah Teâlâ’ya karşı, göz ve kulaklarını mühürlediği, onlara hak yolu görme ve işitme kuvveti vermediğine dair ellerinde bir huccet olur, bu durumda Allah Teâlâ kâfirler karşısında yenik düşerdi! Oysa Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de açıkça şöyle buyurmuştur: “Tâ ki, peygamberlerin risâletinden sonra insanla-rın Allah’a karşı bir mazeretleri (bahaneleri) kalmasın.”  Yani biz bütün bunları, insanların bize karşı huccetleri kalmasın ve Allah’ın hucceti tamam olsun diye yaptık. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “De ki: O halde etkili / yeterli delil, ancak Allah’ındır.”

Bilesin ki ey İbrâhîm, “hidâyet” sözcüğü nerede zikredilmişse, orada Allah’ın “irâdesi” ile kayıt altına alınmıştır. Bundan kastedilen de lütufların bolluğudur. Aksi halde, O’nun taat ve masiyet  işlemiş olan kullarına cennet yolunu göstermesi gerekmezdi. Oysa Allah şayet dilerse, lütfuyla; kullarının işlediği günahları görmezden gelerek cenneti gösterebilir ve onları cennete ulaştırabilir.

Yine bilesin ki ey İbrâhîm, dalâlete sevk etmek  sözcüğü, pek çok manada kullanılmıştır. Onun asıl manasının “helak etmek” olduğu söylenmiştir. Sözcük, Allah’a nispet edilerek kullanıldığında ise, “he-lak ve azap” anlamına gelir. “Allah zalimleri saptırır.”  demek, Allah zalimlere azap eder, onları cezalandırır, demektir. Bunun sebebi ise zalimlerin sapkın olmalarıdır.

Şayet bu sözcük “doğru yoldan çevirip sapıklığa yönlendirmek” manasında alınırsa; bil ki ey İbrâhîm, Allah’a nispet ettiğin bu manayı, Allah Teâlâ başkalarına izâfe etmiştir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, şeytan siz insanlardan pek çoğunu sapıklığa sürükledi.”  Yani şeytan sizden birçoğu-nu yoldan çıkardı. Aynı durum, Firavun’a da isnat edilmiştir: “Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu göstermedi.”  Kasıt, Firavun’un kendi kavmini yoldan çıkarması ve onlara doğru yolu göstermemesidir. Bu durumda, eğer Hak Teâlâ kullarını saptırıyorsa, bunu kendisinden başkasına isnat etmezdi.

Ey İbrâhîm, senin söylediğin manada, Allah bütün kâfirleri saptırıyor demektir. Bu, tam manasıyla kü-fürdür. Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, kendi yalanlarını Al-lah’a nispet ederler.”

Şu halde bil ki, dalâlete düşürmenin Allah’a izâfe edildiği yerlerde, âyetleri tevil etmek gerekir. “Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidâyet eder.” âyeti, Allah’ın, lütfundan hiçbir şekilde etkilenmeyen kim-seleri kendi hallerine bırakması demektir. Allah Teâlâ kulunu, küfür ve isyanda ısrarı yüzünden terk edip kendi haline bıraktığında, “Dalâlete sürükledi.” denir. Dalâlet kulun kendisindendir.

“Allah onların kalplerini mühürlemiştir.” âyetine dair iddiana gelince, burada kalbin ve kulağın mü-hürlenip ve gözün perdelenmesinde, temsili anlatım vardır. Yani onlar, Hak Teâlâ’ya iman etmeleri ne-redeyse imkânsız denecek derecede küfürde kökleştiler, demektir. Kalbin mühürlenmesi iman etmeye mani değildir. Eğer mani olsaydı, Hak Teâlâ “Bilakis Allah, küfürlerinin karşılığı olarak onların kalp-lerine mühür vurmuştur. Bu yüzden de içlerinden pek azı hariç iman etmezler.”  buyurmazdı.

Ey İbrâhîm, senin bu itikadından, peygamberlerin halkı imana davet etmekle, çirkin bir iş yaptıkları an-laşılır. Sana göre Hak Teâlâ Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve âlih), “Sen şu kimseleri imana davet etme! Onlar iman edecek durumda değiller. Çünkü ben onların kalplerini ve kulaklarını mühürledim.” demeliydi. Rasûl’ün de, o kimseleri imana davet etmemesi gerekirdi.   Zira, şunu bil ki ey İbrâhîm, Cenab-ı Hakk’ın mü’minlere verdiği hidâyetten, kâfirlerin de nasibi vardır. Kur’an-ı Kerîm şöyle söyler: “Biz ona doğru yolu gösterdik; ister şükreder, ister nankör olur.”  Yani biz her ikisine de yol gösterdik; mü’min olan şükredene de, kâfir olan nanköre de. Şu halde Allah Teâlâ’nın hidâyet etmediği nasıl söy-lenebilir?”

Hârûn Reşîd (aleyhilla’ne) muhâlif tarafta olsa da, bu mes’elede kesin bir fikir sahibi değildi. Hüsniye’nin mes’eleyi ele alış tarzı ise çok hoşuna gitmişti.