Hadisler ne Anlama Geliyor? Ehlibeyt İle İlgili Hadis ve Ayetler Nelerdir?

Hadis Peygamber Efendimizin söylediği veya söylemediği rivayet edilen sözlerdir. Gerçek olan ve olmayan hadislerdir.

Ehlibeyt ile ilgili hadisler Kuran-ı Kerim kaynaklarıyla anlatılmaktadır.

1- “İnnema yüridûllahü liyüzhibe ankümürricse ehle’l beyti ve yütehireküm tethira-  Allah, siz Ehl-i Beyt’den bütün kötülükleri kaldırmayı irade etti ve sizleri tertemiz kıldı”. (Ahzab-33)

2-“Köl lâ es’elüküm Aleyhi ecren ille’l meveddete fi’l kurba-De ki (Ya Muhammed): sizden peygamberliğim için bir ücret istemiyorum ancak Ehl-i Beyt’imi (akrabamı) seviniz”. (Şura-23)

3- “Mü’minlerden öyle erler vardır ki; Allah’a olan Ahd’lerinde durdular. Onlardan adağını yerine getiren vardır ve onlardan bekleyen vardır. Hiçbir şekilde değiştirmediler”. (Ahzab-23)

4- “Yara aldıktan sonra Allah’ın ve Resûlün çağrısına uyanlar içlerinden ihsan sahibi ve takvalı olanlar için büyük karşılık vardır”. (Âl-i İmran-172)

 

 

5- “Hiç Mü’min kimse fasık kimse gibi midir, bir olamazlar”. (Secde-18)

6- “Sana hile yapmak isterlerse muhakkak Allah sana yeter. O seni yardımıyla ve Mü’minlerle destekledi”. (Enfal-62)

7- “Ey Nebi! Sana Allah ve Mü’minlerden sana Tâbi (biat eden) olan yeter”. (Enfal-64)

8- “Yoksa, kötülük işleyenler kendilerini dirimleri ve ölümlerinde eşit olarak iman edip Salih amel işleyenler gibi mi, tutacağımızı sandılar? Ne kötü hükmediyorlar”. (Casiye-21)

9- “Muhakkak iman eden ve Salih amellerde bulunanlar, Onlar yaratıkların hayırlılarıdırlar”.(Beyyine-7)

10- “Sizin Veliniz ancak Allah ve Resûlü ve namaz kılan ve rükûda iken zekat veren Mü’minlerdir”. (Maide-55)

11- “Şüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan bir tastan içerler. Allah’ın kullarının taşıra taşıra içeceği bir kaynak. Adağı yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. İçleri çektiği halde yiyeceği miskine, yetime ve esire yedirirler.”

“Biz Sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz sizden bir karşılık ve teşekkür dilemiyoruz. Doğrusu biz oldukça asık suratlı zorlu bir günden dolayı Rabbimizden korkuyoruz” derler. Allah da bu günün şerrinden onları korur onlara parlaklık ve sevinç verir…”(İnsan: 5-11)

12- “Mallarını gece ve gündüz gizli ve açık olarak infak edenler, onlar için Rableri katında karşılıkları vardır. Onlara korku yoktur ve üzülecekler de değillerdir”. (Bakara-274)

13- “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve barındırıp yardım edenler işte onlar birbirlerinin Velileridir”. (Enfal-72)

14-  “Sana ilim geldikten sonra kim seninle o konuda (Hz. İsa konusunda) uğraşırsa de ki: ’gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra da lânetleşip Allah’ın lânetini yalancılar üzerine kılalım”.                                                                                                          (Âl-i İmran-61)

15- “Gerçekten biziz sana Kevser (Hz. Fatıma ile Ali’den devam eden günahsızlar) veren. Rabbin için namaz kıl kan akıt-kurban kes. (Ya Muhammed) Sana laf atanın soyu kesilecektir”. (Kevser:1-3)

Not: Gerek Kur’an’da gerekse Hadislerde hakkında en fazla övgüyle sözü edilen kişi Hz. Ali’dir. Abdullah İbni Abbas, Hz. Ali hakkında 300 Âyet’in indiğini belirtirken; Ahmed bin Hanbel “Ali hakkında Resûlüllah’dan (a.s.v.) gelen fazilet dolu sözler kimse hakkında gelmedi” demektedir.

HZ. PEYGAMBER’DEN (s.a.a) 40 HADİS

1- “Ey Allah’ın kulları, sizler hasta ve âlemlerin Rabbi de tabip gibidir. Hastanın yararı tabibin bildiği ve onunla tedbir ettiği şeylerdedir, nefsinin istediği ve kendisinin çıkardığı (önerdiği) şeylerde değildir. Öyleyse Allah’ın emrine teslim olun ki kurtuluşa eresiniz.”

2- “Kim sabahlar da Müslümanların meseleleriyle ilgilenmezse onlardan değildir, kim “Ey Müslümanlar!” diye feryat eden birinin sesini duyar da onun yardımına koşmazsa Müslüman değildir.”

3- Hz. Peygamber bir grup ashâbı savaşa gönderdi, döndüklerinde şöyle buyurdu: “Çok hoş geldiniz, ne mutlu küçük cihâdı yapıp kendilerine büyük cihat kalan kavme!” Ya Resûlullâh büyük cihat nedir?” diye sorduklarında, “Nefisle cihat etmektir.” buyurdular.

4- “Ümmetimin içerisinde bidatler ortaya çıktığında âlim ilmini ortaya koymalıdır, kim bunu yapmazsa Allah’ın lâneti ona olsun.”

5- “Alimler dünya işlerine girmedikçe peygamberlerin eminleri (güvendikleri vekilleri) dirler.” Ya Resûlullâh dünya işlerine girmeleri nasıl olur? diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Sultana (Tağut olan hâkim yöneticilere) uymalarıyla olur. Bunu yaparlarsa dininiz hususunda onlardan sakının.”

6- “Ben ümmetim hakkında ne müminden korkarım ne de müşrikten, müminin önünü imanı alır, müşriki ise küfrü yok eder. Ben sizler için konuşmasını bilen dilli münâfıktan korkarım, sizin bildiğinizi, hoşlandığınızı söyler, ama sevmediğinizi yapar.”

7- “Kıyamet günü olduğunda bir münâdi şöyle nidâ eder: Zâlimler ve zâlimlerin yardımcıları, onların hokkalarına yün koyanlar, yâhut torbalarının ağzını bağlayanlar veya kalemlerini sivri edenler (düzeltenler) neredeler? Onları da zâlimlerle haşredin.”

8- “Benim Ehli Beyt’imi kendi aranızda, vücuttaki baş ve baştaki iki göz gibi kabul edin. (tabiatıyla) Baş, gözler olmadan yolunu bulamaz.”

9- “İnsanların en kötüsü âhiretini dünyasına satan kimsedir, bundan daha kötü olan da, âhiretini diğerlerinin dünyasına satandır.”

 

 

10- “Kim bir sultanı (güç sahibini) Allah’ı gazaplandıran bir şeyle hoşnut ederse, Allah’ın dininden çıkmış olur.”

11- “Kim bir zenginin yanına gelerek (zenginliği için) ona boyun eğerse dininin üçte ikisi gider.”

12- “İyi insanın alâmeti on şeydir: Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için arkadaş olur, Allah için ayrılır, Allah için sinirlenir, Allah için râzı olur, Allah için çalışır, Allah’a el açar, Allah için korkar…. ve Allah için iyilik yapar.”

13- “Bir zaman gelecektir ki benim ümmetim, âlimleri ancak güzel elbise, Kurân’ı ise güzel sesle tanırlar ve Allah’a yalnız Ramazan ayında ibâdet ederler. Böyle oldu mu Allâhu Teâlâ, ilmi, hilmi ve merhâmeti olmayan bir hükümdarı onlara musallat kılar.”

14- “Kıyamet günü olduğunda, âlimlerin kalemlerinin mürekkebi şehitlerin kanlarıyla ölçülür, âlimlerin kalemlerinin mürekkebi şehitlerin kanlarından daha üstün gelir.”

15- “Kim kurtuluş gemisine binmeyi, güvenilir bir kulptan tutmayı ve sağlam bir ipe sarılmayı severse, Ali’yi sevsin, onun düşmanıyla düşman olsun ve onun evlâdından olan Hidâyet İmamlarına uysun, zîrâ onlar benim halifelerim, vâsilerim, benden sonra Allah’ın yaratıklarına olan hüccetleri, ümmetimin efendileri, takvalıları ve cennete rehberlik eden kimselerdir. Onların hizbi benim hizbimdir, benim hizbim ise Hizbullah’tır, onların düşmanlarının hizbi ise Hizbuşşeytan’dır.”

16- “Yükünü insanların üzerine atan kimse, mel’undur (Allah’ın rahmetinden uzaktır).”

17- “Kıyamet günü olduğunda, dört şeyden sorulmadıkça insan yerinden hareket etmez: Ömrünü nerede geçirdiğinden, gençliğini nerede çürüttüğünden, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve biz Ehli Beyt’in sevgisinden.

18- “Şem’un, Câhilin nişâneleri nedir? diye sorduğunda Resûlullâh (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Câhil ile arkadaş olursan seni zahmete düşürür, uzak durursan küfreder, sana bir şey verirse minnet eder, sen bir şey verirsen nankörlük eder, sırrını ona söylersen hiyânet eder, sırrını sana söylerse seni (onu yaymakla) suçlar, zengin olursa azar, kaba ve katı yürekli olur, fakir olursa Allah’ın nimetini inkâr eder ve günahtan çekinmez, sevinçli olursa haddini aşar ve azgınlık yapar, üzülürse ümitsizliğe kapılır, gülerse kahkahayla güler, ağlarsa çığlık atar, iyilere dil uzatır, Allah’ı sevmez, O’nun haklarını gözetmez, O’ndan utanmaz, O’nu anmaz,  râzı etsen seni över ve sende bulunmayan iyilikleri sana nispet verir, sinirlenirse övgüleri kesilir ve sende bulunmayan kötülükleri sana nispet verir. İşte Câhilin durumu budur.”

19- Resûlullâh (s.a.a): “Ya Ali! Altı yüz bin koyun mu, altı yüz bin dinar mı, yoksa altı yüz bin kelime mi (söz) istiyorsun?” buyurduğunda, Hz. Ali (a.s): “Ya Resûlullâh! Altı yüz bin kelime (söz) istiyorum” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh şöyle buyurdular:

“Altı yüz bin sözü altı cümlede toplayıp sana söylüyorum, onlar şunlardır: Ya Ali! İnsanların müstehap ve farz olmayan işlerle uğraştıklarını gördüğünde, sen farzları tamamlamakla meşgul ol. İnsanların, dünya işleriyle uğraştıklarını gördüğünde sen âhiret işiyle uğraş. İnsanların diğerlerinin ayıplarıyla uğraştıklarını gördüğünde sen kendi ayıplarınla meşgul ol (onları düzeltmeye çalış).

İnsanları dünyayı süslemekle meşgul olduklarını gördüğünde sen, âhiretini ziynetlendirmeye çalış. İnsanların çok amel yapmakla meşgul olduklarını gördüğünde, sen temiz amel yapmakla meşgul ol. İnsanların, halka tevessül ettiklerini gördüğünde, sen Allah’a tevessül et (O’na el aç).”

20- “Yıldızlar (denizlerde yolunu kaybedenlerin) boğulmaktan emanda kalmalarına (kurtulmalarına) bir vesîle olduğu gibi, benim Ehli Beyt’im de ümmetimin ihtilâftan emanda kalması için bir vesiledir. Bu yüzden Arap’tan (veya herhangi bir milletten) bir kabile onlarla muhalefet ederse, ihtilâfa düşer ve şeytan hizbinden olur.”

21- “Rabbim dokuz şeyi bana tavsiye etmiştir: Gizlide ve açıkta ihlaslı olmayı, sevinç ve gazap halinde adâletli davranmayı, fakirlik ve zenginlikte iktisatlı olmayı, bana zulmedeni affetmeyi, beni mahrum bırakana ihsanda bulunmayı, benimle ilişkisini kesenle ilişki kurmayı, susmamın tefekkür, konuşmamın zikir ve bakışımın da ibret olmasını.”

22- “Yâ Câbir! Benim vâsilerim ve benden sonra Müslümanların İmamı, önce Ali’dir, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra “Bakır” olarak meşhur olacak Muhammed bin Ali. -Ey Câbir, sen onu (İmam Bakır’ı) göreceksin, onunla karşılaştığın vakit benim selâmımı kendisine söyle- sonra Câfer bin Muhammed, sonra Musa bin Câfer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali, sonra da Kâim (Mehdi)’dir ki, onun ismi benim ismim, künyesi benim künyemdir.

O, Hasan bin Ali’nin oğludur. Allah onun eliyle yeryüzünün doğusu ve batısını fetheder. O kendi dostlarına o kadar gizli kalır ki, artık Allah’ın kâlplerini îmanla imtihan ettiği kimselerden başkası onun imâmetine inanmakta sâbit kalmaz.”

23- “Kim Allah için kırk gün ihlaslâ amel ederse, hikmet çeşmeleri kâlbinden diline dökülür.”

24- “Yâ Ali, kıyâmet günü üç gözden başka her göz ağlayacak: Allah yolunda geceleri yatmayan göz, Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmayan göz ve Allah korkusundan ağlayan göz.”

25- “Ben ilmin şehri, Ali de onun kapısıdır, ilim isteyen o kapıya gelmelidir.”

26- “Ey Ebâzer! Beş şeyi beş şeyden önce ganimet bil: İhtiyarlıktan önce gençliğini, hastalıktan önce sıhhatini, fakirlikten önce zenginliğini, işin çıkmadan önce boşluğunu ve ölümden önce hayatını.”

27- “Allâhu Teâlâ şekil ve mallarınıza bakmaz, kâlp ve amellerinize bakar ancak.”

28- “Ey insanlar! Ben aranızda iki değerli emânet bırakıyorum, onlara sarıldığınız müddetçe aslâ sapıklığa düşmezsiniz, onlar, Allah’ın kitabı ve Ehli Beyt’imdir.”

29- Resûlullâh (s.a.a) buyurmuştur ki: Meryem oğlu İsa havârilerine şöyle buyurdu: “Kendinizi Allah’a sevdirin ve O’na yaklaşın” Ey Rûhullah, hangi vesile ile kendimizi O’na sevdirelim ve O’na yaklaşalım? Dediklerinde, Hz. İsa: “Günah işleyenleri sevmeyerek ve onlara buğz ederek Allah’ın rızâsını elde ediniz.” buyurdu. Ey Rûhullah, o hâlde kiminle oturalım? dediklerinde de Hz. İsa: “Görünüşü, Allah’ı size hatırlatan, konuşması bilginizi artıran ve ameli sizi âhirete meyillendiren kimseyle oturun.” buyurdu.

30- “Kimde şu dört sıfat olursa münâfıktır, bunlardan biri de onda olursa onu terk edene kadar bir nifak sıfatı onda olur: Konuştuğunda yalan konuşan, verdiği sözde durmayan, anlaştığında hıyânet yapan, münâzaa ettiğinde haktan sapan kimse.”

31- “Bilin ki, ümmetimin en kötüleri, şerlerinden korkulduğundan dolayı saygı gösterilen kimselerdir. Bilin ki, şerrinden korkarak halkın saygı gösterdiği kimse benden değildir.”

32- “Biz kurtuluş gemisiyiz, kim bu gemiye binerse kurtulur ve kim ondan uzaklaşırsa helâk olur. O halde kimin Allah’tan bir hâceti, isteği olursa, onu biz Ehli Beyt’e tevessül ederek (bizi vâsıta kılarak) dilesin.”

33- “Ey Müslümanlar! Zinâdan sakının, çünkü zinâda, üçü dünya üçü de âhirette olmak üzere altı husûsiyet vardır: Dünyada olanlar şunlardır: Zinâ, değeri yok eder, fakirlik doğurur, ömrü azaltır. Âhirette olanlar da şunlardır: Zinâ, Allah’ın gazabına, hesabın zorluğuna ve ateşte ebedî kalmaya sebep olur.”

34- “Ya Ali, şu üç şeye sahip olmayanın hiçbir ameli doğrulmaz: Kendisini Allah’a karşı günah işlemekten alıkoyacak takva, akılsızın cehâletini önleyecek ilim ve insanlarla iyi geçinebilmesini sağlayacak akıl.”

35- Sizlerden biriniz, bir kötü iş gördüğünde onu eliyle ortadan kaldırsın, buna gücü yetmezse diliyle ona karşı çıksın, buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin, ki bu (sonuncusu) imanın en zayıf mertebesidir.”

36- “Bilin ki kim, Âl-i Muhammed (Ehli Beyt) ’in sevgisi üzere (onların halleriyle hallenerek) ölürse şehit olarak ölmüştür. bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisiyle ölürse, günahları bağışlanmış olarak ölmüştür, bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, tövbe etmiş olarak ölmüştür, bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, îmânı kâmil bir mümin olarak ölmüştür, bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse ölüm meleği, sonra da Nekir ve Münkir onu cennetle müjdeler, bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, gelinin kocasının evine uğrulandığı gibi o da cennete uğurlanır.”

37- “Ya Ali! Şarap içen puta tapan gibidir. Ya Ali! Allah, şarap içenin namazını kırk gün kabul etmez ve o kırk gün içerisinde ölürse kâfir olarak ölmüş olur.”

38- “Yumuşaklık nede olursa onu süsler, sertlik de nede olursa onu çirkinleştirir.”

39- “Kim (gücü olduktan sonra) hacca gitmeği geciktirerek hacca gitmeden ölürse Allâhu Teâlâ onu, kıyâmet günü Yahudi veya hristiyan olarak haşreder.”

40- “Namahreme bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur, (bakanın kâlbine işler), öyleyse kim Allâhu Teâlâ’dan korkarak namahreme bakmazsa, Allâhu Teâlâ ona öyle bir iman verir ki, onun tadını kâlbinde hisseder.”

KAYNAKLAR:

1- Mecmuatul Verram, C. 2, S. 117. 2- Bihârul Envâr, C. 74, S. 339. 3- Vesâiluş Şia, C. 11, S. 122. 4- Usûlü Kâfi, C. 1, S. 54. 5- Usûlü Kâfi, C. 1, S. 46. 6- Bihârul Envâr, C. 2, S. 110. 7- Bihârul Envâr, C. 75, S. 372. 8- Fusulul Muhimme, S. 8. Mecmâuz Zevâid, C. 9, S. 172. 9- Bihârul Envâr, C. 77, S. 46 10- Tuhaful Ukûl, S. 107. 11- Tuhaful Ukûl, S. 23. 12-

Tuhaful Ukûl, S. 45. 13- Bihârul Envâr, C. 22, S. 454. 14- Leâlil Ahbâr, C. 2, S. 272. 15-Yenâbiul Meveddet, S. 445. 16- Tuhaful Ukûl, S. 71. 17- Tuhaful Ukûl, S. 105. 18- Tuhaful Ukul, S. 39. 19- Mevâizul Adediyye, bab. 6, fasıl 4, hadis: 1. 20- Savâikul Muhrika, S. 87. 21- Tuhaful Ukûl, S. 69. 22- Yenâbiul Meveddet, bab. 94, S. 494. 23- Câmius Saâdât, S. 2, S. 202. 24- Tuhaful Ukûl, S. 23. 25- Câmius Sağîr, S. 1, S. 415. 26- Bihârul Envâr C. 77, S. 75. 27- Bihârul Envâr C. 77, S. 88. 28

Süneni Tirmizi, hadis: 4036. 29- Tuhaful Ukûl, S. 81. 30- Hisalu Saduk, C. 2, S. 254. 31- Tuhaful Ukûl, s107. 32- Ferâidus Simtayn, S. 5. Ercehul Metâlib, S. 461. 33- Hisalu Saduk, C. 1, S. 320. 34- Tuhaful Ukûl, . s 21 35- Müsnedi Ahmed b. Hanbel, C. 3, S. 49. 36- Tefsiri Keşşaf, S. 4, S. 220. 37- Bihârul Envâr, C. 77, S. 47. 38-Tuhaful Ukûl, S. 88. 39- Bihârul Envâr, C. 77, S. 58. 40- Câmius Saâdât, C. 2, S. 12.

HZ. FÂTIMA’DAN (A.S) 40 HADİS

1- “Kim hâlis ibâdetini Allah’a doğru çıkarırsa, Allâhu Teâlâ, en iyi maslâhatını ona indirir.”

2- “Biz (Resûlullâh’ın Ehli Beyt’i) Allah’ın yaratıkları arasında vesilesi, seçkin kulları, kutsal odakları, açık delilleri ve göndermiş olduğu Peygamberlerin vârisleriyiz.”

3- “Gerçek mutlu, Ali’yi hayatında ve ölümünden sonra seven kimsedir.”

4- “Mümine karşı güler yüzlü olmak insana cenneti kazandırır, zâlim sapıklara karşı güler yüzlü olmak ise insanı cehennem ateşine sürükler.”

5- “Sizin en iyiniz, büyüğüne karşı daha yumuşak davranan ve hanımlar için daha şefkatli ve bağışlayıcı olanınızdır.”

6- “Kadınlar için daha hayırlı olan, erkekleri görmemeleri, erkeklerin de onları görmemeleridir.”

7- “Kadının Rabbine en yakın olduğu an, evinin içinde olduğu andır.”

8- “Sürekli annenin hizmetinde ol. Çünkü cennet onun ayakları altındadır.”

9- “Dünyanızdan üç şey benim için sevimlidir: Allah’ın kitabını (Kurân’ı) okumak, Resûlullâh’ın yüzüne bakmak ve Allah yolunda infâk etmek.”

10- “Oruç tutan, dilini, kulağını, gözünü ve diğer organlarını haramdan korumazsa, o tuttuğu oruç ne derdine değer ki!”

11- Sofranın, her Müslüman’ın tanıması gereken on iki adabı vardır. Bunlardan dördü farz, dördü müstehap, dördü edeptendir.

Farz olanlar şunlardır: Nimetin asıl sâhibini tanımak, vermiş olduğu nimete râzı olmak, yemekten önce onu anmak (bismillah demek), yemeğin başında ve sonunda O’na şükretmek.

Müstehap olanlar da şunlardır: Yemekten önce abdest almak, sol taraf üzerine oturmak, oturarak yemek, üç parmakla yemek.

Edepten olanlar da şunlardır: Önünde olandan almak, lokmaları küçük tutmak, yemeği iyi çiğnemek, yemekte başkalarının yüzüne az bakmak.”

12- Hz. Hasan (a.s) annesi hakkında şöyle demiştir: “Annem Fâtıma’nın bir Cuma gecesi, kendi mihrâbında sabaha kadar rüku ve secde (ibâdet) hâlinde olduğunu, mümin erkek ve kadınların ismini birer-birer anarak çok dua ettiğini, fakat kendisi hakkında hiç dua etmediğini gördüm. Bunun üzerine anneme: “Anne, neden başkaları hakkında dua ettiğin gibi kendi hakkında dua etmiyorsun?” dedim. Şöyle cevap verdiler: “Yavrum! Önce komşu sonra insanın kendisi.”

13- Bir kadın Hz. Fâtıma’nın huzuruna gelip: “Benim zayıf bir annem vardır, namazda bilmediği bir şeyle karşılaşmış, cevabını öğrenmem için beni size gönderdi.” dedi. Hz. Fâtıma onun sorusunu cevaplandırdı. O ikinci bir soru sordu. Hz. Fâtıma onu da cevaplandırdı. Sonra üçüncü bir soru sordu, böylece on kez sordu ve cevaplarını aldı. Sonra çok soru sorduğundan: “Size fazla zahmet vermiş olmayayım ey Allah’ın Resulünün kızı” dedi.

Hz. Fâtıma: “Sormak istediğin ne varsa sıkılmadan sor. Acaba ağır bir yükü bir gün boyunca damın üzerine çıkarmak için bin dinar karşılığında kirâlanan adama yapacağı iş zor gelir mi?” diye sordu. Kadın, “Hayır, gelmez” dedi. Hz. Fâtıma (a.s) şöyle devam etti: “Ben senin her sorunun cevabını yanıtlama karşılığında yerle arşın arasını dolduracak inciden daha fazla bir mükâfatla mükâfatlandırılacağım. Bu nedenle bu iş bana aslâ zor gelmemelidir.”

14- “Allah’ım! Verdiğin rızka kâni eyle beni, ayıplarımı ört, yaşattığın sürece âfiyet ver bana, bağışla beni. Canımı aldığında acı bana, bana rahmeyle. Allah’ım! Bana mukadder kılmadığın şeyi elde etmek için beni yorma (uğraştırma beni), bana mukadder kıldığın şeye ulaşılmasını kolaylaştır.

Allah’ım! Benim için baba-anamı ve üzerimde hakkı olan herkesi en iyi mükâfatınla mükâfatlandır. Allah’ım, bütün vakit ve çabamı yarattığın gâye doğrultusunda sarf etmemi sağla, bana vereceğini üstlendiğin şeyi elde etmek için çaba sarf etmekle meşgul etme beni, mağfiret diliyorum senden, (öyleyse) beni cezalandırma, ben senden istiyorum beni mahrum bırakma.

Allah’ım! Nefsimi bana küçük göster, kendi makamını benim nazarımda büyült, itaatini, senin rızânı kazandıracak şeyleri yapmayı ve seni gazaplandıracak şeylerden uzak durmayı ilham eyle bana, ey merhâmetlilerin en merhâmetlisi!”

15- İmam Ali evlendiği gece Hz. Fâtıma’yı üzgün görünce, “Neden rahatsızsın?” dedi. Hz. Fâtıma şöyle cevap verdi: “Ömrümün tükendiği ve kabir evine konulacağım zamanı hatırladım. Babamın evinden bu eve göçmem, buradan kabir evine göçeceğimi hatırlattı bana. Allah aşkına gel de bu gece birlikte Allah’a ibâdet edelim…”

16- “Hz. Ali, Hz. Fâtıma’nın iki gün bir şey bulamayıp aç kaldığını öğrenince üzülerek, “Neden bu durumu bana bildirmedin?” dediğinde, Hz. Fâtıma şöyle dediler: “Yâ Ebe’l Hasan! Gücünün dışında olan bir şeyi senden isteyerek seni zorluğa düşürebilirim diye Rabbimden utandım.”

17- Bir gün İmam Ali Hz. Fâtıma’ya: “Ebûbekir ve Ömer kapının arkasında sizinle görüşmek için izin bekliyorlar ne dersiniz?” dediğinde şöyle dediler: “Ya Ali! Ev senin evin, ben de senin eşinim ne dilersen onu yap.”

18- Hz. Fâtıma, şiilerinden olup olmamasını bilmek isteyen birisine şöyle dedi: “Eğer emrettiğimiz şeyi yerine getiriyor ve sakındırdığımız şeyden de sakınıyorsan o halde sen bizim şiilerimizden olur aksi takdirde olmazsın.”
Bunu duyan adam aldığı cevaptan rahatsız olunca Hz. Fâtıma şöyle buyurdular: “Durum düşündüğün gibi değildir.

Şiilerimiz (Alevilerimiz) cennet ehlinin en iyilerindendirler. Bizi seven, dostlarımızı dost edinen ve düşmanlarımızı kendine düşman bilen herkes cennet ehlidir. Ama sadece kalbi ve diliyle biz Ehli Beyt’e teslim olup emir ve nehiylerimize muhalefet eden kimseler gerçek şiilerimizden olmazlar. Elbette bununla birlikte bunlar da belâ ve musibetlere düçar olmak veya herkesin toplanacağı kıyâmet arasatının çeşitli zorluklarına katlanmak veya cehennemin üst tabakasının azabını tatmak vâsıtasıyla günahlardan temizlendikten sonra cennet ehli olacaklardır. Onları, bize karşı duydukları sevgilerinden dolayı bulundukları yerden kurtarıp kendi yanımıza götüreceğiz.”

19- Hz. Fâtıma birinci ve ikinci halifeye hitaben şöyle buyurdular: “Acaba Resûlullâh’tan size bir hadis nakledersem onunla amel eder misiniz?” Evet dediklerinde şöyle buyurdular: “Allah aşkına söyleyin, acaba Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu duymamış mısınız?: “Fâtıma’nın hoşnutluğu benim hoşnutluğumdur, Fâtıma’nın öfkesi benim öfkemdir, öyleyse kim kızım Fâtıma’yı severse beni sevmiştir, kim Fâtımâyı öfkelendirirse beni öfkelendirmiştir.” Evet bu hadisi Resûlullâh’tan duymuşuz dediler. Bunun üzerine buyurdular ki: “Ben Allah’ı ve meleklerini şâhit tutuyorum ki, sizin ikiniz beni öfkelendirdiniz, beni hoşnut etmediniz, Peygamberi mülâkat ettiğimde mutlaka sizin ikinizi ona şikâyet edeceğim.”

20- “Bir gün Resûlullâh uyumak için yatağı sermiş olduğum halde yanıma geldi ve şöyle buyurdu: “Ey Fâtıma, şu dört şeyi yapmadıkça uyuma: Kurân’ı hatmetmek, Peygamberleri şefaatçi kılmak, müminleri râzı etmek, Hac ve Umre yapmak.” Resûlullâh bunları buyurup namaza koyuldu, namazını bitirinceye kadar sabrettim. Ya Resulellah! Dört şey yapmayı bana emrettin, oysa onları şu halde yapmaya kâdir değilim dedim. Resûlullâh gülümseyerek şöyle buyurdular: “Kulhu vellah (İhlas) suresini üç defa okuduğunda Kurân’ı hatmetmiş gibi olursun, bana ve benden önceki Peygamberlere salavat getirdiğinde kıyâmet günü senin şefaatçin oluruz, müminlere mağfiret dilediğinde hepsi senden râzı olur, “sübhanellahi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illellâhu vallahu ekber” dediğinde ise Hac ve Umre yapmış (gibi) olursun.”

21- Fâtıma, Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu söyledi: “Kocasını öfkelendiren kadına yazıklar olsun, kocası kendisinden râzı olan kadına ne mutlu.”

22- Fâtıma (a.s), Resûlullâh’ın Miraç gecesi, cehennemde azap gören kadınlar hakkında şöyle buyurduğunu naklediyor: “…Saçıyla asılan kadının suçuna gelince, o kadın saçını erkeklerden örtmüyordu. Diliyle asılan kadının suçuna gelince, o kadın kocasını incitiyordu… başı domuz başı, gövdesi de eşek gövdesi gibi olan kadının suçuna gelince, o kadın söz taşıyan ve yalancı idi. Köpek şeklinde olan kadının suçuna gelince, o kadın makyaj yapan, bağırarak çok ağlayan ve kıskançlık yapan birisi idi.”

23- “Babam Resûlullâh, Ali’ye bakıp şöyle buyurdu: “Bu ve bunun şiaları cennettedirler.”

24- “Babam Resûlullâh’ın, ölümüne yol açan hastalığında -evi ashâbıyla dolu iken- şöyle buyurduğunu duydum: “Ey insanlar! Çok geçmeksizin sizin aranızdan ayrılacağım, mâzeretinizi tamamlayacak (size bir özür bırakmayacak) bir söz size söylüyorum, bilin ki ben sizin aranızda Rabbimin kitabını ve itretim olan Ehli Beyt’imi emânet bırakıyorum.” Sonra Ali’nin elini tutarak şöyle buyurdu: “Bu Ali, Kurân iledir, Kurân da Ali iledir, bunlar Kevser havuzunun başında yanıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklar. Ben kıyâmet günü, benden sonra bunların hakkında nasıl davrandığınızı sizden soracağım.”

25- “Resûlullâh câmiye girişinde şöyle diyordu: “Allah’ın adıyla, Allahım Muhammed’e salat eyle, günahımı bağışla, rahmetinin kapılarını yüzüme aç.” Câmiden çıktığında da şöyle diyordu: “Allah’ın adıyla, Allahım! Muhammed’e salat eyle, günahımı affet, lütuf ve bağış kapılarını yüzüme aç.”

26- “Cuma günü öyle bir vakit vardır ki, Müslüman bir kul o vakitte Allah’tan bir hayır dilerse Allah onu ona bağışlar, o vakit de, güneşin yarısının batmaya koyulduğu andır.”

27- “Babam Resûlullâh’tan namazında gevşeklik yapan kadın ve erkekler hakkında soru sorduğumda şöyle buyurdular: “Kadın ve erkeklerden her kim namazında gevşeklik yaparsa Allâhu Teâlâ onu on beş belâ ya düçar eder: Allâhu Teâlâ bereketi ömründen alır, bereketi rızkından kaldırır, sâlih insanların simâsını onun yüzünden giderir, yaptığı her işe ücret (mükâfat) verilmez, duası göklere yükselmez (müstecab olmaz), salih insanların duasından nasibi olmaz, zelil olarak ölür, açken ölür, susuz olarak can verir, öyle ki dünya nehirlerinin suyunu bile ona verseler susuzluğu giderilmez, Allâhu Teâlâ bir meleği onu kabirde rahatsız etmesi için memur eder, kabri dar olur, kabri karanlık olur, Allâhu Teâlâ bir meleği, halkın ona baktığı halde yüz üstü çekip sürümesi için görevlendirir, sıkı bir hesaba (sorgu suale) tâbi tutulur, Allâhu Teâlâ, (rahmet gözüyle) ona bakmaz, onu (günahlardan) arındırmaz ve onun için elemli bir azap olur.”

28- “Muhammed ve Ali, bu ümmetin babalarıdırlar, onların eğriliklerini düzeltir, itaat ettiklerinde onları ebedi azaptan kurtarır, uyum sağladıklarında da onları dâimi nimete götürürler.”

29- Hz. Fâtıma Hz. Ali’yi kınayan bir Câhile şöyle buyurdu: “Ali’nin kim olduğunu biliyor musun? O rabbâni bir İmam, nurla dolu bir vücut, ârif ve efendilerin kutbu, pak ailenin oğlu, doğru olanı konuşan, imâmet dairesinin merkezi, Peygamber’in iki gülü ve cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyin’in babasıdır.”

30- “Allâhu Teâlâ, Gadiri Hum vakasından sonra hiç kimseye bir bahane ve özür yolu bırakmamıştır.”

31- Hz. Ali’nin imâmetini Peygamber’in sözleriyle kanıtlamak mümkün müdür? diyen birisine şöyle buyurdular:
“Hayret! Gadiri Hum gününü unuttunuz mu? Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu duydum: Ali, aranızda kendimden sonra bıraktığım en hayırlı kimsedir, Ali benden sonra İmam ve halifedir. Daha sonra iki oğlum Hasan ve Hüseyin ve Hüseyin’in neslinden olan dokuz kişi en iyi İmamlardır. Onlara uyarsanız, onları hidâyetçi ve hidâyete ermiş bulursunuz, muhalefet ederseniz kıyâmet gününe dek dâima aranızda ihtilâf baş gösterir.” O zaman Ali neden sustu ve kendi hakkını almadı? dediğinde de şöyle buyurdular:

“…Resûlullâh buyurmuştur ki: İmamın örneği Kâbe örneğidir, halk ona gelmelidir, o halka değil.” Sonra şöyle devam ettiler: “Allah’a ant olsun ki eğer hakkı ehline bıraksalardı ve Peygamber’in Ehli Beyt’ine uysalardı, Allah konusunda iki kişi bile ihtilafa düşmezdi. Hz. Ali’den İmam Hüseyin’in dokuzuncu evlâdı olan Hz. Mehdi’ye kadar olan İmamlar biri birinin ardınca onu miras alırlardı. Ama (ne yazık ki) câhil halk Allah’ın geriye attığını öne geçirdiler, Allah’ın öne geçirdiğini geriye attılar. Hatta seçileni inkâr ettiler, onu kurutmaya koyuldular! Onlar istek ve görüşlerine uyarak bu çirkin yolu seçtiler.

Kahrolsunlar! Acaba Allâhu Teâlâ’nın şu sözünü duymamışlar mıydı? “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer, seçim onlara ait değildir.” (Kasas:68) Evet, onlar bunu duydular fakat onlar Kurân’ın buyurduğu gibi kimselerdir: “Gerçek şu ki gözler kör olmaz ancak sinelerdeki kalpler körelir.” (Hacc:46) Heyhat, onlar dünyada uzun arzulara kapıldılar, öleceklerini unuttular. Allah onları helâk etsin, işlerini boşa çıkarsın. Allah’ım, yücelikten sonra küçülmekten sana sığınırım.”

32- Hz. Fâtıma (a.s), babasından sonra Uhud’da Hz. Hamza’nın kabri kenarında ezâdarlık ettiğinde “Neden halk sizin ve Ali’nin aleyhinde olup onun kesin olan hakkını gasp ettiler?” dediklerinde şöyle buyurdu: “Bunların hepsi Bedir savaşından kalan kinler ve Uhud savaşının intikamlarıdır. Bu kinler münâfık kalplerde saklıydı. Ama hedeflerine ulaştıklarında (hükümeti gasp ettiklerinde) kinlerini bize kustular.”

33- Hz. Resûlullâh’ın vefatı üzerine Hz. Fâtıma şu şiiri okudu:

Topraklar altında gizlenene de ki,
Bağırmamı ve feryadımı duyuyor musun?
Öyle musibetler başıma geldi ki,
Gündüzün başına gelseydi kararır gece oluverirdi.
Ben Muhammed’in gölgesinde himâye altında idim,
Hiçbir zulümden korkmuyordum, O benim güzelimdi.
Bu gün zelil ve zulme uğramaktan korkuyorum,
Bana zulmedeni ridâmla defediyorum.
Kumru gam ve kederden gece bir dala ağlasa,
Ben sabah vakti ağlarım.
Senden sonra hüznü munisim kılacağım,
Sana gözyaşı döküp ağzımı açacağım (onu silah edineceğim).
Ahmed’in türbesini koklayana ne gam,
Uzun zaman güzel bir koku koklamasa da.

34- Hz. Fâtıma, Peygamber defnedildikten sonra perişan bir halde evden çıkıp halsizlikten babasının kabrine zor ulaşabildi. Mihrabı, ezan okunan yeri görünce bağırmasıyla yere düşmesi bir oldu. Kadınlar bu durumu görünce yüzüne su serptiler. Ayıldığında babasının kabrine bakarak şöyle dedi:

“Babacığım gücüm tükendi, bedenimde hal kalmadı, düşmanım sevindi, üzüntü beni öldürdü.
Babacığım! Yalnız, hayran ve tek kaldım. Sesim tutuldu, belim kırıldı, hayatım bunaldı, günlerim karardı.
Babacığım! Senden sonra yalnızlığım için bir munis, gözyaşımı dindirecek birisi, zaafım için bir yardımcı bulamam. Babacığım! Senden sonra Kurân’ın hükmedildiği yer, Cebrâil ve Mikâil’in indikleri mekan yok oldu.
Babacığım! Senden sonra sebepler (ilişkiler) değişti, kapılar yüzüme kapandı.

Babacığım! Senden sonra artık dünyadan nefret ediyorum, nefesim tükeninceye dek sana ağlayacağım.
Babacığım! Sana olan aşkım tükenmek bilmez, sana olan hüznüm sona ermez. Eyvah babacığım! Eyvah Allah’ım!”

35- Hz. Fâtıma, Hz. Ali’yi biate götürmek için evine saldıranların karşısında durup Hz. Ali’yi savunarak şöyle buyurdular: “Ey sapıklar, yalancılar! Ne diyorsunuz, ne istiyorsunuz? Ey Ömer! Allah’tan korkmuyor musun? Evime girmek mi istiyorsun? Şeytan hizbinle beni mi korkutuyorsun? Oysaki şeytanın hizbi güçsüzdür. Yazıklar olsun sana! Allah’a ve Peygamber’ine karşı olan bu cesâret nedir?

Peygamber’in neslini yeryüzünden yok etmek ve Allah’ın nurunu söndürmek mi istiyorsun? Bil ki, Allah nurunu tamamlayacak ve onu ebedileştirecektir. Ey Ömer! Senin azgınlığın beni evimden dışarı (namahremler önüne) çıkardı, hücceti sana ve diğer her sapığa tamamladı. Ey Hattap oğlu! Allah’a ant olsun ki, günahsızların belâya yakalanmalarından korkmasaydım, Allah’a yemin edip (bedduada bulunup) çabuk icâbete eriştiğini görürdün.”

Dövülüp darbe aldıktan ve Muhsin ismindeki çocuğu karnında öldükten sonra şöyle dediler: “Ay babacığım! Yâ Resulullâh! İşte çok sevdiğin kızına böyle davranıyorlar! Ah! Ey Fizze! Gel de beni tut! Allah’a ant olsun ki, karnımdaki yavrum öldürüldü!!!”

36- Hz. Fâtıma câmiye gidip konuşacağını ilân eder etmez bu haber Medine’de beklenmedik yankı yaptı. Muhacir ve Ensar topluluğu, Peygamber’in yâdigârı Hz. Fâtıma acaba halka ne konuşacaktır? diye câmiye akın yaptı. Hz. Fâtıma Beni Haşim kadınlarının eşliğinde evden dışarı çıkıp câmiye doğru hareket etti. Câmiye girdiğinde kendisi için bir perde çektiler. Kendini ağlamaktan alamadı. Öyle bir inlediki, herkesi ağlattı. Mescidde sanki kıyâmet kopmuştu, ağlama sesleri birbirine karıştı. Herkes iyice sustuktan sonra şöyle dedi:

“Verdiği nimetlere karşı övgü sadece Allah’a mahsustur. İlham ettiği şeylere karşı şükür sadece O’na aittir. Başlattığı bütün nimetler, bağışladığı bol bahşişler, verdiği bol ihsanlarına karşı senâ sadece O’na mahsustur. Nimetleri sayılamayacak kadar çoktur, sonu karşılığı verilemeyecek kadar uzaktır, sonsuzluğu idrakten ıraktır. Nimetlerin arttırılması için insanları şükretmeye dâvet etti, onların çoğalması için halktan hamd etmeyi istedi. İkinci kez de o nimetlerin (ahiretteki) benzerine dâvet etti.

Şahadet ederim ki Allah’tan başka bir ilâh yoktur. Tektir ve ortağı yoktur. Bu kelimenin tevili ihlastır. Kalpler O’na bağlanmıştır ve fikir onunla aydınlanmıştır. Öyle bir Allah’tır ki gözler O’nu göremez, diller O’nu (olduğu gibi) vasfedemez, akıllar O’nu nitelendiremez. Bütün şeyleri yoktan var etti, herhangi bir şeyi örnek edinmeksizin yarattı. Onların yaratılmasına bir ihtiyacı olmaksızın ve hiçbir fayda gütmeksizin kendi irâdesiyle, hikmetini ispat etmek, itaatine vakıf kılmak, kudretini göstermek, kullarını ibâdete çağırmak, davetini yüceltmek için bunları yarattı. Sonra kullarını azaptan korumak ve onları cennetine sevk etmek için kendisi itaat edene mükâfat vermeyi, isyan edeni ise cezalandırmayı takdir etti.

Şehâdet ederim ki, babam Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir. O’nu, elçi olarak göndermeden önce seçti, yaratmadan önce O’na “Muhammed” adını verdi, Peygamberlikle görevlendirmeden önce O’nu tercih etti. O zaman diğer mahlukat daha gayb aleminde gizliydi, korkunç perdelerle korunmuştu, yokluğun son derecesinde esirdi. (Yokluk sınırını aşmış değildi.) Allâhu Teâlâ işlerin sonunu bilirdi, bütün hadiselerden haberdardı, mukadderatın yerlerini tanırdı.

Yüce Allah, emrini tamamlamak, hükmünü icrâ etmek, kesin mukadderatını infaz etmek için Muhammed’i mEbûs etti. Allâhu Teâlâ, insanların dinlerinde ayrılığa düştüğünü, tefrika ateşine yöneldiklerini, putlara taptıklarını, bilerekten Allah’ı inkâr ettiklerini görünce, babam Muhammed vesilesiyle karanlıkları aydınlattı, kalplerdeki karalıkları giderdi, gözler önüne çekilen şaşkınlık perdelerini kaldırdı.

Babam, halkı hidâyet etmek için kıyam etti, onları sapıklıktan kurtardı, körlüklerini giderip basiret verdi. Onları mûtedil bir dine hidâyet etti, doğru bir yola çağırdı. Daha sonra Allâhu Teâlâ şefkat ile ve herhangi bir icbar söz konusu olmadan O’nun ruhunu aldı. Artık Muhammed, bu dünyanın elem ve sıkıntılarından rahat bulunmaktadır, öbür dünyada mukarreb melekler ve bağışlayan Rabbin rıdvanıyla beraberdir ve Allah’ın civar-ı kurbunda yaşamaktadır. Allah’ın salat, rahmet ve bereketi O’nun Peygamberi, emini ve yaratıkları arasından seçip beğendiği babama olsun.”

Sonra halka hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın kulları! Siz, O’nun emir ve nehyinin koruyucuları, din ve vahiy ilminin taşıyıcıları, kendinize olan eminleri ve dini diğer milletlere ulaştıran elçilerisiniz.

O’nun gerçek halifesi sizin aranızdadır. O, Allah’ın daha önce size gönderdiği bir ahit ve aranızda bıraktığı bir hüccettir. O, Allah’ın natık (konuşan) kitabı ve sâdık Kurân’ıdır. O, parlak bir nur ve aydınlatıcı bir ışıktır. Delilleri âşikardır, sırları açıktır, zâhirleri açıktır. Ona uyanlara gıpta edilir. Kendisine uyanı Allah’ın rıdvan cennetine götürür. Ona kulak vereni kurtuluşa sevk eder. Allah’ın aydın hüccetleri, açıklanmış farzları, yasaklanmış haramları, yeterli delilleri, övülmüş erdemleri (müstehapları), hibe edilmiş ruhsatları ve yazılmış şeriatları onun vesilesiyle elde edilir, kavranılır.

 

Allah şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekatı, ihlasın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adâleti, dinin düzene girmesi için bize itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imâmetimizi, islâm’ın aziz ve üstün olması için cihadı, ilâhi mükâfatı hakedebilmek için sabrı, toplumun maslâhatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete yönelmek için adağı yerine getirmeyi, eksik ölçmeyi önlemek için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lânetlenmekten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) kaçınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hâkim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten sakınmayı, Rabliğine olan inancın ihlâsı için şirkten kaçınmayı farz kıldı “Allah’tan, gerektiği şekilde çekinin, ancak Müslüman olarak ölün.” (Al-i İmran:102)

Size emrettiği ve sizi ondan sakındırdığı şeyde Allah’a itaat edin.”Allah’tan ancak âlim olanlar korkar.” (Fatır:28)

Sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Bilin ki ben Fâtımâyım, babam Muhammed’dir. Yine tekrarlıyorum, ben Fâtımâyım, babam Muhammed’dir! Yalan söylemiyorum ve hatâ da etmiyorum.”Ant olsun, size içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhâmetlidir, onlara hayır diler.” (Tevbe:128) Eğer o Peygamberi tanıyorsanız, bilmeniz gerekir ki, o Peygamber, sizin kadınlarınızın babası değil benim babamdır, sizin erkeklerinizin değil benim amcaoğlumun kardeşidir. Onunla akrabalık ne de güzeldir! O, risâletini halka ulaştırdı, onları ilâhi azapla korkuttu. Müşriklerin yol ve yöntemlerinden yüz çevirdi.

Onların sırlarına ağır bir darbe indirdi. Onların boğazını sıktı, hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağırdı. Putları kırdı, küfrün başlarını dağıttı, sonunda küfür topluluğu hezimete uğradı, geriye dönüp kaçtı, gece sabahtan ayrıldı (karanlıklar yok oldu), hak ortaya çıktı, dinin önderi söz sahibi oldu, şeytanların kükremesi kesildi, nifak topluluğu helâk oldu, küfür ve düşmanlık düğümleri çözüldü, siz de yüzleri ak ve oruçtan karınları aç kişilerin arasında (hürriyetle) ihlas (Lâ ilâhe illellah) kelimesini söyler oldunuz.

Sizler (Peygamberi Ekrem gelmeden önce) bir ateş çukurunun kenarındaydınız, içenin içeceği değersiz bir yudum su idiniz, tamahkarın ganimet bilip yiyivereceği bir lokmaydınız, adavet ateşini körükleyenler için uygun bir alev idiniz, ayaklar altında eziliyordunuz. Develerin girip kirlettikleri (çukur) suyu içiyordunuz, ağaç yapraklarını gıda ediyordunuz, zelil ve aşağılık bir hâle düşmüştünüz, etrafınızdaki insanların sizi ezmesinden korkuyordunuz, bütün bu bedbahtlıklardan sonra Allâhu Teâlâ, babam Muhammed vâsıtasıyla sizleri kurtardı. Daha sonra babam, yiğit kişiler, Arabın kurtları ve kitap ehlinin isyancılarıyla denenip sınandı. (Onlarla savaştı.)

Onlar ne zaman savaş ateşini tutuşturdularsa Allâhu Teâlâ onu söndürdü. Şeytanın boynuzu göründüğünde (onlar baş kaldırdığında) veya müşriklerden bir ejderha ağzını açtığında kardeşi Ali’yi onun ağzına atıyordu (onun önüne çıkarıyordu), o da onun beliyle kulağını ayak altına almadan ve onun püskürdüğü ateşi kılıcıyla söndürmeden geri dönmüyordu. Allah’ın rızasını kazanmak için bu zorluklara katlanıyordu, O’nun emirlerini uygulamak için çaba sarf ediyordu, Resûlullâh’a herkesten daha yakındı, evliyâullah’ın seyyidi (efendisi) idi. Her zaman (Allah’ın ve Peygamber’in emrine) hazır, hayır isteyen, gayretli ve emekçi idi. Allah’ın yolunda, kınayanların kınaması ona mâni olmazdı.

Hz. Ali tebliğ ve cihat ederken siz keyfinizi sürdürmekte, rahatınıza bakmaktaydınız, mağlubiyete uğramamızı ve bir haber çıkmasını bekliyordunuz. Savaş anında geri dönüp düşmanla savaşmaktan kaçıyordunuz.

Allâhu Teâlâ, Resulü için, Peygamberlerin evinin ve seçkin kullarının yurdunu seçtiğinde (onu Firdevs cennetine götürdüğünde) artık nifak dikeni (kalplerde kinler) ortaya çıktı, din gömleği eskidi, kin besleyen sapıklar, söz sahibi oldular, en düşük kişiler ortaya çıktılar. Bâtıl ehlinin boğur devesi böğürdü, arsanızda kuyruğunu oynattı, şeytan yerinden başını çıkardı, sizi kendine çağırdı, dâvetine icâbet ettiğinizi, onun aldatmasına hazır olduğunuzu gördü. Sonra hareket etmenizi istedi, siz de hareket ettiniz, onun yolunda hareket etmenizi istedi, siz de ona uydunuz.

Derken başkasının devesini damgaladınız (sizin malınız olmayan hilâfeti gasp ettiniz), onu, sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Ğadir Hum’daki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti, Peygamber’in vefatından dolayı kalbimizin yarası çok genişti, henüz iyileşmemişti, Peygamber’in mübârek nâşı henüz toprağa verilmemişti. Fitne çıkması korkusunu bahane ederek kendinizi öne attınız. Ama bilin ki, fitnenin ta içine düştünüz. Şüphe yok ki, cehennem küfre sapanları kuşatmıştır.

Heyhat! Siz nere, fitneyi yatırmak nere! Ne oluyor size? Nereye gidiyorsunuz? Allah’ın kitabı sizin aranızdadır, sözleri açık, ahkâmı parlak, nişâneleri göz kamaştırıcı, emri ve nehiyleri âşikardır. Ama siz onu arkanıza attınız. Ondan yüz çevirmek mi istiyorsunuz? Yoksa Kurân’dan başkasıyla mı hükmediyorsunuz? Ondan başkasını almak zâlimler için ne de kötü değişmektir. (Şunu bilin ki, ) “Kim islâm’dan başka bir din ararsa, aslâ ondan kabul edilmez ve o, âhirette hüsrâna uğrayanlardandır” (Nisa:84) Sonra (çalınan devenin) ürkmesi sâkin ve dizginlenmesi kolay olacak kadar bile sabretmediniz. Sonra fitne ateşini tutuşturdunuz, onun közünü körüklediniz.

Azgın şeytanın çağrısına müspet cevap verdiniz. Parlak dinin nurunu söndürmeye, seçkin Peygamber’in sünnetini boşlamaya koyuldunuz. Köpük içmek diyorken alttan çorba (veya süt) içiyorsunuz. Ağaçlar arasında saklanan yırtıcı canavarlar gibi onun (Peygamber’in) Ehli Beyt’ine ve evlatlarına doğru yürüyorsunuz. Bıçak kesmesi ve karına sokulan mızrak ağrısı gibi olan sizden gördüğümüz bu zulümlere sabretmekten başka bir çâremiz yoktur.

Siz şimdi Peygamber’den bize miras yetişmediğini mi sanıyorsunuz? “Yoksa câhiliye hükmünü mü arıyorsunuz? Kesin bilgiye inanan bir topluluk için, hükmü, Allah’ın hükmünden daha güzel olan kimdir.” (Mâide:150)

Benim Resûlullâh’ın kızı olduğumu bilmiyor musunuz? Benim onun kızı olduğum parlak güneş gibi size açıktır. Ey Müslümanlar! Babamın mirasının zorla elimden alınması doğru mudur?

Ey Kuhâfe oğlu (Ebû bekir)! Acaba senin babandan miras alabileceğin ama benim babamdan miras alamayacağım Kurân’da mı yazılmıştır? Şüphesiz Allah’a iftira ediyorsun. Bilerek mi Allah’ın kitabını (onun düsturlarını) arkanıza attınız? Çünkü Allâhu Teâlâ Kurân’da: “Süleyman, Davud’a mirasçı oldu” (Neml:16) buyurmaktadır. Yine Yahya bin Zekeriyya’nın kıssasında, Zekeriyya: “Rabbim! Bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun.” (Meryem:5-6) diye Allah’a yalvarmaktadır.

Yine Allâhu Teâlâ Kurân’da: “Akrabalar (Mirasta) Allah’ın kitabına göre, birbirlerine önceliklidir.” (Enfal:75) buyurmaktadır. Yine: “Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.” (Nisa:11) buyurmaktadır. Yine: “Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal, mülk vb.) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak size farz kılındı.” (Bakara:180) buyurmuştur.

Benim için mirastan bir hisse olmadığını, babadan miras alamayacağımı ve aramızda akrabalık bağı olmadığını mı sandınız? Acaba Allâhu Teâlâ bir âyeti size mahsus kılmış da babamı miras hükmünden istisna mı etmiş? Yoksa iki dinin milletleri birbirlerinden miras alamazlar mı diyorsunuz? Acaba ben ve babam bir dinden değil miyiz? Yoksa siz, Kurân’ın umum ve hususunu babam ve amca oğlumdan daha iyi mi biliyorsunuz?

Bu yularlanmış ve palanlanmış deve (hilâfet ve fedek) de senin olsun al götür, kıyâmet günü seninle görüşecektir. Allah ne güzel hükmeden, Muhammed ne güzel kefil ve kıyâmet ne güzel buluşma yeridir! “O gün bâtılda olanlar hüsrâna uğrayacaklar” (Casiye: 27) O gün pişmanlık duymanız size yarar vermeyecektir.”Her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman (müstakar) vardır. Siz de bileceksiniz.” (En’am:67) “Yakında öğreneceksiniz, kendisini aşağı kılan azap kime geliyor ve kesintisiz azap kimin üzerine çöküyor?” (Zümer:40)

Sonra Ensar’a hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey cömert topluluğu! Ey dinin pazıları (yardımcıları)! Ey islâm’ın koruyucuları! Benim hakkımda sizdeki bu tamah (veya zaaf) ve mazlumiyetim hususunda sizdeki bu uyuklama nedir? Babam Resûlullâh (s.a.a): “Kişinin hürmeti, evlâdı hakkında korunmalıdır (evlâda hürmet babaya hürmettir.)” buyurmuyor muydu? Ne çabuk değişiklik icat ettiniz? Ne çabuk boşaltıp döktünüz (kararlarınızı değiştirdiniz?) Sizin, istediğim ve elde etmeye çalıştığım şeye gücünüz vardır. Muhammed öldü (yaslıyız) mı diyorsunuz? Evet bu büyük bir musibetti, gediği geniştir, yarığı çoktur, bitişiği yarıldı (artık hiçbir şey onu telâfi edemez).

Onun gözlerden kaybolması sebebiyle yeryüzü karanlık oldu, musibetinden dolayı güneş ve ay tutuldu, yıldızlar dağıldı, arzular öldü, dağlar alçaldı. Yine o öldüğünde helal haram sınırları çiğnendi, hürmet yok oldu (kimseye ihtiram ve saygı bırakılmadı). Ant olsun Allah’a bu büyük bir felâket ve büyük bir musibetti, dünyada bunun misli (canları yakan) bir belâ ve âfet görülmemiştir. Ancak her akşam ve sabah evlerinizde okuduğunuz Kurân onu (Peygamberin ölmesini) açıkça bildirmiştir. Bu belâ (ölüm) ondan önceki Peygamber ve ilâhi elçilere de gelip çatmıştır. Bu, kesin bir hüküm ve kaçınılmaz olan bir kazâ (karar) dır: “Muhammed, yalnızca bir Peygamberdir.

Ondan önce nice Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse, ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi (câhiliyeye mi) döneceksiniz, kim iki topuğu üzerine gerisin geriye dönerse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.” (Âli İmrân:144)

Ey Kayle (Evs ve Hazrec’in ninesi) oğulları! Babamın mirası sindirilsin mi? Oysaki siz beni görecek, sesimi işitecek mesâfedesiniz, sessiz durmuşsunuz! Feryâdımı duyuyorsunuz, hâlimi biliyorsunuz, yeterince sayınız, azığınız, gücünüz, silahınız ve siperiniz vardır. Ama bununla birlikte çağrımı duyup cevap vermiyorsunuz, imdat sesimi duyup yardım etmiyorsunuz. Halbuki yiğitlikle meşhur, hayır ve salahla ma’ruftunuz. Seçilen seçkinler ve biz Ehli Beyt için beğenilen güzidelerdiniz. Araplarla savaştınız, zorluklara katlandınız, çeşitli milletlerle çarpıştınız, yiğitlerle yüz yüze karşılaştınız. Biz adım attığımızda adım attınız, emrettiğimizde emre uyuyordunuz.

Nihâyet islâm’ın değirmeninin taşı dönmeye başladı, günün sütü (ganimetler) çoğaldı, şirkin nârası kesildi, yalanın kaynaması durdu, küfür ateşi söndü, kargaşalık dâveti dindirildi, din nizamı düzene girdi. Öyleyse yardım edeceğinizi açıkladıktan sonra neden susarak geri döndünüz, himâye edeceğinizi ilân ettikten sonra neden gizlediniz, teşebbüste bulunduktan sonra, neden geri çekildiniz, imandan sonra neden şirk koştunuz? “Yeminlerini bozan, Peygamber’i yurdundan sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa savaşa başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer iman etmiş kimseler iseniz, kendisinden korkmanıza, Allah daha yakındır.” (Tevbe:13)

Görüyorum ki rahatlığa yönelmişsiniz, yöneticiliğe herkesten lâyık olanı makamından uzaklaştırdınız, müsterih oldunuz, darlıktan genişliğe çıktınız, gizlediğinizi açığa vurdunuz, içtiğinizi kustunuz. (fakat şunu bilin ki:) “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü kâfir olursanız, gerçek şu ki, Allah ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), hamiddir (bütün övgüler ona mahsustur).” (İbrahim:8)

Bilin ki gerekeni söyledim, alçaldığınız (veya geçici sarhoşluğunuzu) da, kalplerinizin gizlediği hıyâneti de biliyordum. Ama bunlar, dertli ruhun taşması, öfkenin dışarı dökülmesi, kalp çeşmesinin coşması, gönlün derdi ve hücceti tamamlamaktı.

(Mesele yağmalamaksa) öyleyse bunu (hilâfet ve fedeki) alın, onu devenin arkasına yükleyip götürün, (fakat şunu bilin ki) onun sırtı yağır olacak, ayakları aşınacak, kusuru kalacak (ve sizin için yüzkarası olacak)tır.

O, Allah’ın gazabıyla damgalanmıştır, rezilliği ebedi kalacaktır ve sizi Allah’ın kalplere işleyen yakılmış ateşine götürecektir. (Bilin ki) yaptıklarınız Allah’ın gözü önündedir.”Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (Şuara:227) Ben, “sizi şiddetli bir azabın öncesinde uyarıp korkutan.” (Sebe:46) Peygamber’in kızıyım. Artık “Yapabileceğinizi yapın, kuşkusuz biz de (bir şeyler) yapmaktayız. Ve gözleyip durun, gerçekten biz de gözleyip durmaktayız.” (Hud:121)

Ebû bekir, Hz. Fâtımânın güçlü mantık ve delili karşısında halkı aldatma yoluna baş vurarak şöyle dedi: “Ey Resûlullâh’ın kızı! Baban müminlere karşı şefkâtli ve esirgeyiciydi, hiç şüphesiz Muhammed bizim kadınlarımızın babası değildi, senin babandı ve senin kocanın kardeşiydi. Bunu çok iyi biliyoruz. Kim sizi severse kurtuluşa erişir, kim size buğz ederse hüsrana uğrar… Hiç kimse seni hakkından mahrum edemez, seni yalanlayamaz… Fakat Allah’a ant olsun ki, babanın şöyle buyurduğunu duydum: Biz Peygamberler, altın, gümüş, ev ve mülk miras bırakmayız, ilim ve nübüvvetten başka mirasımız olmaz. Bizden geride kalan mallarımız Müslümanların halifesinin yetkisindedir…”

Hz. Fâtıma Ebûbekir’e şöyle cevap verdi: “Sübhânallah! Babam Allah’ın kitabından yüz çeviren, ahkâmına muhalefet eden değildi. Onun hükümlerine uyan, onun surelerini tâkip edendi. Acaba hileye baş vurarak ona iftirada bulunmak mı istiyorsunuz? Onun ölümünden sonra sizin bu işiniz, onun hayatı döneminde onu yok etmek için kurduğunuz tuzaklara benzemektedir. Bu Kurân, adâleti hâkim ve hakla bâtılı birbirinden ayıran natıktır. Kurân: “Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun.” (Meryem:5-6) “Süleyman Davud’a mirasçı oldu” (Neml:16) buyurmaktadır.

Allâhu Teâlâ ferâiz ve miras hükümlerini Kurân’da beyan etmiş, zan ve şüpheye bir yer bırakmamıştır.”Hayır, nefsiniz, sizi yanıltıp böyle bir işe sürüklemiş. Bundan sonra bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp uydurduklarınıza karşı kendisinden yardım istenecek olan Allah’tır.” (Yusuf:18)

Ebû bekir, Hz. Fâtımânın ezici delillerinden kendisini kurtarmak için şöyle dedi: “…İkimizin arasında bu insanlar hükmetmelidir. Çünkü beni onlar hilâfete seçtiler…”

Hz. Fâtıma bunun üzerine o susan halka şöyle buyurdu: “Ey bâtıl söze koşan, çirkin ve helâk edici ameller karşısında susan topluluk! “Kurân’da düşünmez misiniz? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” Hayır, yaptığınız kötü ameller kalplerinizi kaplamıştır, kulaklarınızı, gözlerinizi kapamıştır. Tevil ettiğiniz (yorumladığınız) ne de kötüdür! Biçtiğiniz ne de pistir! Muameleniz ne de çirkindir! Vallâhi onun yükünü/yüklenilmesini ağır, sonucunu kötü havalı bulacaksınız.

Perdeler gözlerinizin önünden kaldırıldığında, onun ardındaki şiddet ve mihnetler açığa çıktığında, sanmadığınız şeyler Allah tarafından size âşikar edildiğinde, “İşte orada hakkı iptal etmekte olanlar hüsrâna uğrayacaklarıdır” (Mü’min:78)

37- Bir gün Ensar ve Muhacirlerden bir grup kadın, Hz. Fâtımânın ziyâretine gittiler. Ey Resûlullâh’ın kızı, nasıl sabahladın, durumun nasıldır? diye sorduklarında şöyle buyurdu:

“Allah’a ant olsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım, sınadıktan sonra onlara sinirlendim. Keskinin körelmesi, ciddiyetten sonra gevşeklik, başı kayaya çalmak, mızrağın (veya kanalın) çatlaması, görüşlerin bozulması, isteklerin sapması ne de kötüdür! “Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne de kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedî kalacaklardır.” (Mâide:81-82)

Çaresizlikten onun (Fedek ve Hilâfetin) ipini onlara taktım, onu onlara yükledim, onun baskınını onlara yaptım (diyeceğimi dedim). Zâlim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilâfeti), risalet kökünden (merkezinden) nübüvvet ve delâlet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerine âlim olanın elinden çıkardılar.”Bilin ki bu, büyük ve açık bir hüsrandır.” Ali’den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah’a ant olsun ki, onun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme îtinâ etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, çarpışmasının cezasından (onlara kılıç sallamasından) ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı ondan intikam aldılar. Allah’a ant olsun ki, eğer yoldan çıksaydılar (mâni olmasaydılar),

Resûlullâh’ın Ali’ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi ve onu (hilâfet devesini) Ali’ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, kimseyi yaralamazdı, yürümesi ağırlaşmazdı, binicisi yorulmazdı, onları hazım ve kanık veren temiz suyun kaynağına götürürdü, yanları suyu bulandırmazdı, onları doyurup geri getirirdi.

Ali onlara, gizli ve açık nasihat etti. Hilâfete ulaşsaydı zenginlikten çok süslenmezdi (Beytul maldan kendisi için zahire etmezdi), susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hâriç dünya malından bir şey elde etmezdi. O zaman kimin zâhit, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı.

”Eğer halk inansalardı, korkup sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık, ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız.” (A’raf:96) “Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isâbet edecektir. Ve onlar (Allah’ı) âciz bırakabilecekler de değillerdir.” (Zümer:51)

38- “Emirul Müminin Ali hakkında Allah’ın ve Peygamber’in ahdini bozan, hakkımdan dolayı bana zulmeden, mirasımı gasp eden, babamın bana yazdığı Fedek’in mâlikiyet senedini yakan, tanıklarımı tekzip eden kimseler bana namaz kılmasınlar. Allah’a ant olsun ki, o tanıklar Cebrâil, Mikâil, Emirul Muminin Ali ve Ümmü Eymen’di. Bize yardım edilmesi gerektiğinde onlar (ashap) evlerine çekildiler. Oysa Emirul Müminin Ali beni, Hasan ve Hüseyin’le birlikte gece ve gündüz onların (Muhacir ve Ensarın) evlerine götürüyordu.

Allah’ı, Peygamberi onlara hatırlatıyordum, biz Ehli Beyt’e zulmetmeyin, Allah’ın bize verdiği hakkı gasp etmeyin diyordum. Gerçi, size yardım edeceğiz diye olumlu cevap veriyorlardı, ama gündüz olunca bize yardım etmekten vazgeçiyorlardı. Nihâyet bizim eve saldırdılar, kapımızın önüne çok odun topladılar, o odunları yakarak bizi yakmak istediler… Böyle bir ümmet mi bana namaz kılacak?!!!”

39- “Ya Ali! Ben öldüğümde sen bana gusül ver, benim kefin defin işlerimi sen üstlen, namazımı sen kıl, beni kabrime koy defnet, kabrimin üzerindeki toprağı dümdüz et, yüzüme taraf başımın yanında otur, çok Kurân ve dua oku. Çünkü bu anlarda ölü dirilerle üns etmeye muhtaçtır. Ben seni Allah’a ısmarlıyorum ve evlatlarım hakkında güzel davranmayı sana tavsiye ediyorum.”

40- Hz. Fâtımânın vefâtından sonra Hz. Ali (a.s) yazılan vasiyetnameyi çıkarıp okudu. O vasiyetnamede şöyle yazılmıştı:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla. Bu Resûlullâh’ın kızı Fâtımânın vasiyetnâmesidir. O, Allah’tan başka bir ilâhın olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyâmet gününün geleceğine ve onun gelmesinde bir şüphe olmadığına tanıklık ediyor. Ya Ali! Ben Muhammed’in kızı Fâtıma’yım, dünya ve âhirette seninle olmam için Allah beni seninle evlendirdi. Sen başkalarından bana daha lâyıksın. Bana gusül verme ve kefenleme işlerini gece yap, bana gece namaz kıl, beni gece defnet ve hiç kimseye haber verme. Seni Allah’a ısmarlıyorum, kıyâmet gününe dek evlatlarımı selâmlıyorum.”

KAYNAKLAR:

1- Bihar, C. 68, S. 249. Avâlim, C. 11, S. 623. Nehcül Hayat, S. 25. 2- Şerhi Nehcül Belâğa, C. 16, S. 211. Nehcül Hayat, S. 36. 3- Yenâbiul Meveddet, S. 213. Menâkıbı Harezmi, S. 47. Zehâirul Ukbâ, S. 92. Nehcül Hayat, S. 48. 4- Bihar, C. 72, S. 401. Avâlim, C. 11, S. 628. Nehcül Hayat, S. 26. 5- Delâilul İmamet. Nehcül Hayat, S. 157 6- Bihar, C. 101, S. 36. Keşfül Ğumme, C. 2, S. 23.

Nehcül Hayat, S. 160. 7- Bihar, C. 43, S. 92. Avâlim, C. 11, S. 223. Mecmaüz Zevâid, C. 9, S. 202. Nehcül Hayat, S. 164. 8- Müsnedi Ahmed, S. 28. Kenzül Ummâl, C. 16, S. 426. Nehcül Hayat, S. 312. 9- Vekâyiul Eyyâm, C. Siyam, S. 295 (Hiyabani). Nehcül Hayat, S. 271. 10- Delâilül İmâmet, S. 7. Avâlim, C. 11, S. 626. Nehcül Hayat, S. 158. 11- Nefaisul Lübab, C. 3, S. 124. (el yazılı). Avâlim, C. 11, S. 629. Nehcül Hayat, S. 56. 12- Bihar, C. 43, S. 82. Keşfül Ğumme, C. 2, S. 25. Beytül Ahzân, S. 22. Nehcül Hayat, S. 149. 13- Bihar, C. 2, S. 3. Mehaccetul Beyzâ, C. 1, S. 30.

Avâlim, C. 11, S. 621. Nehcül Hayat, S. 225. 14- A’yânüş Şîa, C. 1, S. 323. 15- İhkâkul Hak, C. 4, S. 481. Ğâyetül Meram fi Ricalil Buhari, S. 295. Nehcül Hayat, S. 35. 16- Bihar, C. 371, S. 303. Fezâilul Hamse, C. 2, S. 147. Nehc’ul Hayat, S. 19. 17- Bihar, C. 28, S. 303. Sahihi Muslim, C. 2, S. 72. Nehcül Hayat, S. 22. 18- Tefsirül Burhân, C. 4, S. 21. Avâlim, C. 11, S. 620. Leâlil Ahbâr, C. 5, S. 156. Nehcül Hayat, S. 26. 19- El-İmâmetü ve’s Siyâse, C. 1, S. 14. 20- Fâtımatüz Zehrâ Behcetü Kalbil Mustafâ, C. 1, S. 304. 21

Bihârul Envâr, C. 8, S. 310. 22- Bihârul Envâr, C. 8, S. 309. 23- İhkâkul Hak, C. 7, S. 308. 24- Yenâbiul Meveddet, S. 44. 25- Müsnedi Fâtımatüz Zehrâ, S. 215. 26- A. K. S. 227. 27- A. K. S. 235. 28- Bihar, C. 23, S. 259. Tefsirul Burhan, C. 3, S. 245. Nehcül Hayat, S. 37. 29- Riyaheynuş Şeria, C. 1, S. 93. Nehcül Hayat, S. 44. 30- Bihar, C. 43, S. 158. Hisal, C. 1, S. 173. Delâilul İmâmet, S. 38. Nehcül Hayat, S. 42. 31- Bihar, C. 36, S. 353. Avâlim, C. 11, S. 444. Ğâyetül Meram, S. 96. Nehcül Hayat, S. 38. 32- Bihar, C. 43, S. 156. Menâkıbı İbni Şehraşub, C. 2, S. 205. Nehcül Hayat, S. 46 ve 117. 33- Avâlim, C. 11, S. 454. Menakıb, C. 1, S. 242. A’lâmün Nisâ, C. 4, S. 113. Nehcül Hayat, S. 199. 34- Bihar, C. 43, S. 176. Avâlim, C. 11, S. 487. Nehcül Hayat, S. 71. 35- Bihar, C. 53, S. 18. Kâfi, C. 1, S. 460. Avâlim, C. 11, S. 401.

Nehcül Hayat, S. 137. 36- Şerhi İbni Ebil Hadid, C. 16, S. 236. Keşfül Ğumme, C. 1, S. 492. Mürûcuz Zeheb, C. 2, S. 311. Bihar, C. 43, S. 206. A’lâmün Nisâ, C. 4, S. 116. Mürâcaat, S. 103. Tezkiretül Havas, S. 179. Keşfül Mehacce, S. 124. El- İmametü ve’s Siyâse, C. 2, S. 14. el-İsabe, S. 61. Üsdül Ğabe, C. 2, S. 522. Tarihi İbni Kesir, C. 12, S. 441. İkdul Ferid, C. 2, S. 6. Mizanul İ’tidâl, C. 2, S. 172. 37- İhticac, C. 1, S. 108. Emali, C. 1, S. 384. Delâilul İmamet, S. 39.

Belâğatün Nisâ, S. 32. Keşfül Ğumme, C. 23, S. 147. Şerhi İbni Ebil Hadid, C. 16, S. 233. A’lâmün Nisâ, C. 4, S. 123. Bihar, C. 43, S. 158. Avâlim, C. 11, S. 445. İhkâkul Hak, C. 10, S. 306. Nehcül Hayat, S. 126. 38- Bihar, C. 43, S. 204. Keşfül Ğumme, C. 1, S. 494. Mecmaun Nureyn. 147. Nehcül Hayat, S. 291. 39- Bihar, C. 79, S. 27. Beytül Ahzân, S. 176. Nehcül Hayat, S. 315. 40- Bihar, C. 43, S. 214. A’yânüş Şîa, C. 1, S. 321. Avâlim, C. 11, S. 514. Nehcül Hayat, S. 320.

 

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir