Sakaleyn Hadisi

Peygamber (s.a.a) veda haccından dönüp “Ğadîr-Humm” denilen mevkide konakladığında, gölgelik ağaç-ların altının süpürülüp temizlenmesini emretti. Sonra şöyle buyurdu:

“Sanki davet edilmiş ve davete icabet edecek gibiyim! Sizlere biri diğerinden daha büyük iki paha biçilmez emanet bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve benim ıtretim (soyum), Ehl-i Beytim.
Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin. Çünkü o ikisi, havuz başında benimle buluşana dek, birbirlerinden asla ayrılmayacaklar!”

Allah’ın Rasûlü (s.a.a) Bize İki Emanet Bırakıyor: Kitab ve Ehl-i Beyt.

Peygamber (s.a.a) vedâ haccı esnasında**, bilhassa “ğadîr-humm” günü, sevgiliye kavuşma zamanının gelip çattığını; çok yakında bir davet alıp bu davete icabet edeceğini… çok kalabalık bir sahâbe kitlesi önünde dile getiriyor. Kendisinden sonra ümmetinin başı-boş kalması ilâhî hikmet açısından yakışık almadığı için tavsiyelerde bulunuyor; sahâbesine ve ümmetine yol gösteriyor.

Allah’ın Rasûlü (s.a.a), yaklaşık 23 yıllık peygamberlik görevi so-nucu, yüz bini aşkın kişinin İslâm’a girmesine vesile olmuş. Böyle kı-sa bir süre içinde bir toplumu tamamen eğitip yola getirmenin, kafala-rındaki tüm câhilî ve millî tortuları bütünüyle kazıyıp atmanın, nere-deyse imkansız olduğu tarihi ve sosyolojik bir gerçek. Bunun gerçek-leşmesi ve o toplumun ideal bir İslâm toplumu halini alabilmesi için, en az bir iki neslin aktarılması, eğitime tabi tutulması gerekir.

Sahâbenin çok büyük bir ekseriyetinin Hz. peygamberle birlikteli-ğinin 2-3 yılı geçmediği herkesçe malum. Bu insanların öyle yüz-üstü bırakılıp gidilmesi, sizce ilâhî hikmet açısından mümkün mü? Allah ve Rasûlü toplumsal pedagojik gerçekleri bilmiyor mu!? Bir peygam-berin “Ben artık gidiyorum; başınızın çaresine bakın!” demesi düşünü-lebilir mi!? O toplumu İslâmî yönden eğitim sürecinin yarıda kalması Allah ve Rasûlü’nün hoşuna gider mi? İşte o yüzden; bu eğitim sürecinin kesintiye uğramadan devam etmesini sağlamak, o toplumu kendisinden sonra da çekip çevirmek ve Kur’ân’ı yegâne doğrularla yorumlamak için bir “çekirdek kadro” bı-rakıyor. O da Ehl-i Beyt.

“Allah’ın Rasûlü (s.a.a) “Kur’ân”ın yanı sıra neden bir başkasını değil de “Ehl-i Beyt”i bırakıyor?” sorusunun cevabı aslında yeterince açık. Ehl-i Beyt, Ahzâb sûresinin 33 nolu “tathîr ayeti” ile maddî ve manevî her tür pislikten paklanıp arındırılmış! Sahâbe içerisinde aynı özelliğe sahip bir başkası var mı? Özellikle Ehl-i Beytin efendisi olan Ali (a.s), çocukluğundan beri amcasının oğlunu hiç yalnız bırakma-mış? Onun terbiyesiyle yetişip büyümüş. Hayatında Allah ve Rasû-lü’nü üzecek tek bir davranışta bulunmamış! Bu yüce payelerin hangi-si hangi sahâbîde var!? Sahâbenin en önde gelenleri hakkında bir sürü eleştiri noktası tespit edilmişken Ali ve Ehl-i Beyt hakkında kim ne bulmuş şimdiye kadar!?

Demek ki bu yüce görev, onlara bedavadan verilmemiş! Onlar bunu haketmişler ve bunu da hayatlarıyla kanıtlamışlar!

Evet Allah’ın Rasûlü (s.a.a) bizlere Allah’ın Kitabını ve kendi Eh-l-i Beyti’ni emanet ediyor. Yoldan çıkmak yada sapmak istemeyenle-rin bu iki emanete sahip çıkmalarını; daima onların yanında yer alma-larını, ikisini birlikte örnek almalarını tavsiye ediyor ve: “Bu iki e-manete sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapmazsınız!” buyuruyor.

Bu ifade kurtuluşun ve necat yolunun Kur’ân ve Ehl-i Beyt’ten geçtiği konusunda yeterince açık. Dikkat edilirse, sadece “Kur’ân” demiyor. Yalnızca “Ehl-i Beyt” de demiyor! “Allah’ın Kitabı ve be-nim Ehl-i Beytim” diyerek, “Kur’ânsız Ehl-i Beyt’i” yada “Ehl-i Beyt-siz Kur’ân’ı” kabul etmediğini; bunlardan birini dışlayıp öbürüne ya-pışmanın kimseyi kurtaramayacağını gayet veciz bir üslup ile dile ge-tiriyor.

Aslında “Ehl-i Beyt”in tüm fertleri birer yaşayan Kur’ân mesabe-sinde. Buna rağmen sırf onlarla yetinmeyi yanlış ve eksik buluyor ilâ-hî irâde. Çünkü; evet, Ehl-i Beyt hayattayken, onlara ulaşma imkanı varken, sadece onları örnek almak yeterli. Zira onlar zaten Kur’ân’ın dışına asla çıkmazlar. Ama bir de bizim gibi, Ehl-i Beyt’e ulaşama-yan, onları hiç göremeyenler var; biz ne yapacağız? Elbette Ehl-i Beyt’ten gelen rivâyetleri dikkate alacağız. İşte Kur’ân özellikle bura-da lazım bize. Ortada, hem Ehlisünnet kaynaklarında, hem de Ehl-i Beyt taraftarı Şîa kaynaklarında Ehl-i Beyt adına pekçok rivâyet var. Onların bir çoğu da uydurma!…

İşte Allah’ın Rasûlü (s.a.a) “Allah’ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim” derken, Kur’ân adına ortaya konan yorumların Ehl-i Beyt ile, Ehl-i Beyt’e izafe edilen rivâyetlerin ise Kur’ân ile denet-lenip sağlanmasını; Ehl-i Beyt’in kabul edemeyeceği Kur’ân yo-rumlarını veya Ehl-i Beyt’e izafe edilen Kur’ân’a aykırı rivâyetle-ri kaldırıp atmamızı istiyor bizden!

Ama ümmet, aziz peygamberlerinin bu hayati talimatlarına pek kulak vermedi ve maalesef yerine getirmedi! Ehl-i Beyt’i dışlayarak sadece Kur’ân’la yetindiler yada Kur’ân’la birlikte başkalarının yorum-larını esas aldılar. Tabîî ki Kur’ânsız “Ehl-i Beyt” diyenler de oldu!… Varılan sonuç ortada; dünyanın her bir yanında Müslüman kanı akı-yor! İslâm dünyasının yer-altı ve yer-üstü zenginlikleri, İslâm ve vatan hainlerince yabancılara peşkeş çekiliyor ve müslümanlar, dedelerinin kanlarıyla sulanan topraklarda her çeşit zulme maruz kalıyor; adeta köle muamelesi görüyor!…

Çeşitli tarihlerle hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen Sakaleyn hadisi başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları’nın imametini açıkça kanıtlamaktadır.

Ebu Said-i Hudri’nin naklettiği hadiste şöyle buyurmuştur: “Kendimi, çağrılıp icabet etmiş gibi görüyorum; ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onlar Allah’ın kitabı ve benim soyumdur. Allah’ın kitabı gökle yer arasında çekilmiş olan bir iptir. Soyum da benim Ehl-i Beyt’imdir. Latif ve her şeyden haberdar olan Allah bana onların Havz-u Kevser başında tekrar bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarını haber vermiştir. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız.” [1]

Yine Hazret, Vedâ Haccı’ndan döndüklerinde Gadirihum denilen yerde şöyle buyurmuştur: “Kendimi çağrılıp icabet etmiş gibi hissediyorum. Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onların biri diğerinden daha büyüktür. Allah’ın kitabını ve soyumu. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız. Çünkü onlar, havuz (Havz-i Kevser) başında bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”
Sonra da şöyle devam eder: “Allah benim mevlamdır. Ben de her mü’minin mevlasıyım.” Sonra da Ali’nin elinden tutarak: “Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Ona dost olana dost ol ve ona düşman olana düşman ol….” [2]

Başka bir hadiste de (Zeyd bin Erkam’ın hadisi) şöyle buyurmuştur: “Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapmazsınız: Allah’ın kitabını, o Allah’ın gökten yere uzanan bir ipidir ve soyum olan Ehl-i Beyt’imi. Havuz başında bana dönünceye kadar onlar birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız.” [3]

Cabir bin Abdullah’ın hadisi;  Hz. Resulullah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız taktirde sapmazsınız; o, Allah’ın kitabı ve soyum olan Ehl-i Beyt’imdir.” [4]

Yine Abdullah bin Hanteb şöyle diyor: Hz. Resulullah Cuhfe’de bize hitap ederek şöyle buyurdu: “Ben size kendi canınızdan daha evla değil miyim?” Ashap: “Evet, ey Resulullah, evlasın” dediler. Bunun üzerine, Hazret: “Ben iki şey hakkında sizi sorgulayacağım: Kur’an ve Ehl-i Beyt’im” buyurdu. [5] Benzeri başka rivayetler de mevcuttur.

Velhasıl Hz. Resulullah’ın Kur’an ve Ehl-i Beyt ikilisine sarılmayı ve onlardan ayrılmamayı emrettiği hadisler mütevatir olarak, hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt kaynaklarında nakledilmiştir.

Bu hadisi yirmiden fazla sahabi nakletmiştir. Hazret, muhtelif vakit ve yerlerde ashabına bunu vurgulamıştır. Bir defa Gadirihum’da, bir defa Vedâ Haccı sırasında Arafat’ta, bir defa Taif’ten dönüşünde, bir defa Medine’de minberi üzerinde ve bir defa da mübarek odasında hasta yatağında iken; odanın sahabelerle dolup taştığı bir sırada konuşur ve: “Ey insanlar! Ben aniden kabzolup gidebilirim. Hüccet olsun diye size daha önce de söylemiştim. Bilin ki, ben sizin aranızda Allah’ın kitabını ve soyum olan Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum” buyurur.

Sonra da Ali’nin elinden tutup yukarı kaldırarak: “Bu Ali Kur’an’ladır. Kur’an da Ali iledir; havuzun (Havz-i Kevser’in) başında bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır…” buyuruyor. [6]

Ehl-i Sünnet ulemasının hemen tamamı Sakaleyn hadisinin doğruluğunu tasdik etmektedir.
Ehl-i Sünnet’in önde gelen alimlerinden olan İbn-i Hacer bu hadise değinirken şöyle der: “Bil ki, Sakaleyn hadisi çeşitli yollarla nakledilmiştir. Yirmiden fazla sahabi bu hadisi nakletmişlerdir. Bu hadisin tariki ile ilgili olarak on birinci şüphede genişçe bahsettik. Bu tariklerin bazısında bu hadisin Vedâ Haccı sırasında Arafe’de buyrulduğu, bazısında Medine’de Hazret’in hasta iken odanın sahabelerle dolu olduğu bir sırada buyurduğu, bazısında Gadirihum’da buyurduğu ve bazısında da Taif’ten dönüşü sırasında okumuş olduğu hutbede buyurduğu geçmektedir. Ancak bunlar arasında hiçbir çelişki yoktur. Zira Hazret’in bu hadisi, Kur’an ve Ehl-i Beyt’in şanına ihtimam açısından bu ve diğer yerlerde defalarca buyurmuş olmasında hiçbir mahzur görülmemektedir…” [7]

Acaba, Hz. Resulullah (s.a.a)’in işbu hadislerinde Ehl-i Beyt’i Kur’an’a bir eş kabul edilip kıyamete kadar Kur’an’dan ayrılmayacaklarının açıklanması, onların Kur’an gibi masum olup ümmetin her konuda mercii olduğunu belirtmekte yeterli değil mi?

Acaba, Hazret’in: “Onlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız” sözü, İslam ümmetinin onlardan ayrıldıkları her hususta sapıklığa düştüklerini göstermiyor mu?

Acaba, birilerinin onların önüne geçip, onların emir ve onayı olmadan, yaptıkları her işin, İslam’a aykırı olduğunu anlatmıyor mu?

Acaba, Teberani’nin Sakaleyn hadisinin devamında naklettiği Hazret’in: “Onlardan ileri geçmeyin, yoksa helak olursunuz, onlardan geri de kalmayın yine helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye de yeltenmeyin. Çünkü, onlar sizden daha bilgilidirler” sözü bu hakikati en iyi şekilde ortaya koymuyor mu?

Evet biz Resulullah’ın emrine itaat ederek onlardan öne geçmeyiz. Çünkü onların Kur’an gibi masum olduğuna inanıyoruz. Biz her konuda İslam ümmetinin önderliğinin onlara ait olduğunu kabul ediyoruz.
Çözüm tabîî ki “Kur’ân ile Ehl-i Beyt”e dönmek ve onların öğreti-leri etrafında toparlanmak!

[1]- Kenz-ül Ümmal c. 1 s. 165, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 235, Zehair-ül Ukba s. 16, Yenabi-ül Meveddet s. 31, 36, 191, Mucem-üs Sağir Teberani’nin c. 1 s. 131, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 163, Tebakat-ül Kübra İbn-i Sa’d’in c. 2 s. 194, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 1 s. 187, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 3 s. 17, 26 hadis no: 10707, Sünen-i Tirmizi hadis no: 3720
[2]- Hasais-ül Emir-ül Mü’minin Nesai Şafii’nin s. 21, El-Menakıb Harezmi Hanefi’nin s. 93, Sevaik-ül Muhrika İbn-i Hacer’in s. 136, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi’nin s. 36, Kenz-ül Ümmal c. 1 s. 167, Mecme-üz Zevaid Haysemi Şafii’nin c. 5 s. 195, Müstedrek-üs Sahiheyn Hakim’in c. 3 s. 109, 533 vs.
[3]- Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 329, hadis no: 3721, Müsned-i Ahmet bin Hanbel hadis no: 10681, 10707, 1779, 11135, Dürr-ül Mensur Suyuti’nin c. 6 s. 7, 306, Zehar-ül Ukba s. 16, Sevaik-ül Muhrika s. 149, Yenabi-ül Meveddet s. 30, 36, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir Şafii’nin c. 2 s. 12, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 113, Kenz-ül Ümmal c. S. 154, Feth-ül Kebir Nebhani’nin c. s. 451, Mesabih-üs Sünnet Bağavi’nin s. 206, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 1 s. 187, Mişkat-ül Mesabih Amri’nin c. 3 s. 257, vs.
[4]- Sahih-i Tirmizi c.5 s. 328, hadis no: 2718, Yenabi-ül Meveddet s. 30, 41, 370, Kenz-ül Ümmal c.1 s. 44, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 113, Mesabih-üs Sünnet Bağavi’nin s. 206, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c.1 s. 187, Mucem-ül Kebir Teberani’nin s. 137, Mişkat-ül Mesabih c. 3 s. 258 vs.

[5]- Mecme-üz Zevaid c. 5 s. 195, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir’in c. 3 s. 147 ve…
[6]- Sevaik-ül Muhrika s. 124, Yenabi-ül Meveddet s. 285
[7]- Sevaik-ül Muhrika s. 89, 148

 

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir