Hakîkat Kapısı Makamları Nelerdir?

1. Tevâzuda toprak gibi olmak. (Alçak gönüllü, tevâzu ehli olmaktır.)
2. Yetmiş iki milleti bir görmek ve kimseyi ayıplamamak.
3. Herkese yardımcı olup, elinden gelen yardımı-iyiliği kimseden esirgememek.
4. Hak’kın kullarına güven vermek, herkesi, her şeyi kendinden emin eylemek.
5. Her bir işte mülkün sahibi Allah’a güvenip yalnız ondan yardım ve başarı dilemek, Tevhid ile vahdete yönelmek, yöneltmek, insanları bir görmek, insanlar arasında ayırım yapmamak.
6. Sohbet, sohbette hakikatın sırlarını söylemek. Birliğe yönelmek ve yöneltmek… Vahdeti Mevcudât eylemek… Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek…
7. Seyri sülûk sâhibi olmak. Seyri sülûk’ü tamamlamak. Manayı bilmek (Sırrı Hakikati Öğrenmek).
8. Gerçeği gizlememek, Öz’e ermek, her şeyde hikmeti kavramak. Tanrı’dan halka dönmek… Sır (kendinde olan kerameti) saklamak.
9. Münâcât etmek (Allah’a yalvarmak). Evrâdı, ezkâra devam eylemek. Tanrısal sırrı öğrenmek ve öğretmek, gerçeği ehil olandan gizlememek.
10. Müşâhede. Hak’kın hükmüne razı olmak. Tanrısal varlığa ulaşmak.

1. Tevazuda toprak gibi olmak. (Alçak gönüllü, tevâzu ehli olmaktır.)

‘Toprak olmak, turâb olmak’ öteden beri kullanılan bir deyimdir. Toprak; temizliği, temizleyiciliği ve alçak gönüllülüğü temsil eder.
Kuran’ın yüce âyetlerinde insanın topraktan yaratıldığı ifâde edildiğinde adeta toprak gibi olmanın gerekliliği de bildirilmekte. Hak kelamında malumdur ki tek mana değil, zâhir ve bâtına yönelik birçok manalar gizlidir. Topraktan yaratılmış oluşumuzu ifâde eden âyetlerden çıkarabileceğimiz bir mana da odur ki yaratılışımıza uygun yaşayıp, aslımıza yaraşır bir hal içerisinde bulunmamızın gerekli olduğudur.

Yine sevgili peygamberimizin Vedâ Hutbesi’nde bizlere bildirdiği kardeşlik gerçeğinde de hepimizin Âdem’den geldiği ve Âdem’in de topraktan olduğunu ifâde emiş olması, Âdem misali alçak gönüllü, toprak misali temiz ve temizleyici olmamızı istemiş olabileceğidir.
Anlatıldığına göre İmam Ali’nin toprağa uzanmış olarak görüldüğünde gönlümüzün sultanı peygamberler şahı Hz. Muhammed efendimizin, Ali’ye; ‘Kalk ey Ebû Turâb (Kalk ey toprağın babası)’ demiş olması da biz Ehli Beyt âşıklarının toprak ehli, toprak mayalı, toprak gibi oluşuna bir göndermedir sanki…

Secdelerimizde alnımızı toprağa koymamız, özellikle de İmam Hüseyin’in can-baş verdiği Kerbelâ toprağına (türbete, mühüre) yüz sürmemiz; ‘topraktan olduk, toprağa döneceğiz’ kabulünün bir tezâhürüdür.
Mümin toprak misalidir. Pislikler kendisine bulaşsa da temizler, arındırır, pisliği eritir yok eder. Toprak, kendisine ne atıldı da kabul etmedi. Toprak kendisine ne atıldı da er veya geç onu temizlemedi.

Allah dedik yola girdik,
Yolun rehberini gördük,
Biz bu yola gönül verdik,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Kurân ve Ehli Beyt dedik,
Ehli Beyt’i rehber bildik,
Hakk’ın buyruğuna uyduk,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Muhammed’dir hem Nebî’miz,
Şâhı Merdan’dır Velî’miz,
Bu yola kurban serimiz,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ğadîr’de dedik; ‘eyvallâh’,
Dönmeyiz bu yoldan billâh,
Her dem deriz; ‘Allâh, Allâh’,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali, Resûl’ün gülüdür,
Hem gülü, hem bülbülüdür,
Ali’siz âlem ölüdür,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali, özgürlerin Pîr’i,
Ali, mazlumların dili,
Ali ile âlem diri,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali, Sâhibi Zülfikâr,
Ali, âşıklara hem yâr,
Âriflere Ali’dir câr,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali’dir Şâhı Velâyet,
Ali’yle olur inâyet,
Ali’dir Hak’tan hidâyet,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali, Muhammed’le gardaş,
Ali, gariplere yoldaş,
Ali, dertlilerle haldaş,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali yolu şeriattır,
Hem marifet, tarikattır.
Ali sırrı hakîkattır,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali’dir hem sıbğatullâh,
Ali cana nimetullâh,
Ali’mizdir hikmetullâh,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali yolda sırâtullâh,
Ali mümine yedullâh,
Ali büyük âyetullâh,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Ali İmamların başı,
Dû cihanda yoktur eşi,
Bu sevgidir yürek aşı,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

Kılıçoğlu tevhîd eyler,
Hak-Muhammed-Ali söyler,
Ali’siz dünyayı neyler,
Ali’yi sevdik Ali’yi…

İşte böyle… Hak ehli, hakikat ehli toprak gibi olur, sağdan-soldan kendisine atılan lafları görmezden gelir, kötü sözü bile gönlünün topraklığından dolayı gerektiğinde hoş görür, kibirle, sertlikle, kırıcılıkla, öfkeyle karşılık vermez ve mütevâzi davranır.

Mümin hoşgörü de zirvede olandır. Yumuşaklıkta toprak misalidir. Taş gibi sert ve katı değildir. Müminin gönlüne ekilen hakikat fidanı yeşerir, ürün verir. İnkârcının ve münafığın gönlü ise taş gibi serttir, hakikat fidesi ekmeye de gelmez, hakikat suyu ile de sulasan emek zayi olur, her şey israfa gider.

Mümin, müminlere ve Hak’kın temiz kullarına karşı her zaman alçakgönüllü ve yumuşaktır. Kendilerine karşı sert olunacak bir tek grup inatçı inkârcılardır. Bu konuda Rahman olan Allah şöyle buyurur: ‘Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar da inkarcılara karşı şiddetli kendi aralarında merhametlidirler…’ [Fetih: 29]

Yine, Yüce Yaratan’ımız biz müminlere, müminliğimizin gereği olarak mütevazi olmamızın önemine şöyle vurgu yapmaktadır; ‘Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm’ der (geçer)ler.’ [Furkan: 63]


‘İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.’ [Fussilet: 34]


‘İnananlardan sana uyanlara karşı kanadını indir, mütevâzi ol.’ [Şuarâ: 215]


‘Yeryüzünü böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.’ [İsrâ:37]
Ve, Yüce Kitab’ımız Kurân’da merhameti sonsuz Allah’ımız, kalpleri taştan bile sert olan bir kısım nankörlerden bahsederek bizleri de benzeri durumlardan sakındırmaktadır:


‘Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da öte. Çünkü öyle taşlar vardır, bağrından nehirler çağlar. Öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar. Öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır…’ [Bakara: 74]

Tevazuda toprak gibi olmak, alçak gönüllü, tevâzu ehli olmak hakkında Hak ehlinden buyruklar:

Hz. Muhammed (s.a.a) efendimiz buyurdular: …Yumuşaklığın meyveleri şunlardır: Güzel davranmak, iyi insanlarla arkadaşlık yapmak, aşağılık durumlardan kaçınmak, alçaklıktan uzak durmak, iyiliğe fazlaca istek duymak, yüce derecelere yaklaşmak, affedici olmak, halkla iyi geçinmek, ihsanda bulunmak ve boş konuşmamaktır. Bütün bunlar hilim-yumuşaklık sayesinde akıllıya nasip olan güzelliklerdir…

İmam Ali buyurdular: Ne halka öfkelenin, ne de öfkelendirin. Herkese selam verin ve herkesle güzel konuşun.

İmam Hasan’a ‘hilim nedir’ diye sorulduğunda buyurdular ki; Öfkeyi belirtmeden yutmak ve kendine hâkim olmaktır…

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: …Hilim sahibi (yumuşak huylu) olan kimse, hiçbir işinde aşırılığa kaçmaz. İnsanlar arasında övgüye layık bir hayat sürer…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Her kimde şu on güzellik varsa haline şükretsin. Yoksa onları elde etmeye çalışsın… (Onlardan birisi de) yumuşak huyluluktur…

İmam Cafer Sâdık buyurdular ki: Kim şu üç şeye sahip olarak Allah’ın huzuruna gelirse Allah ona cenneti vacip kılar. …(Bunlardan birisi de) kardeşlerine karşı güler yüzlü olmaktır.

İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sâdık buyurdular: Tevazu (alçakgönüllülük); meclisin en aşağısında oturman (oturacağın yeri bilmen), karşılaştığın kimseye selam vermen, haklı dahi olsan tartışmayı uzatmaman, takvadan dolayı övülmekten hoşlanmamandır.

Hünkar Hacı Bektaş Veli (k.s) buyurdu: Kibrin kaynağı şeytan, alçakgönüllülüğün kaynağı ise Rahman’dır.

2- Yetmiş iki milleti bir görmek ve kimseyi ayıplamamak.Ehli Beyt yolunda, insanlar İmam Ali’nin buyruğunda belirttiği gibi iki tür kardeş olarak görülürler

Bir grup dinde-imanda kardeş…
Diğeri de yaratılışta kardeş…
İmanda kardeş olanların birbirleriyle olan ilişkilerini iman kardeşliği hukuku düzenler. Ve insanlar buna riayet ederek kardeşlik ilişkisini sürdürürler. Diğer kardeşliğe gelince çoğu insan bu tür kardeşliğin farkında olmaz ve ötekileştirici, dışlayıcı bir tavır takınır kendi dininden olmayanlara karşı.

Din kardeşliğinin gereğini bile insana yakışır tarzda yerine getiremeyen biz âciz kullar dindaşımız görmediklerimizi ise kardeş bilmemek bir yana dünyayı bile onlara fazla görürüz, isteriz ki yeryüzü sadece bize yâr olsun. Onların yaşam hakları olmasın. Bütün nimetlerden faydalanmak bize yaraşır. Zira Hak’kın seçkin kulları biziz.

İşte bu bakıştır ki; dünyayı parselleriz, her şey bizim olsun isteriz, en doğal yaşam hakkını başkalarına çok görürüz…
Kuran ve Ehli Beyt’in öğretisi ile âleme nazar kılan Hak dostları ise insanlara; dinlerine, mezheplerine, tarikatlarına, dillerine, renklerine, ülkelerine, sınıflarına, cinsiyetlerine, zenginlik-fakirliklerine vb. göre değil, insan olma derecelerine göre değer verirler.

Hak’kın kulları olan halkın nazarındaki değer ölçüsü ‘sâlih insan olma’dır.
Kuran ifadesiyle Hak katındaki değer ölçüsü “takvâ”dır. Halk katındaki değer ölçüsü ise insanlara faydalı olma ve insan olma şerefine ulaşmadır. Allah Elçisi’nin (s.a.a); ‘Sizin en hayırlı olanınız, insanlara en faydalı olanınızdır.’ buyruğu herkesçe malumdur.

Kuran ve Ehli Beyt bağlısı müminler bundan dolayıdır ki insan olmayı en onurlu görev bilir ve bu bakış ile bakarlar cümle âleme…

Bakara sûresinin, 139. âyetinde meâlen şöyle buyrulmuştur; ‘Bizim amelimiz bize, sizin ameliniz de sizedir.’
Hak’kın buyruğu bu kadar net ve açık iken kime kötü gözle bakabilir, kimi farklı bir nazarla nazar eyleyebilir ve yabancılama hakkını kendimizde görebiliriz.

‘Koyun, koyun bacağından, keçi de keçi bacağından asılır’ özdeyişi de bir yönüyle, ‘sen kendine bak âlemin kötülüğü sana zarar vermez, sen iyi ol, istikâmet üzere ol, görevini yap gerisini Hak’ka bırak’ demek oluyor sanki de…
Nitekim Yüce Allah da; ‘Ey İnananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh’adır, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.’ [Mâide: 105] buyurarak bu gerçeği bizlere bildirmiştir.

İşte, bu makam hoşgörü makamıdır, sevgi makamıdır, insan olma makamıdır, adâlet makamıdır, istikâmet makamıdır, hak yolda sâbit kalma makamıdır…

Selam olsun bu sevdâ ile yürekleri yananlara…
Kendi noksanını bilip ârif ol,
Kimsenin ayıbını gözetme gönül.
Yetmiş üç millete bir nazarla bak,
Hak sevmiş yaratmış söz etme gönül!

Sakın kalleş olup lakırdı düzme.
Kimsenin âlemde gönlünü üzme.
Düzelmiş bir işi yanıltıp bozma,
Isınmış gönülü buz etme gönül!

Bu kızıl, şu akbaş diye hor bakma,
Kendini göz göre ateşe yakma.
Kendi yaptığını âleme takma,
Yaralı ciğere tuz ekme gönül!

Tellallık eyleyip yalanlar atma,
Şurada, burada halkı aldatma,
Küheylandır diye merkebi satma,
Âlemin gözüne köz ekme gönül!

Yetmiş iki milleti bir görmek ve kimseyi ayıplamamak hakkında erenlerin buyruklarından seçmeler:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: İnsanlara sevgi göster ki onlar da seni sevsinler”, “İnsanlara sevgi göstermek aklın yarısıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: İnsanlar hakkında iyilik söyleyin. İşin aslını bilmedikçe kimse hakkında iyilikten başka bir şey söylemeyin.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: İnsanlar hakkında sizin hakkınızda söylenmesini istediğiniz şeyleri söyleyiniz.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …İnsanlarla dininiz hususunda çekişmeyin. Zira çekişme kalbin hastalanmasına yol açar… İnsanları kendi haline bırakın…

İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sâdık buyurdular: İnsanları terk etmek düşmanlık kazandırır.

İmam Cafer Sâdık’a soruldu: İçinde yaşadığımız topluma ve kavmimize nasıl davranalım? İmam buyurdular ki: Emânetleri ehline verin. Lehlerinde veya aleyhlerinde şâhitlikten kaçınmayın. Hastalarını ziyâret edin. Cenâzelerine katılın.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İşlediği bir günahtan dolayı bir mümini ayıplayan-utandıran, aynı günahı işlemeden ölmez.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Bir insanın küfre (inkâra) en yakın olduğu durum, bir kimsenin bir kimseyle din üzere kardeşlik ettiği halde onu bir zaman utandırmak üzere kusurlarını biriktirmesi-bir yerlere kayıt etmesidir.

3- Herkese yardımcı olup, elinden gelen yardımı-iyiliği kimseden esirgememek

Mümin, bencillik nedir bilmeyen kimsedir. Mümin, Hak için ve Hak yolunda yaşayandır. Allah Elçisi’nin bir buyruğunda bildirdiği; ‘Müslümanların derdiyle dertlenmeyen bizden değildir’ gerçeği gerçek müminin şiârı, düstûrudur. Bu ölçü içerisinde yaşar, bu ilke ile insanlığa karşı vazife başında olur.

Yüce Yaratan’ımız Kutsal Kitabı’nda biz müminlerin yardımsever olmamız gerektiğine, iyilik ve güzellik yolunda yardımlaşmamızın önemine dikkat çekmiştir.

‘Ey iman edenler!… İyilik ve takvâda (Allah’ın emirlerine uygun yaşama noktasında) birbirinizle yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın…’ [Mâide: 2]

Hak yolda ve Hak rızası için yardımsever olmayı insanlık ve müminlik görevi bilen yol ehli kendisi de şüphesiz yardıma muhtaç olacak ve Hak rızâsına uygun ölçüde kardeşlerin yardımından kendisini müstağni görmeyecektir.
Biz müminler, Hak divanında baş eğdiğimiz salât-namaz niyazımızda okumakta olduğumuz Fâtiha sûresinin bir âyetinde ‘İyyâke nabüdü ve iyyâke nesteîn / (Ey Rabbimiz) Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz.’ [Fâtiha: 5] demekle aldığımız ve yaptığımız tüm yardımlarım asıl kaynağının Allah olduğunun farkındayızdır ve farkında olmalıyızdır da…

Nitekim Allah’tan yardım dilemek de kendi örgüsü içinde vesileler ve sebepler ile tecelli ve tezâhür etmektedir. Buna işâret olsun amacıyla Ezelî ve Ebedî Sevgilimiz Hak Teâlâ; ‘Sabır ve salât ile yardım dileyin.’ [Bakara: 46] buyurmaktadır.

Kurân ehli, Ehli Beyt bağlısı müminler şüphesiz ki “yardım”ı sadece maddî noktadan ele almazlar.
Yol bilmeyene yol tarif etmek, Hak’kı bilmeyene Hak’kı tanıtmak, gerçeklerden uzak kalmışları gerçekle tanış eylemek, Ehli Beyt hakikatini şaşkınlara belletmek, halkın hakkını hukukunu tanımayanları hukuka kılavuzlamak, örgütlü bir şekilde hak, hukuk, özgürlük mücadelesi vermek ve bu yolda olanlara yardımcı olmak, destek olmak ta yardımların en güzeli, en doğru olanıdır…

Bakınız, Hak’kın kullarına yardım etmekten büyüklenenleri, Yüce Allah Yasin sûresi 47. âyetinde hangi tür aşağılık ayak oyunlarıyla yardımdan kaçmaya çabaladıklarını bizlere haber veriyor: “Onlara, ‘Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın’ denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, ‘Allah’ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ derler.”
Ayrıca Mâûn Sûresi baştan sona müminlerin ve münafık-kafirlerin ayrışma ölçüsü olarak yardımlaşmayı ve Hak için paylaşmayı vermektedir. Hatta öyle ki paylaşmaktan yana nasipsizlerin, yardımlaşma noktasında vurdumduymazların namazlarından dolayı kınandığı ve ‘veyl olsun onlara’ denilerek Hak diliyle lanetlendiği bir ültimatomdur Mâûn Sûresi’nin âyetleri…

Herkese yardımcı olup, elinden gelen yardımı-iyiliği kimseden esirgememek hakkında Evliyâ (s.a.a) buyruklarından seçmeler:

Resulullah (s.a.a) buyurdular: Allah’ın en sevdiği amel, mümine verdiğin sevinç, onun açlığını gidermen veya bir sıkıntısı ortadan kaldırmaktır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …Birisi de; Yoksulu doyurmaktır…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Mal konusunda kardeşlerinin derdiyle dertlenmen amellerin en üstünlerindendir…

Resulullah (s.a.a) buyurdular: Bir kimse Müslüman toplumun sel baskını, yangın felaketine (vs.) uğramasına engel olacak şeyler yapıyorsa cennete girmesi (vacip) gerekli olur.

İmam Muhammed Bâkır’a denildi ki; Canım sana kurban olsun. Bizim oralarda Şii (Ehli Beyt Taraftarları) çoktur.

İmam buyurdu: Orada zenginler fakirlere acıyor mu (yardım ediyorlar mı)? İyiler hata edenlerin kusurlarını hoş görüyorlar mı? Birbirlerine kardeşçe ve eşit davranıyorlar mı?
Hayır, denildi.

Bunun üzerine İmam buyurdular: Onlar (gerçek) Şii değildirler. Şii (Bizim taraftarlarımız) bunları yapanlara denir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir mümini sevindiren Allah’ın peygamberini sevindirmiş olur.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir mümin, gücü yettiği halde kendisinin veya bir başkasının yanında bulunan bir şeyi muhtaç olan bir mümine vermez veya verilmesini engellerse, kıyâmet günü Allah o kimseyi yüzü kara… Olarak diriltir. Ve o kimse Allah ve resûlüne ihânet eden kimse olarak cehenneme atılır.

4- Hak’kın kullarına güven vermek, herkesi, her şeyi kendinden emin eylemek

Enbiyâ ve Evliyâ’nın Şâhı Hz. Muhammed efendimiz bir buyruklarında; ‘Müslüman elinden ve dilinden insanların-kardeşlerinin emin olduğu kimsedir’ buyurarak hem biz müminlere ve hem de tüm dünya insanlarına insanların birbirlerine karşı konumlarını ve asgari insan olmanın derecesini ortaya koymaktadır.
Öyle ya, insanlar birbirlerine karşı emin ve güvenilir olmadıklarında hayatın akışı nasıl sürsün!
Nitekim Hak Elçilerinin de en önemli özelliklerinden birisi EMÎN olmalarıdır.
Bu konuda Yüce Kuran’ın birçok âyetinde Hak Elçilerinin ‘Emin Elçiler’ oldukları kendi lisanlarından bizlere aktarılmaktadır:

Nûh peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-Resûlüm.’ [Şuarâ: 107]

Hûd peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-Resûlüm.’ [Şuarâ: 125]

Sâlih peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-Resûlüm.’ [Şuarâ: 143]

Lût peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-Resûlüm.’ [Şuarâ: 162]

Şuayb peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-Resûlüm.’ [Şuarâ: 178]

Ve yine Hûd peygamber toplumuna; ‘…Ben size gönderilmiş EMÎN bir öğütçüyüm.’ [A’râf: 67]

Mûsâ peygamber kavmine şöyle buyurdu: ‘…Şüphe yok ki, ben size gönderilmiş EMÎN bir Elçiyim-peygamberim.’ [Duhân: 18]

Yalnızca Resuller değil, Hak katında kendisine görev verilmiş melekler ve tüm görevlilerin de en öncelikli olmazsa olmaz vasıflarının EMÎN-Güvenilir Olmak olduğu çeşitli âyetlerde geçmektedir.

‘O’nu (Kurân’ı) Rûhul EMÎN (Cebrâîl) indirdi.’ [Şuarâ: 193]

‘Bu Kurân, Arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve EMÎN, şerefli bir Elçi Melek’in sözüdür.’ [Tekvîr: 19-21]

Şuayb peygamberin kızlarının da yolda karşılaştıkları Mûsâ’yı babalarına tanımlarken, O’nu hizmetçi-çoban olarak tutulmasını talep ederlerken Mûsâ’nın EMÎN sıfatını dillendirmeleri dikkati şâyandır. [Kasas: 26]
Hakikatte îman, emin olmak, güvenmek ve güven vermek, mümin de emin olmak ve emin olunmak manalarında değil midir! Hem Hak’k’a ve Hak’kın bildirdiklerine ve hem de Hak’kın kullarına karşı…
Yüce Yaradan’ın müminlerin kıblesi kıldığı Mekke bölgesini ‘Beledül EMÎN’ (Emin-Güvenilir Belde) kıldığını ifâde etmesi, müminlerin emin olmayı, güvenilir olmayı ve tüm yeryüzünü de EMÎN-Güvenilir kılmayı hedef edinmelerine bir yönlendirme değil midir!

Sevgili Muhammed’imizin, peygamberliğini henüz tebliğ etmediği dönemde dahi dillere destan lakâbı ‘Muhammedül

EMÎN-Güvenilir Muhammed’ değil miydi!

EMÎN ve Kudsî Ruh olan Elçi’nin aracılığıyla, EMÎN ELÇİlerin öğreticiliği ile eğitilmiş biz müminlerin, yeryüzünü

EMÎN Coğrafya, kendilerini EMÎN insanlar olarak kılma çabaları Kurân’ın müminlere yüklediği ilâhî bir görevdir. Bu hedef maalesef tarih boyunca Müslümanlara zulmetmiş zâlimlerden dolayı gerçekleştiril(e)memiş ve bugün de bundan fersah fersah uzak yaşanılmaktadır.

Ancak biz 12 İmam bağlısı müminler, Beklenen Kurtarıcı İmam Mehdî’ye gönül vermişler olarak bu idealle bu hedefe doğru yürümeyi müminliğimizin doğal bir sonucu bilir, bu uğurda hizmet ehli olmayı yaşamımızın bir parçası biliriz.
Kısa ve anlamlı bir aktarım ile güven konusuna son verelim:

Bir leylek tarla kenarında yol üzerinde gezinir ve bir şeyler toplayıp yer iken uzaktan bir adam belirir. Karartı yaklaştıkça görülür ki içmiş ve neredeyse ayakta duramayacak kadar kör-kütük sarhoş bir insan elinde bir çubuk sağa-sola çala çalarak yol almakta.

Leylek,‘ne olur ne olmaz, zarar görmeyim bu sarhoşun elinden’ diyerek yoldan ayrılır ve tarlanın içerilerine doğru çekilir.

Derken, adam geçip gittikten sonra tekrar yola yakın yere gelir. O arada bir derviş kılıklı adamın elinde baston ile gelmekte olduğunu görür. Kendi kendine, ‘bu dervişten zarar gelmez, mümin adamdır. Hak adamıdır. Emin ve güvenilir bir insandır bunlar. Ben bulunduğum hal üzere yememe devam edeyim’ der.
Gel gör ki, derviş kılıklı yobaz leyleğin hizasına geldiğinde elindeki bastonu kaldırıp bir vurur leyleğe, bacağını kırar…

Bu durumu yaşayan hayvancağız bin pişman olur kaportası dervişe benzeyen bir kimseye güvenmekle, hata ettiğini anlar, ama artık yapacak bir şeyi yoktur.

Bir hikâyedir ama, zamâne mümin, müslim yobazitelerini ne kadar da çağrıştırıyor. Dıştan baksan adam sanırsın, işine, eylemine, yaşamına baksan bırak mümin olmayı sıradan bir düzgün insan bile değil…
Allah cümlemizi hak ve hidâyet üzere kıla… İçi-dışı bir, sözü-özü aynı, söylemi-eylemi birbirine uygun düşenlerden eyleye…

Muhammedül EMÎN’e ümmet, Ali Murtazâ’ya tâlib olan biz müminlere de yakışan, EMÎN kimseler olmak, yeryüzünü EMÎN YER kılma uğraşısında bulunmaktır…
Hak’kın kullarına güven vermek, herkesi, her şeyi kendinden emin eylemek hakkında Hakikat incileri:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: …Mümin; müminlerin canları ve malları hususunda güvendikleri kimsedir…
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Bir (olgun) müminde şu sekiz özellik bulunmalıdır: …İnsanlar ondan yana rahat etmelidir…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Erdemli davranışlar on tanedir: …Emânete riayet etmek (emin olmak)…
İmam Cafer Sâdık buyurdular: Her kimde şu on güzellik varsa haline şükretsin. Yoksa onları elde etmeye çalışsın… (Onlardan birisi de) emâneti edâ etmektir…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İnsanların salâtına / namaz-niyazlarına veya oruçlarına, secde ve rükûlarının uzun oluşuna kanmayın… Bu, onlardaki alışkanlıktan olabilir. Bu durumu terk edecek olsalar özler ve kendilerinde eksiklik hissedebilirler. Onları doğru sözlülük ve emânete riâyet etmeleri ile sınayın-değerlendirin.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kişinin kardeşine güvenmesi için, onun kendi ihtiyâcını ona açması yeterlidir.

İkilik kinini içimden atıp,
Özde ben bir insan olmaya geldim…
Taht kuralı âriflerin gönlüne,
Sözde ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

Meğerse aşk imiş canın mayası,
Ona mihrâb imiş kaşın arası
Hak’kın işlediği kudret boyası,
Yüzde ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

Bütün mürşidlerin tarif ettiği,
Sâdıkların menziline yettiği,
Enbiyânın evliyânın gittiği,
İzde ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

Ben de bir zamanlar baktım bakıldım,
Nice yıllar bir kemende takıldım,
O aşkı mecazla yandım yakıldım,
Közde ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

Süregeldim aşk meyini içerek,
Her bir akı karasından seçerek,
Varlık dağlarını delip geçerek,
Düzde ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

Gör ki Nimri Dede şimdi neyleyip,
Gerçek aşkı her gönüle söyleyip,
Her türlü sefâya vedâ eyleyip,
Sazda ben bir insan olmaya geldim…
Serimi meydana koymaya geldim…

5- Her bir işte mülkün sâhibi Allâh’a güvenip yalnız ondan yardım ve başarı dilemek, Tevhîd ile vahdete yönelmek, yöneltmek, insanları bir görmek, insanlar arasında ayırım yapmamak

İnsanın yaratılış gayesi Hak’ka kulluktur. Kulluğun doğru sunulabilmesi ve Hak katında kabul görmesi için de Tevhîd üzere bir imana sâhip olunmalıdır.

O halde ‘Tevhîd nedir’  o yanıtlanmalı ki mümin canların inancı, imanı sağlam bir temele otura…
Tevhîd; Hakk’ı hakkıyla birlemektir. İmanın ilk esası olarak ‘Lâ ilâhe illallâh-Allah’tan gayrı ilah yoktur’ hakikatine ermektir.

Ârif-i Billâh buyurmuşlardır ki; ‘Lâ ilâhe illallah hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve hâlis (Allah’a has kılınmış) levhasına nakşedilmediği müddetçe, insan Allah’ın vahdâniyyetine (birliğine) iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahi ve temiz kelime kalbe girince kalp saltanatı artık Allah’ın olur. Ve insan bundan böyle Hak memleketinde (yüreğinde) hiç kimseye söz hakkı vermez ve hiçbir şeyi müessir (tesir edici) olarak kabullenmez.’

Yüreği Tevhid rengi ile renklenen mümin bundan böyle kâinâta bu renk ile bakar, her yerde ve her şeyde Tevhîd görür… Öyle ki, Vahdet-i Mevcûdât veya Vahdet-i Vücûd da denilebilecek bir görüş ile kavrar cümle mükevvenâtı…
Mevcudâtı, Tanrı-Evren-İnsan noktasında birbirinden ayrı bilmemek, ayrılığı-ğayrılığı aradan kaldırmak bu makamın hakkını vermek demektir. Mevcûdâttaki tüm nesnelerde Tanrı’nın güzel sıfatlarını derece derece temâşâ eyleme makamıdır Tevhîd ve Vahdet makamı…

Cihâna Tevhid ve Vahdet nazarıyla nazar kılan hakikat ehli bu noktada yüreğinde Hak’tan gayrıyı mihman eylemez.
Canlı cansız tüm varlıklara Tevhîd gözüyle bakar. Yerdeki karıncadan gökteki güneşe değin, varlığı Vareden’den var edilen varlığa kadar cümleye sevgi, rahmet ve güzellik ile yaklaşır ve rahmet dili ile konuşur…

Hakikatin bu derecesine eren müminlerin ‘İnsanı Kâmil’ olma yolunda; susması-konuşması, yatması-kalkması, bakması-göz yumması, sevmesi-buğz etmesi, ilgi duyması-terk etmesi, sâhiplenmesi-paylaşması, uyuması-uyanması vs. vs. her nesi var ise Hak içindir ve Hak adınadır. Hiçbir eylem ve söylemde riyâ, zorlama, güç-belâ yapabilmenin zerresi yoktur. Tüm güzellikler yolun ehline fıtrat olmuştur âdetâ…

Halk içinde Hak ile birlik olma sırrına ulaşma noktasıdır bu dereceler…
Kimilerinin olumsuzluk ve belâ gördüğü, kötülük ve ağır sınav olarak karşıladığı nice şeyleri bu makamın ehli bal şerbeti gibi içer. Şikâyet etmez, rızâ gösterir. Gücenmez, her halde mutlu olur. Hak ile çarpan yürek;

‘…Nerde olursanız olun O (Allah) sizinle birliktedir…’ [Hadîd: 4],


‘Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.’ [Mücâdele: 7],

‘…her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü-zâtı-rızâsı oradadır…’ [Bakara: 115],


‘…Dikkat edin, O (Allah) şüphesiz ki her şeyi kuşatmıştır…’ [Fussilet: 54] âyetlerini içselleştirmiş, tüm benliği ile farkındalık halinde yaşam sürmeye başlamıştır.

Yüceler Yücesi Hak Teâlâ cümlemize bu hâli nasip eyleye, bir an bile bizleri nefsimiz ile baş başa koymaya…
Her bir işte mülkün sâhibi Allâh’a güvenip yalnız ondan yardım ve başarı dilemek, Tevhîd ile vahdete yönelmek, yöneltmek, insanları bir görmek, insanlar arasında ayırım yapmamak ile ilgili Hak Velîlerinden Özdeyişler:
Hak Elçisi Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) buyurdular: …Riyâkârın alâmeti dörttür: Yanında birileri varken ibadetlerine duyarlı gibi davranır, yalnız olduğunda ise (ibâdetlerinde) tembel davranır. Her işinde övülmesini sever, ismini yaymaya çalışır.

Münafığın da alameti dörttür: İçi (bâtını) bozuktur. Dili kalbiyle, söylemi eylemiyle, içi dışıyla çelişir. Cehennem ateşinde yanacak münafığın vay hâline!…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …İnsanları kendi haline bırakın. Zira onlar dinlerini diğer insanlardan öğrendiler. Siz ise Muhammed, Ali’den öğrendiniz. Bu ikisi bir değildir…

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez. Kibir, insanları hakir görmek ve hakkı aşağılamaktır. Hakkı aşağılamak da, hakkı bilmemek ve hak ehline dil uzatmaktır.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Riyâ’nın (gösterişin) her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevâbı (verebilmeye güçleri yeterse) insanların üzerinedir. Allah için amel eden kimselerin sevâbı ise Allah’ın üzerinedir. (Ki bu şüphesiz kişiye verilecektir.)

6- Sohbet, sohbette hakikatın sırlarını söylemek. Birliğe yönelmek ve yöneltmek… Vahdeti Mevcûdât eylemek. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek…

Sevgi…
Merhamet…
Yar ile sohbet, yarân ile halvet eylemek…

Mümin nice aşk basamaklarını geçtikçe daha bir olgunlaşır, daha bir kemâle erer, sözüyle eylemiyle kemâlât yolunda seyri sülûk eyler…

Henüz üstündeki ay çekirdeklerinin olgunlaşmadığı dönemde başı dik ve güneşi takip eden ayçiçeği misali mümin de iman ve İslam’ın ilk basamaklarında iken belki başı dik, gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, birkaç ferdî ibâdetlerini yapıyor olmakla kendini bişey oldum sanırken, Ezel ve Ebed Güneşi’nden (c.c) bir an bile yönünü, kalbini ayırmamakla olgunlaşır, sâlih kul olmaya doğru adım adım yaklaşır…

İrfan ve güzel ahlak, ilim ve ihlas ile yoğruldukça hâli ahvâli bir güzelleşir bir güzelleşir, tevazudan, olgunlaşmış ayçekirdeği gibi başını yere eğer, meyveleri olgunlaşmış ağaç dalları gibi yere yaklaşır, alçak gönüllülükte örnek olur…

Birlik makamında, aşk makamında, Tevhîd makamında, tevazu makamında olgunlaştıkça olgunlaşan yol ehli mümin arkadaşlarını, dostlarını, yakınlarını ve Hak’kın tüm kullarını hâliyle hidâyete ve güzel örnek olmaya yöneltir.
İmam Cafer Sâdık efendimizin, taraftarlarına; ‘İnsanları kâlinizle (sözünüzle) değil, hâlinizle (tutarlı eylemlerinizle) hakka davet eyleyiniz’ sözü bu makam ehlinin davranışlarında tam karşılık bulmuştur.

İmanda ve amelde kemal noktasına yaklaşmış olan can, kendisine ve yoluna düşmanlık edenlerin bile insan olduğunun farkındadır, yanlış yolda olanlara dahi merhamet nazarıyla bakar, Hünkâr Velî’nin; ‘Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayın’ buyruğuyla haldaş olmuştur.

Hal ehli hakikat yolunun yoldaşı tüm benliğiyle kendisini yola adamış, sohbeti, muhabbeti, kavli, ameli hak üzeredir. Daveti; kurtuluşadır, dostluğadır, kardeşliğedir, insanlığadır, sevgiyedir.

Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sever… Buradaki ‘sevmek’ elbette yapılan zulümleri, haksızlıkları, kötülükleri, çirkinlikleri hoş görmek, kabullenmek, onlara ve yapanlara ses çıkarmamak bağlamında değildir.
Her neyi severse Hak adına, Hak nâmına sever, her neyden uzak durursa Hak adına ve Hak aşkına uzak durur, hoşlanmaz… Nefsi hiçbir işinde etken değildir. Bu noktadaki mümin âdetâ Hak’kın konuşan dili, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olma noktasındadır…

Zira bu makam gönül ehlinin makamıdır. Gönül gözüyle sırra ermek ve Hak’kın evi olan yürekte Hak’kı kesintisiz konuk kılma ve O’ndan ayrılmama makamıdır.

Hakikat ehli, bu makamda kendisine zâhir olan esrârı ehlinden sakınmayacak, nâehle de açmayacaktır…
Bilecektir ki köpeğin boynuna inci gerdanlık takılmaz, tavuğun önüne inci saçılmaz…

Hak Ehlinden Buyruklar:

Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed efendimiz (s.a.a) buyurdular: …Doğru olan kimsenin dört nişânesi vardır: Doğru konuşur, Allah’ın müjde ve uyarılarını tasdik eyler, verdiği sözleri yerine getirir ve hiyânetten kaçınır. Müminin de nişânesi; şefkatli, anlayışlı ve hayâlı olmasıdır…

Allah’ın Arslanı İmam Ali buyurdular: Ameliyle bir yere varamayanı soyu-sopu bir yere ulaştırmaz.

Hz. Ali Murtazâ buyurdular: Biz Ehli Beyt’i seven, yoksulluk elbisesini giymeye (dünya dertlerine, belâlarına) hazırlanmalıdır.

İmam Cafer Sâdık buyurular: Üç şey müminlik alâmetlerindendir. Allah’ı, Allah için kimi seveceğini ve Allah için kime öfkeleneceğini bilmektir.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Ve yine buyurdular ki: Mal ve liderlik sevdâsının müminin dininde yaptığı tahribat, iki aç kurdun çobansız bir koyun sürüsüne sağdan-soldan saldırarak vereceği zarardan daha fazladır.

İmam Ali buyurdular: İnsanın her nefes alışı, ölüme doğru adım atışıdır.

7- Seyri sülûk sâhibi olmak. Seyri sülûk’ü tamamlamak. Manayı bilmek (Sırrı Hakikati Öğrenmek)

Tarikat yoluna girmiş mürid irâde ettiği hedeflerine ulaşmak üzere adım adım menzile ulaşmaya çalışır.
Bu menzile varış çabasına irfan yolunda ‘seyr-i sülûk’ denir. Yolda ilerlemek, hedefe varma yolunda çaba sarf etmek, vuslata erme cehdü gayretinde yol almak vs. diye de tanımlanabilir…
Seyr-i ilallâh’tır bu makam… Hak’ka yürümek, Hak’ka yolculuk, Hak’ka uçmak… Hani Yüce Hak buyruğunda denmiştir ya: ‘Fe firrû ilallâh…-Allah’a uçun-kaçın-yönelin…’ [Zâriyât: 50]

Bütün bu çalışmaların ana hedefi Hak’kın bizlere kavratmak istediği Hakikati anlamak ve bu manaya ermektir.
Elbette yol uzun, hedef yüce, amaç kutsal ve hedefe giden yolda engeller çok… Bir yanda laîn İblis, bir yanda nefsin hevâ ve hevesleri, bir yanda yanlışa çağıran çevre, diğer yanda cehâlet ve bir takım şeyleri kavrayamama…
Ancak bir gerçek te var ki, müminin azmi hepsinden büyük ve Hak’kın yardım ve inâyeti hepsinden özel ve değerli…
Şeriat, Tarikat ve Marifet yolunu nice gayret ve çalışma ile aşan Hakikat tâlibi can bu Sırrı Hakikat’e de varacak, kendisi ile Hak arasındaki nefis kaynaklı birçok hicâbı kaldırarak bizlere meçhûl ama ehline malûm sonsuz bir Hakikat okyanusuna yelken açacaktır…

Bir Ârif’in buyurduğu üzere; tahliye (arındırma) ile nefsî çirkinliklerden uzak tutan müminler sonrasında tahliye (tatlandırma) ile de mümince yaşamayı kendine ballandırmalıdır.
Bu nasıl olur?
Tefekkür, tezekkür, teşekkür ile…
Aşk ile…
Sevgi ile…
Hak sevdâsı ile…

Ahlakî güzellikler ve erdem ile yaşamayı insana sevdirecek ve seyri sülûkta insana mesâfe aldıracak en faydalı yol-yordamlardan bir kısmı da şüphesiz ki budur.

Ârif-i Hak buyurmuştur ki; ‘Nefisle mücâdele ve Hak Teâlâ’ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür…
Bu makamda tefekkür; insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya gönderen, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine sâlim bir beden ve her birinin kendisine has bir faydası olan bunca kusursuz güçleri ve herkesi hayrete düşüren aklı ihsân eden Mevlâmız Mâlikül Mülûk’un (Allâh’ın), bunca rahmet ve nimetleri, gönderdiği bunca peygamberleri, nâzil eylediği kitapları ettiği klavuzluk ve davetleri karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu olduğunu düşünmesi ve derince bir fikretmesinden ibârettir…’

Hak’kın vahiy ve kâinât kitabını tefekkür, Hak’kın kevnî ve vahyî âyetlerini esmâsını tezekkür-anma-hatırlama ve Hak ile Hak’kın kullarına şükür-teşekkür…
Vuslata kolayca erdirecek en kestirme yol…

Ârifler, Hakikat yolcusunun manevi olgunluğa ulaşabilmesi için Tanrı’ya yapacağı seyri sülüğü, yani manevî yolculuğu, dört aşamada gerçekleştiğini ifâde buyurmuşlardır:

1. Seyr-i İlallâh (Hak’ka yolculuk): Tüm beşerî-süflî isteklerden arınarak, Allah’ın irâdesine teslim olma.
2. Seyr-i Fillâh (Hak’ta yolculuk): İlah değil, ilâhî olma, Hak sıfatlarını kemâlen kazanma, Tanrı’nın irâdesine göre hareket etme.
3. Seyr-i Maallâh (Hak ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk, kesretten vahdete, yani halktan Hakk’a yapılan bir yolculuktur. Buna ‘Vahdeti Vücûd’ denir ve bu makam, her şeyin Tanrısal olmasıdır.
4. Seyr-i Anillâh (Hak’tan halka dönüş): Bu yolculuk ise, vahdetten kesrete, yani Hakk’tan halka yapılan bir yolculuktur. Burada manevî yolcu, Tanrı’dan tekrar halka dönerek, bireylere, yani topluma hizmet edecektir. Daha doğrusu, ruhlar âleminden, beşeriyet âlemine dönerek, halkı irşat edecektir. Bu âdetâ mini miraç dönüşüdür…
En doğruyu Allah bilir…

Hak buyrukları: ‘Hevâ ve hevesini ilah edineni gördün mü!..’ [Furkân: 43], ‘Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.’ [Şems: 9]

Rahmân, bizleri; Hakikat yoluna koyulanlardan, vuslata erenlerden, gönül aynasınıilhad, küfür, şirk ve riyâdan uzak tutanlardan eyleye…

Eyleye ki, Zâtı’nın cemâl sıfatlarının kalp aynasında tecellî ettiği kimselerden olalım…
Seyri sülûk sâhibi olmak. Seyri sülûk’ü tamamlamak. Manayı bilmek (Sırrı Hakikati Öğrenmek) hakkında buyruklar:

İmam Muhammed Bâkır’ın nakline göre, peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: Ben, Allah’ın Kitabı ve Ehli Beyt’im, kıyâmet günü Yüce Allah’ın huzuruna ilk olarak varacağız. Sonra ümmetim gelecektir. Onlara: ‘Allah’ın Kitabı’na ve Ehli Beyt’ime nasıl davrandınız, onlara karşı görevlerinizi hakkıyla yerine getirdiniz mi?’ diyeceğim.

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: …Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır. Kapıyı kullanmadan şehre gireceğini söyleyen yalancıdır. Ali’ye buğzettiği halde beni sevdiğini söyleyen yalancıdır.

İmam Ali şöyle buyurdular: Bizim Şia’mız (taraftarlarımız), Velâyetimiz uğrunda mallarını harcayan, bizim sevgimiz temelinde birbirlerini seven, davamızı diriltmek için birbirlerini ziyâret eden, öfkelendikleri zaman zulmetmeyen, hoşnut olduklarında aşırıya gitmeyen, komşularına bereket ve içinde bulundukları topluma esenlik kaynağı olanlardır.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah bu dünyâyı sevdiğine de verir sevmediğine de. Ama bu Hak yolu kavramayı (Ehli Beyt’in öğretisini kabullenmeyi) sadece seçkin kullarına bahşeder…

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Dinin selameti ve beden sağlığı maldan daha iyidir. Mal sadece dünyâ süslerindendir.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: …Bizim taraftarlarımız (Şialarımız), köpek gibi havlamaz (ulu orta her şeye konuşmaz), karga gibi leşe üşüşmez (dünyâ malına karşı açgözlülük etmez), açlıktan ölseler bile düşmanlarımızdan dilenmezler…
Onların hayatı son derece basittir. Evleri sırtlarında taşıyabilecekleri kadar küçüktür. Görülseler tanınmaz, kaybolsalar aranmazlar. Ölümden korkmaz, kabirlerde birbirlerini ziyâret ederler (ölümü çok anar, kabir ziyâretlerini de unutmazlar, orada karşılaşırlar), İhtiyaç sâhibi onlara sığınsa ona merhamet ederler. Yurtları değişse de kalpleri değişmez…

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Allah’a isyân edene itaat edenin dini yoktur. Allah’a iftirâ ederek uydurulan bir esasa göre ibâdet edenin dini yoktur. Allah’ın âyetlerinden birini inkâr ederek din edinenin dini yoktur.
İmam Cafer Sâdık şöyle buyurdu: Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât (salavât) getirmedikçe duâlar perdelidir (Hak katına yükselmez). Kimin Allah’tan bir dileği varsa, duâsına Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât ile başlasın, sonra da ihtiyâcını dile getirsin. Ve sonunda yine Muhammed ve Âl-i Muhammed’e salât getirsin. Çünkü Yüce Allah başını ve sonunu kabul edeceği bir dileğin ortasını kabul etmemekten münezzehtir, kerem sahibidir. Zîrâ Muhammed ve Âl-i Muhammed’e getirilen salâtların Allah’a ulaşması engellenmez.

8- Gerçeği gizlememek, Öz’e ermek, her şeyde hikmeti kavramak. Tanrı’dan halka dönmek… Sır (kendinde olan kerameti) saklamak

‘Seyri ilallâh’ı-Hak’ka yolculuğu’ edeb ve erkân ile tamamlayan Hakikat yolcusu bundan böyle Hak’ın boyasına boyanmış olarak ‘seyr-i anillah’a başlar. Bu da gördüğü, keşfettiği, farkına vardığı esrâr-ı ilahiyi Hak’kın kullarına belletmek, bencillik etmeyerek kendisi gibi birçoklarının erenlerden olması için ilmi irfânından infakta bulunur, zekâtını verir, paylaşımcı olur…

Bu öyle bir paylaşımdır ki dünyâ bir yana bu hakikatler bir yanadır. Bu makamın ehlinin gözünde ve yüreğinde dünyâ nâmına ne varsa silinmiş ve tümüyle benliğin Hak egemen olmuştur.
Bu makam tabiri câiz ise Allah’ın Elçisi Hazreti Muhammed’in (selam O’na ve ehlibeytine olsun) miraca gittikten sonra geri dönüşü ve Hak’kın kulları irşada devam edişini andırır.

Tanrı dostları da kendileri ile Tanrı arasındaki perdelerin bir bir açılması ve yüce gerçeklere ulaşması ile bir mirac yaşamışçasına sırra ulaşsa da Hak’kın diğer kullarını da bundan haberdar eylemek ve ferdi kemâlât ile olgunlaşan fertlerden müteşekkil bir toplum oluşturmak üzere irşat ehli olur ve Hak’tan Halk’a bir yürüyüş gerçekleştirirler…
Tanrı erlerince bu makamda yeryüzünün tamamı “Tanrı’nın evi”dir. Ne Kilise, ne Havra, ne Mescit, ne Cemevi, ne Budist tapınağı ne bir başka inancın mabedi, ne de bu mabetlerin müdavimlerinin birbirinden farkı vardır.

Mekanlar, dinler, inançlar, mezhepler, tarikatlar, diller, renkler, coğrafyalar, her ne kadar farklı görünse, farklı isimlendirmelerle ayrı sanılsa da Tanrı dostu katında bu isimlendirmelerin hiç bir değeri yoktur.
Tek değer yürekte mümin olmak, özde iman ehli olmak, etiketlere değil yürek levhâsına ve oradan yansıyan parıltıdır, eylemdir, insanî sâlih amellerdir.

Hakikate ulaşan mümin gözündeki perdelerin kalkması münâsebetiyle kendine ayân olan hakikatleri herkese değil ehline açar. Hak’kın lütuf ve inâyetini, ikrâmını nâdândan gizlemesini bilir. Yüce Kurân’ın Nahl sûresinin 106. âyetinde zâhir ehlince zamana ve duruma göre takiyye edilerek gizlenmesi ve herkese açılmaması gereken mevzular olduğu gibi bâtın ehlinin de yine herkese açmayıp, takiyye eyleyeceği sırrı giz kılacağı yaşadıkları bulunabilir.

Bu durum ifşâ edilirse toplumda fitneye, fesâda, karışıklığa, zihin ve düşünce dağınıklığına neden olabilir. Saray mollaları ve kabukçu zâhirciler bu durumu inkâr, dindışılık, küfür ve nifak olarak görebilirler. Malum ki insan bilmediğine düşmandır. Yine bir Hak Dostu’nun ifadesiyle; ‘İnkâr ettiğimiz çoğu şeyler hakikattendir.’

Yine bu makamın gereklerindendir ki Hak’kın mümine inâyet buyurduğu bazı hârikulâde haller, kerâmet denilen zuhurât, olur olmaz yerde ve olur olmaz kimselere izhâr edilmez. Ancak, yolu, İslam’ı, imanı inkâr ehline karşı savunma halleri ve Muhammed-Ali yolunun yüceliğini izhâr bâbından tecelli eylenir Hak’kın izni ile. Yoksa nefse bir pâye vermek, kendine bir hisse çıkarmak için değil…

Hak Teâlâ cümlemizi hidâyet üzere kıla, nefsimize uymaya fırsat vermeye, İblis ve nefsin hile ve desiselerine karşı yüreğimizden tuta…
Gerçeğe Hû…

Namaz da bizimdir, niyaz da bizim,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…
Cemlerde okunan duvaz da bizim,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Câhil çıkmış bugün bizi yoruyor,
İkilik bilmezmiş, gönül kırıyor.
İslâm bizim neremizde soruyor?
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Yaradan Allâh’a îmânımız var,
Muhammed-Ali’den irfânımız var,
Hasan-Hüseyin’den erkânımız var,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Hınzırın sözüne der isek; ‘tamam’;
O zaman söyleriz; ‘değiliz İslâm'(!)
İslâmdışı mıydı Oniki İmam?
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Sakalı olana; ‘kırpıktır’ diyor,
Hataya düşüyor, herzeler yiyor.
Ali de sakallıydı, bunu bilmiyor,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Eren-evliyânın hepisi Ali,
Yerlerin-göklerin yapısı Ali,
İlim; Muhammed’dir, kapısı; Ali,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

‘İslâm yok’ diyormuş hınzırınoğlu,
Hınzırlar elinden dilimiz dağlı,
Mezhebimiz İmam Cafer’e bağlı,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Ondört masum için kandilimiz var,
Yürekte tutuşan fitilimiz var,
İslâm’ız diyorsak delîlimiz var,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Söyle seni kimler kandırdı gâfil,
İslâm bir tek, yalnız sünnîlik değil.
Öğren Ehli Beyt’i kalma hep câhil,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Muhammed İslâm’ın başında idi,
Ali, Muhammed’in döşünde idi,
Muâviye İslâm’ın dışında idi,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Ehli Beyt bizim başımız tacı,
Onlarla çekeriz; hüzün ve acı,
Ehli Beyt’e uyan Gürûh-u Nâci,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Pir elinden dolu içtik mest olduk,
Derimiz yüzüldü dosta post olduk,
Ehli Beyt’e sâdık birer dost olduk,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Tutturmuş câhiller; biz oyuz, buyuz,
Bir başkası çıkıp diyor; yok şuyuz.
Ehli Beyt ne ise işte biz oyuz,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Ehli Beyt güneşim, Ehli Beyt mâhı,
Ehli Beyt Hakk’a ulaşan râhı,
Ali halîfemdir, Ali’dir şâhım,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Kurân haktır, cennet-cehennem haktır,
Muhammed-Ali’nin yolları paktır.
Ali düşmanına cennet yasaktır,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Veliyim diyenler Yezid çıkıyor,
Aliyim diyenler mervân çıkıyor,
Yüzümüze gülenler düşman çıkıyor,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Yolunu şaşırıp, azan dönekler!
Arkamızdan kuyu kazan dönekler!
İslâmız dedikçe kızan dönekler,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Muhammed İslâm’dır, Ali de İslâm.
Onlara verelim yürekten selâm,
İşte böyle canlar, hâsılı kelâm
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Velâyet anlattı budur hâlimiz,
Dostun yüreğinde açar gülümüz,
Konuşan Kurân’dır, bizim Ali’miz,
İslâm’ın özüyüz, alevîyiz biz…

Buyruklardan seçmeler:

Allah’ın Elçisi (s.a.a) buyurdular: Gizlilikle işlerinizin ilerlemesini sağlayın. Zira her nimet sahibi kıskanılır.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: …İnancınızı yaşama konusunda takiyye ediniz (sır saklayanlardan olunuz). Çünkü takiyyesi (sır saklaması) olmayanın dini de yoktur… İnsanlar sizin içinizde biz Ehli Beyt’in sevgisini olduğunu bilseler sizi dilleriyle yer, gizli-açık size söverler…

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Takiyye (inanç yolunda sır saklamak) benim ve atalarımın dinindendir/yolundandır. Takiyyesi olmayanın imanı da yoktur (yok olmakla karşı karşıya kalır).

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: Takiyye (sır), Âdemoğlunun mecbur kaldığı her işte geçerlidir ve Allah onu ihtiyaç duyana helal kılmıştır.

İmam Muhammed Bâkır buyurdular: …Güçlüler zayıflarınıza destek olsun. Sırrımızı ifşâ etmeyin. İşimizi (İmâmet-Velâyet işini) sağa-sola (her önünüze gelene) açmayın…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: İmamlığımızı kabul etmek sadece onu tasdik etmek ve benimsemekten ibâret değildir. Bilakis bunu kabul etmenin bir gereği de bu durumu gizlemek (sır saklamak) ve onu ehil olmayana açmamaktır…

İmam Ali Naki buyurdu: …Dilinizi tutarsanız (sırrı ehil olmayandan gizlerseniz) onurlu ve üstün olursunuz. İnsanların boynunuza binmesine fırsat vermeyin, yoksa alçalırsınız.

İmam Ali buyurdular: …Müminlerin özelliklerinden biri de gizli bir şeyi ortaya çıkarmaması ve sırları ifşâ etmemesidir…

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Kim bizimle ilgili bir şeyi aleyhimize olacak şekilde ifşâ ederse, sırrımızı ortaya yayarsa bizi hata ile değil, kasıtlı öldürmüş gibi olur.

9- Münâcât etmek (Allah’a yalvarmak). Evrâdı, ezkâra devam eylemek. Tanrısal sırrı öğrenmek ve öğretmek, gerçeği ehil olandan gizlememek…

Mutlak Hakikat Yüce Yaratıcı, Kutlu Elçisine hitâben; ‘İnananlara de ki: Duâ, yalvarma ve ibâdetiniz olmasaydı, Rabbim size değer verir miydi?…’ [Furkân (25): 77] buyurmakta.
Sahi bi duâmız bile olmasa neye yararız!

Vahiy Hak’kın yukarıdan aşağıya, yüceden aşağı kulları ile kelâmı ise, duâ da halkın, yaratılmışların aşağıdan yukarı, alttan yüceliklere doğru kelâmıdır. Hak Teâlâ benimle konuşun istiyor. Bana yönelin, benimle olan bağınızı koparmayın, bensiz kalmayın diliyor, bizden duâ etmemizi istemekle…

Ve duâ ettğimizde de bizi duymamazlıktan gelmeyeceğini, mutlak surette duâlarımıza karşılık vereceğini belirtiyor,

‘…Şüphesiz ki, Ben kullarıma çok yakınım. Bana duâ edin ki, Ben de duâ edenin duâsına icâbet edeyim…’ [Bakara: 186] buyruğunda…

Yine Rahmân olan Allah’ımız, Kutsal buyruklarında bizlere şah damarımızdan daha yakın olduğunu, bizlerin; yürekten, içten, gizliden, samimiyetle kendisine yalvarıp yakarış hâlinde olmamızı isteyerek nasıl duâ edeceğimizi de bizlere öğretmektedir.

Elbette duâ da en önemli şeylerden birisi de duâda süreklilik ve ısrar etmektir. Aksi halde samimiyeten çok dil alışkanlığı veya isteksiz bir dilek olarak istekler dillendirilmiş olur ki duâdan istenen neticeyi geciktirir veya gerçekleşmesine mani olur.

Hak dostları duânın Hak katında kabul olması için birçok şartı eserlerinde ve kelamlarında ifâde buyurmuşlardır ki mümin canlar onlara kulak verirlerse birçok faydasını görürler…
Bütün canlarımız takdir eder ki elde edilen tüm başarılar başarıya ulaşma mücâdelesi terk edildiği andan itibaren insanı geriletir ve başarıyı olumsuz yönde etkiler.

Bir konuda başarılı olan insanlar nasıl ki sürekli ve düzenli çalışması ile üstün başarılara imza atarlarsa, hakikat yolunun talibi de Hak yoldaki çalışmaları ve gayretleri, duaları ve eylemleri neticesinde âli derecelere nâil olur.
Peki, üstün seviyeleri yakalayanlar, çalışmalarına son verir, yan gelip yatarlarsa ne olur?

Şüphe yok ki ulaştıkları son noktadan sürekli geriler, öyle bir zaman da gelir ki başarılarından eser kalmaz.
Nefisini dizginlemiş, hakikat merdivenlerinde derecelere ermiş can, bu ulaştığı derece ve mertebeleri korumak ve daha bir arttırmak için ne yapmalıdır?

Tefekkür, tezekkür, tedebbür, duâ, zikir, evrâd-ı ezkar, salât-salavât vs. ile bulunduğu makamı korumaya çalışmalı, Hak dergâhından kovulmamaya, Hak’kın gözünden düşmemeye gayret etmelidir.

Zira lanetli İblis atamız Âdem için secde kılmadığından nâşi cennetten tard eylenip dünyâya gönderildiğinde yemin ile ifâde etti ki, ‘Âdem ve nesline düşmanlık edip onları Sıratı Müstekîm’den uzaklaştıracağım’  diye…
Yani lanetlik varlık bizimle amansız bir düşmanlık etmekte, bizi Hak nazarında değersizleştirmek ve kendisi ile birlikte ateş ehlinden kılmak için ateşkessiz bir savaş başlatmış bulunmakta…

Öyleyse, DÖRT KAPI KIRKM MAKAM’ın gereğine uyan ve hicapları bir bir aşarak Hak cemâline nazar eyleyen, Hak ile her dem bir olan can bu makamda dahi asla zerre miktarı İblis’i unutmayacak, nefsinin ve İblis’in hile ve desiselerine karşı uyanık olacaktır.

Bunu da çokça Hak kelâmını okumak, Ehli Beyt ve Masum İmamlarımızdan nakledilen şaheser duâları yürekten inanarak ve severek okumak gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Evvelâ; Yüce Kurân Hak elçilerinden örnek duâlarla doludur. Mümin Kitâbullah’tan edilen duâları öğrenecek, o duâları örnek alacak, onları güncelleyerek kendi haline, isteklerine, dileklerine uyarlayacak ve Hak’tan meşru taleplerini dilediği dil ile talep eyleyecektir.

Ve yine, Ahzâb: 56. âyetin gereği ve emri olarak tam bir teslimiyetle Allah Elçisi Muhammed efendimize ve getirdiği dine destek olacak, O’nun emir ve yasakları çerçevesinde yaşam sürecek ve bunu da tekraren tekraren ikrârının ve teslimiyetinin bir nişânesi olarak bolca dil ile, yürek ile salât ve selam getirecektir Hak’kın Elçisine…

“Allâhümme salli ala Muhammedin ve Âl-i Muhammed – Ey Allah’ım! Muhammed ve Âl-i Muhammed’e selam ve destek eyle-rahmet eyle” diyerek…

Bunun yanında, Sahîfe-i Seccâdiye (İmam Zeynelâbidîn’den duâlar), Mefâtihul Cinân isimli hacimli duâ kitabındaki değerli duâlar, bu cümleden olmak üzere; Kumeyl Duâsı, Cevşen-i Kebir ile Cevşen-i Sağîr, Ebû Hamza Somalî Duâları, Münâcât-ı Şabaniyye, Ziyârât duâları, Sahife-i Aleviye (İmam Ali’den duâlar), Üç aylardaki okunan muhteşem duâlar, günlük özel vakitlerde düzenli ve sürekli okunması tavsiye edilen duâlar bu makamdaki mümin canın ezkâr ve evrâdından bir kısmıdır…

Ruhsal olgunlaşma yolunda Hak yolunda sâlih amel ile yol alan can, bir yandan da diğer canları eğitmeye, onlara pirlik, mürşitlik, rehberlik etmeye çalışır, Hak’kın kullarının Hak sofrasından nasiplenmesine yardımcı olur…

Dergâhına geldim niyâz eyledim,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…
Aşkın kitabından avâz eyledim,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…

Nideyim sefâyı, zevki dünyâda,
Budur murâdımız, indi Hüdâ’da.
Yarın mahşer günü koyma cezâda,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…

Mürüvvet edensin, şefâat eyle,
Dünyâ, âhirette selâmet eyle.
Kesme himmetini inâyet eyle,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…

Niyâzım var üstâdıma, pîrime,
Salavât eylerim desti girime.
Katardan ayrılmam, tutun elime,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…

Genc Abdâl’ım özüm Hakk’a bağlarım,
Coşkun sular gibi akar, çağlarım.
Eşiğine yüzüm sürer, ağlarım,
Medet Allâh, Yâ Muhammed, Yâ Ali…

Evliyâullah’tan Buyruklar:

İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.a) şöyle buyurdular: “Dua; müminin silahı, dinin direği, gökleirn ve yerin nurudur.”

Resûlullâh (s.a.a) şöyle buyurdular: Allah’a duâ ettiğiniz en hayırlı vakit seher vaktidir…

İmam Cafer Sâdık’ın naklettiğine göre Müminlerin Emiri Hz. Ali şöyle buyurdu: Yeryüzünde Allah’ın en sevdiği amel duâdır…
İmam Ali buyurdular: Amelsiz duâ eden, yaysız ok atmak isteyen kişiye benzer.

İmam Zeynelâbidîn buyurdular: Mümin duâ ettiğinde üç sonuçtan biri gerçekleşir; Ya kendisine âhirette azık olur, ya bu dünyâda kabul olur, ya da ona ulaşacak bir belâyı geri çevirir.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Bizim taraftarlarımız (Şialarımız) yalnız kaldıklarında Allah’ı çokça zikreden kimselerdir.

İmam Zeynelâbidîn buyurdular: Ölümden sonra da insan için sevap yazılması ancak üç yolla mümkündür: Hayâtında, ölümünden sonra da devam edecek bir sadaka-i câriye (insanların faydalandığı eserler) geriye bırakması, kendisinden sonra, kendisiyle amel edilecek bir sünneti hasene (güzel bir adet) bırakması ve kendisine duâ edecek salih bir evlat yetiştirmesi.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Hiçbir mümin yoktur ki, Allah şu dört durumu (veya birini-birkaçını) ona musallat kılmış olmasın: Onu saptırmak isteyen bir şeytan. Onu öldürmek isteyen bir kâfir. Kendisini kıskanan -ki bu ona en ağırı gelir- bir mümin. Ve onun kusurlarını araştırıp ortaya dökmeye çalışan münâfık.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Sınavı en ağır olanlar peygamberlerdir. Sonra vasilerdir. Sonra da derecesine göre diğer insanlardır.

İmam Ali Rızâ buyurdu: Kullar yeni yeni günahlar icat ettikçe, Allah da başlarına önceden bilmedikleri-görmedikleri belâlar getirir.

İmam Cafer Sâdık rivayet etti ki, Allah’ın Elçisi (s.a.a) şöyle buyurdular: Kim Allah’ı öfkelendirmek pahasına sultanı-iktidarı-gücü olanı memnun ederse Allah’ın dininden çıkar.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Allah’ın Velilerine (Ehli Beyt’e-Ehli Beyt’in İmamlarına) sövülen, hakâret edilen, aşağılanan yerde oturan kimse Allah’a isyân etmiş olur.

İmam Cafer Sâdık buyurdu: Ali, Allah’ın (imana-hakikate) açtığı bir kapıdır. Bu kapıdan giren mümin, bu kapıdan ayrılan-çıkan-terk edense kâfirdir.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: …(Allah’a) Ali’nin velayeti ile ulaşan cennete, O’nun düşmanlığı ile ulaşansa cehenneme girer.

Uyan ne yatarsın şafak süzüldü,
Hep niyazlar kabul olur sabahtan.
Hakk’ın divânına cümle dizildi,
Müminler isteğin bulur sabahtan…

Gönül pervanesi yandı tutuştu,
Hakk’ın küresinde kaynadı, coştu.
Seherde uyanan Hakk’a ulaştı,
Gâfiller uykuda kalır sabahtan…

Bedenim dal oldu, iki büküldü,
Gözümün yaşları yere döküldü.
Mürşidin hayali geldi dikildi,
Pîrimin kokusu gelir sabahtan…

Gerçi noksanımı bilirim çoktur,
Ki Hakk’ın indinde zerrece yoktur.
Söyleyene bakma, söyleten Hak’tır,
Kâmiller günahın bilir sabahtan…

Sabahın hürmeti gelmez hesâba,
Şerhi vasfın etsem sığmaz kitaba.
Sersem Ali başın koymuş turâba,
Mümin Hakk’a secde kılar sabahtan…

10- Müşâhede. Hak’kın hükmüne razı olmak. Tanrısal varlığa ulaşmak

Doğru anlaşılması şartıyla; Enel Hak makamına ulaşmış bulunmaktayız…
Bu makam tüm gerçeklere perdesiz, hakiki çıplaklığı ile şâhit olma makamıdır…
Bu makam Hak’ta yok olma makamıdır, Fenâfillah makamıdır, Tanrı’yı kendi özünde bulma makamıdır…
Bu makam, Sıbğatullâh (Hak boyası) [Bakara: 138] ile boyanmışlık makamıdır.
Bu makam, Fırka-i Nâciye, Gürûhu Nâci, Sefînetün Necât, Ehlullâh, Evliyâullâh’tan olma makamıdır…

Anlatılır ki zamanın birinde bir Hak Dostu var imiş. Arada evinden çıkar çarşı Pazar dolaşırmış. Yolu bir pazar yerine düşmüş. Pazarda gezinirken, bir pazarcı satmakta olduğu şeyin fiyatını kısadan belirtmek üzere ‘bir, bir’, ‘tükenmeden yetişin, ne alırsan bir, bir’ diye bağırırken ‘bir, bir’ ifadelerini duyan Hak dostu oracıkta yığılmış kalmış. Etrafını sarmışlar, noldu, neden oldu, yardımcı olalım derken, Hak dostunu tanıyan birisi çevredekilere telaşlanılmamasını tembihlemiş. Ve demiş: Bu Hak dostu bir candır. Hak aşkıyla yüreği yanıp tutuşan bir âşıktır.

Onun için ‘bir’ ifadesi ancak ve ancak Hak’kı çağrıştırır. Belli ki pazarcının sözlerindeki ‘bir, bir’ ifadesi Hak dostunu kendinden geçirmiş. Şöyle kenara alalım. Az sonra her şey yoluna girer.
Denildiği gibi yapılmış ve az zaman sonra işin açıklandığı gibi olduğu anlaşılmış…

Anlatılan şey belki hiç gerçekleşmemiş bir kurgu ve hikâye de olabilir. Ancak anlatılmak istenen şey Hak’ka tüm samimiyetiyle âşık olanın hâlinin, Hak aşkıyla yüreği yananların hâlinin bâtında böyle olabileceği gerçeğidir.
Bu makamın ehli, ‘…Biz ona (insana) şah damarından yakınız.’ [Kâf: 16] buyruğunun hakikatine ‘hakkal yakîn’ derecesinde ermişlerdir.

Kemâlât yolunda kemâle ermiş mümin bundan böyle Allah adamıdır. Ne iş eylese Tanrı adına eyler.
Bu makam ehlinin kalbine Tevhîd mührü vurulmuştur. HaK’tan ğayrıyı görmez, bilmez…
Hak bizleri onlardan eyleye…

Yüce Yaradan Kitabı’nda şöyle buyurmuş: ‘Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et! [Hıcr: 99]

Buradaki ‘yakîn’ ifadesini Kurân müfessirleri genel olarak ‘ölüm’ şeklinde açıklamışlarsa da, bazı irfan ehli manevî bakımdan ‘yakîn mertebesine ulaşmak’ olarak da açıklamışlardır. Bu durumda da bir kısım kimseler bu mertebeye ermekle zâhirî ibâdet görevlerinin sonlandığını söylemişlerse de irfanda derinleşmiş hak ve hakikat ehli bu yaklaşımı doğru bulmamışlardır. Son nefese değin zâhir ve bâtın dengesini gözetmek ve Hak Elçisi Hz. Muhammed’imiz ile O’nun pâk Ehli Beyt’ini, temiz soyunu örnek alarak yaşamamız gerektiğini pratikleri ve öğretileriyle ortaya koymuşlardır.

Müşâhede makamı konusunda da Ehli Beyt âşığı bir canımız şunları söylemiş ve bize hakikati o güzel dili ile şöylece beyan buyurmuşlardır:
‘Bir kimse, müşâhede yoluyla, önce İlmel Yakîn, Aynel Yakîn ve Hakkal Yakîn mertebelerine vakıf olur.

Bunların gerçekleşmesi için:

1. Akıl, kesin kanıt kullanarak, yani ilim yoluyla; Tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olur ve buna ‘İlmel Yakîn’ denir.
2. Açıklama ve bilim yoluyla bilme. Allah sırlarının, Hak yolcusu tarafından müşâhede edilmesi, yani, ilham yoluyla görünmesi, Aynel Yakîn’dir.
3. Allah’ın ilmiyle ilimlenip, vasıflarıyla vasıflanıp, O’nun irâdesiyle Allah’ın cemâlini aracısız görmek, Hakkal Yakîn’dir.

Bu sonuncusunun, yani Hakkal Yakîn mertebesinin gerçekleşmesi için de en etkili araç, aşk ve cezbedir. Cezbe denen şey ise, insanın şuur ve benliğini yok edip, bir an için Allah’la buluşmasını sağlar, insanı bir an için vuslata kavuşturur, bir an için zerreden bütüne doğru bir akış olur ki, insan bir damla iken deryâya karışır ve bu aşk deryâsında yok olur. Bunun kaynağı ise, şekil ibâdetlerinden ziyâde, sevgi, aşk ve muhabbettir. Bu mertebeye gelen insan, Hakkal Yakin mertebesine erişerek, kendi özünü bilmiş olur.

Bir insanın, bu mertebelere erişebilmesi için, önce Hak-Muhammed-Ali yoluna girip, ikrâr vermeli ve dört kapı-kırk makamın tüm gereklerini yerine getirmesi gerekir.  Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek hakikat kapısını tamamlamıştır. Hakikat makamına ulaşan, yaşamını bu inanç ve şartlar içersinde düzene sokan bir kişi, küfrü imâna, zorlukları kolaylığa, çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilir ve böylece hakikat ehli sayılır.
Hakikat yolcusu, gerçekte Hak’ka tâlib olmalıdır. Bunun için de özünü toprak etmelidir. Çünkü toprak, öyle bir nesnedir ki, kendisine ne kadar eziyet edilse, o buna daha bol ürün vererek cevap verir.

Üzerine hayvan dışkısı atılsa, o bundan asla gücenmez, aksine daha fazla ürün verir. Bundan dolayıdır ki, hakikat yolcusu bir tâlip aynı toprak gibi olmalı, küfrü imana çevirmesini bilmelidir. Hakikat yolcusu olan kimse, kendisini toprak edip, ‘Marifet’ tohumunu bu tarlaya ekmeli. O tohumu, fakirlik, alçak gönüllülük suyu ile sulamalı, rızâ orağı ile biçmeli, sabır harmanında dövüp, fark düveni ile yumuşatıp, şark yeliyle savurup, hal değirmeninde un edip, erkân eleğiyle eleyip, irâde teknesine koyup, iman tuzuyla tuzlayıp, “muhabbet”le yoğurup, aşk ateşiyle yakıp, gönül fırınında pişirip, “Mürebbi”nin önüne gelmelidir. Eğer makbul görülüp kabul edilirse, Şeriat, Tarikat ve Marifet makamlarındaki hizmetinin karşılığını görmüş sayılır. Bu kimsenin Hak katındaki mertebesi yükselir ve böylece hakikate erişerek, kâmil insan olur.

Eğer bir tâlip, pişmeden, olgunlaşmadan ‘Mürebbi’ önüne gelecek olursa, o pişmemiş ve çiğ bir lokma sayılır. Çiğ lokma da yenmez, insanın midesine zarar verir, lezzeti dahi olmaz. Bundan dolayıdır ki, Hak, Muhammed, Ali yolunda ve erkânında, çiğ lokma yenmez, çünkü haramdır. Yaşamında bu aşamaya gelen bir kimsenin, yaptığı her işte doğruluk, düzgünlük, söylediği her sözde kemalât görülür. Bu gerçeğin farkına varamayan kimseler ise, hangi milletten olursa olsun, gerçeği görüp fark edemez ve dalâlet içerisine düşer.”

Hünkar Hacı Bektaşı Veli efendimiz şöyle buyururlar: …Aşk dedikleri yüce Allah’ın varlık ateşidir ki, bütün âlemi kaplamıştır. Ve o ateşin ocağı erenlerin gönlüdür. İşte aşk cana hareket verir ve yakar. Bu ateşe ‘muhabbet ateşi’ derler…

Yüce Yaratan bizlere her neye baksak, her nerde olsak, her neyi duysak O’nu hatırlamamızı, O’ndan ğayrıyı yüreğimizde konaklatmamamızı, O’nun sevgisi ve sevdâsıyla nefes alıp-vermemizi nasip eyleye.

Vahdet âlemini bilmeyen insan,
İnsan suretinde kalmış bir hayvan…
Bizden ayrı değil Hazreti Sübhân,
Bunu Kurân ile ayân eyledik…
Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır,
Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hak’tır.
Her nereye baksan hakkı mutlaktır,
Ahvâli vahdeti beyân eyledik…
Vahdet sarayına girenler için,
Hakkı hakkal yakîn görenler için,
Bu sırrı, Harâbî erenler için,
Birlik meydanında cevlân eyledik…
Âriflerin; ‘Hamdık, yandık, piştik elhamdülillâh’ dedikleri makam bu olsa gerektir. Şükür biz de DÖRT KAPI KIRK MAKAM’ın anlatım olarak âcizâne sonuna geldik. Kendimiz pişemedikse de, pişmek isteyenlere, Hak aşkıyla yanmak dileyenlere ‘AŞK ATEŞİ yansın’ dedik.
Gerçekler demine Hû diyoruz… Hû…

Velâyet Önderlerinden Buyruklar:

Gönül Sultan’ımız Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.a.v) buyurdular: İki günü eşit olan şüphesiz ki zarar ve ziyandadır.

İmam Muhammed Bâkır: Allah’ın zâtı hakkında değil, yarattıkları üzerinde düşünün.
İmam Cafer Sâdık buyurdular: Allah’ın nasıllığını, niteliğini araştıran helâk olur.

İmam Cafer Sâdık buyurdular: Allah’a yakîn derecesinde (şeksiz-şüphesiz) iman, güven ve teslimiyetin son noktası; Allah’tan gayrı hiçbir şeyden korkmamandır.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: İnsanlar içerisinde Allah’ı en iyi bilen kimse, Allah’ın kazâsına-hükmüne-takdirine en çok rızâ gösterendir.

İmam Muhammed Bâkır buyurdu: Allah’ın bu inancı (Hak’ka tam teslimiyeti, Hak ile daim birlikte olduğu bilincini, Velâyet inancını vs.) gösterdiği kimse dağ başında ömür boyu tek başına kalıp otlarla beslense bile bunu önemsemez.
İmam Cafer Sâdık buyurdu: Dünyâ müminin zindanıdır. Hangi zindandan hayır gelmiş ki!

İmam Cafer Sâdık şöyle buyurdu: Tutuklu, dünyâsı kendisini âhiretinden alıkoyduğu kimseye denir.
İmam Ali buyurdular: …Gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın Allah için amel edin. Kim işlerini Allah’tan gayrisi için yaparsa, Allah onu işleriyle (ameliyle) baş başa bırakır (yaptığını ödüllendirmez, yaptıkları boşa gider).
İmam Cafer Sâdık buyurdular: Bizi (Ehli Beyt’i-Âl-i Muhammed’i) anmak Allah’ı anmaktır, düşmanlarımızı anmak ise şeytanı anmaktır.
Duâmız; başta da sonda da âlemlerin Rabbine hamd etmek, O’nun sevgili Elçisi Hz. Muhammed efendimize ve Masum Ehli Beyt’ine salât ve selâm eylemektir.
Hak’tan niyâzımız odur ki; Gönlümüzü ve tüm amellerimizi; küfür, şirk, nifak, ilhad ve riyâ kirlerinden berî kıla, tüm hataların başı olan dünyâ sevgisini  bizlerden uzak tuta, bizleri kendi halimize koymaya, elimizden tuta, ayaklarımızı hakikat üzere sâbit eyleye, her dem bizimle ola, bizleri masumların katarından, dîdârından ayırmaya…
Bütün evren semah döner,
Aşkından güneşler yanar.
Aslına ermektir hüner,
Beş vakitle avunmayın…

Canan bizim canımızdır,
Teni bizim tenimizdir.
Sevgi bizim dinimizdir,
Başka dine inanmayız…

Hüdâî’yim hüdâmız var,
Dost elinde bâdemiz var.
Muhabbetten gıdâmız var,
Ölüm ölür, biz ölmeyiz…

Gerçeğe Hû…