Hadis Rivâyet Eden Sahâbenin Durumları

Hüsniye devamla şöyle dedi: “Ey İbrâhîm, söyle bakalım; insanlardan bazı kimseler hadislerin hakika-tine erişebilir mi, erişemez mi? Erişebildiği takdirde, bu Hak Teâlâ’nın hidâyet ve ihsânıyla mı, yoksa kendi çabası ve kesbiyle (kazanımı) mi gerçekleşir? Yahut bunların ikisiyle birlikte mi müyesser olur?”
İbrâhîm korkudan cevap veremiyordu. Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, sen zamanın ulemâsının en âlimi olduğun halde cevap veremiyorsan, müşkülümü kime götüreyim?”
Ebû Hanîfe’nin talebelerinden Ebû Yûsuf başını kaldırdı ve dedi ki: “Ey Hüsniye, sorduğun soru, haki-kati aramak ve istifade etmek amacı taşımıyor. Aksine hakaret, kötüleme ve saldırı maksatlı. Kime is-tersen sorabilirsin.”Hüsniye dedi ki: “Malumunuz olsun ki, Emîru’l-Mü’minîn Ali b. Ebî Tâlib, İmam Hasan ve İmam Hü-seyin’den (aleyhimüsselâm), Selmân, Ebûzer ve Mikdâd’dan  rivâyet edilen pek çok hadis işittim, tefsirler mütâlaa ettim. Şu memlekette bazı kimselerden, o hadis ve tefsirlerin hilâfına rivâyetler nakledilmekte-dir. Sizler de o muhaliflerdensiniz. Sözünü ettiğim hadisleri bâtıl kabul ediyorsunuz ve onlarla amel edenleri tekfir  ediyorsunuz. Halbuki, sizin rivâyet ettiğiniz hadisler Muâviye, Amr b. Âs, Enes b. Mâ-lik, Âişe vb. şahıslardan nakledilmektedir.

Gerçek şu ki, insanların elinde hem hak var, hem bâtıl, hem doğru var, hem yalan, hem nâsih var, hem mensuh. Öyleyse, aralarında önemli fark ve ihtilafların bulunduğuna cümle âlemin şâhit olduğu bu iki gruptan; elbette birisi hak, diğeri bâtıldır. Şimdi bana bu iki gruptan hangisinin yalan söylediğini ve Peygamber’e iftira ederek uydurma hadisler rivâyet ettiğini söyler misiniz?

Oysa şeriat sahibi  (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdu: “Benden rivâyet olunan hadisler, sizlere dört kişi ka-nalıyla ulaşabilir; bunun beşincisi yoktur.” Kendisine onların kimler olduğu sorulduğunda, şu açıklamayı yaptı:

“Birincisi, mü’min görünümlü münâfıktır. Müslüman gibi davranır. Oysa Allah’tan korkmaz; Allah’a ve Rasûlü’ne yalan atarak, onun üzerinden uydurma hadisler nakletmekten çekinmez. Müslümanlar onun münafık olduğunu bilip Allah’ın Peygamberi’ne kasten yalan isnat ettiğini anlasalar, ‘Ondan geleni ka-bul etmeyin, sözüne inanmayın!” derler. Lakin insanlar onun Peygamber’le sohbet ettiğine ve rivâyet ettiği hadisi ondan işitmiş olduğuna kanaat getirip aldanırlar. O yüzden hadisine itibar ederler. Halbuki onun nifakından haberdar değillerdir. Hak Teâlâ münafıkların sıfatını belirterek şöyle buyurmaktadır: “Onları gördüğünde cüsseleri seni şaşırtır. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin.”  Onları Pey-gamber bile tanımıyordu; nerede kaldı diğerleri tanısın.

Ey İbrâhîm, bunlar münâfık olmaları hasebiyle, Müslümanların çoğu, o kişileri tanımadan sözlerini ka-bul ettiler. Onları Müslümanların üzerine egemen kıldılar ve dünyayı onlara verdiler.  Gerçek şu ki, Al-lah’ın korudukları hariç, bütün insanlar dünyadaki padişahlara tabidir. Sözünü ettiğimiz dört kişiden biri buydu.

İnsanlara hadis iletenlerin ikincisi, sözü Allah’ın Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve âlih) işitip öğrenmiş; ama sonra onda hataya düşmüş olan kişidir. Çünkü unutkanlık ve karıştırma, masumlardan başkası için mümkündür. Bu şahıs kasıtlı olarak Allah’ın Peygamber’ine yalan isnat etmiş değildir. Elindeki hadis yanlıştır. “Ben Allah Rasûlü’nden böyle işittim” der. Halbuki Müslümanlar o hadisin yanlış olduğunu bilmiş olsalardı, onu kabul etmezlerdi. Hadisi nakleden râvî de hatalı olduğunu bilseydi, o hadisi ken-disi de rivâyet etmezdi.

Ey İbrâhîm, hadis rivâyet edenlerin üçüncüsü, Allah Rasûlü’nün bir şeyi yasakladığını işiten; ancak da-ha sonra aynı şeyi emrettiğine dair malumatı bulunmayan, mensûh  hadisi işitmiş olduğu halde, onu iptal eden nâsih hadisten haberi olmayan kişidir. O kişi, elindeki hadisin mensuh olduğunu bilmiş ol-saydı, onu rivâyet etmezdi. Müslümanlar da, o hadisin nesh edildiğini bilselerdi, söz konusu hadisi o kişiden kabul etmezlerdi.

Ey İbrâhîm, kendilerinden hadis rivâyet edilenlerin dördüncüsü ise, Allah’tan korkup elçisine saygı gös-teren o kişidir ki; Allah Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve âlih) yalan isnat etmez. Hiç hata yapmadığı gibi, unutmaz da. Bilakis Allah Rasûlü’nün buyruğunu, ilave ve çıkarma yapmaksızın, olduğu gibi rivâyet eder. Nâsih ile mensuhu bilir ve neticede nâsih ile amel edip mensûhu terk eder.

Gerçek şu ki, Kur’an’da nâsih ve mensûh, hâss ve âmm, muhkem ve müteşâbih  âyetler vardır. Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rasûl size neyi verdiyse, ona yapışın; neyi yasakladıysa, ondan uzak du-run.”  Şüpheye düşüp, Allah ve Rasûlü’nün muradının ne olduğunu bilemeyen kişi ne yapsın?

Söyle ey İbrâhîm, bunlardan hangi tâifenin görüşüne uymalı ve hangi tâifenin sözüyle amel edilmeli-dir? Hak Teâlâ’nın,

“Ey Ehl-i Beyt! Allah ancak sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak isti-yor.”  âyetiyle, pâk ve tertemiz olduklarına şahitlik ettiği kişiler, ömürlerinin başından sonuna kadar tahâret  ve ismetleriyle, her dem Allah Rasûlü’nün mahreminde ve dizinin dibinde bulundular. Onlar, insanların en hayırlısının sırrına sahip idiler. Acaba onların rivâyetleriyle amel etmek mi daha öncelik-lidir, yoksa başkalarınınkiyle mi?

Ey İbrâhîm, Rasûlüllâh’ın ashâbından hiç kimse, ona soru sormaya cesaret edemezdi. Herhangi bir şeyi etraflıca inceleyip sorgulayamazlardı. Bunun sebebi, Hak Teâlâ’nın onları soru sormaktan menetmesiy-di. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: “Ey iman edenler, açıklandığında sizi üzecek olan şeyleri sormayın.”  Bu âyet nazil olduğunda soru sormayı terk ettiler. Ashap daima bir bedevînin  veya soru soracak birisinin Allah’ın Rasûlü’ne (aleyhissalâtü vesselâm) gelerek bir konuda soru sormasını ve ondan alacağı cevabı dinlemeyi arzu ederdi.

Ey İbrâhîm, benim mevlâm Cafer Sâdık (aleyhisselâm) rivâyet etti, ben ondan dinledim. Dedesi Ali b. Hü-seyin’den (aleyhisselâm) rivâyet ediyordu. O, şanı büyük babası Ebû Abdullah Hüseyin’den, o da, kadri yüksek babası Mü’minlerin Emîri, müttakîlerin imamı, râzı olunmuş vasîlerin  efendisi, masum imamların babası, Rabbu’l-Âlemîn’in Rasûlü’nün vasîsi Ali b. Ebî Tâlib’ten (aleyhimüsselâm) rivâyet ediyor. Buna göre Hazreti Ali, Selmân-ı

Fârisî’ye şöyle buyurdu:
“Ey Selmân, her gece bir kez Hazreti Rasûlüllâh’ın yanına gider ve onunla sırlardan konuşurduk. Her gün onun-la bir kez baş başa kalırdık ve sorduğum her soruya cevap verirdi. Nerede olursa olsun, onunla bir araya gelirdik. Hz. Peygamber’in bütün ashâbı, benden başka hiç kimsenin bu nimetten yararlanamadığını bilir. Peygamber sa-dece beni sırrından mahrum etmedi. Benden başka hiç kimse, kendileri yalnızken onun huzuruna çıkamazdı. Çoğu kere benim evimde baş başa olurduk. Ben ne zaman Peygamber’in yanına gitsem, evlerinden birinde buluşurduk. Benimle yalnız kalmak için, eşlerini ve başka kim varsa dışarı çıkarır, kendisiyle baş başa kalırdık. Görüşmek üzere benim evime geldiğinde ise, Fâtıma’yı ve çocuklarımızı dışarı çıkarmazdı.

Kendisine, o Hazret’ten başka hiç kimsenin cevabına tahammül edemeyeceği  bazı sorular sorardım. Ama yine de şefkat ve merhametle bana cevap verirdi. Cebrail benim karşımda onunla sohbet eder ve Allah Rasûlü’ne söy-lediği hiçbir sözünü benden gizlemezdi. Ben de söylenenleri işitirdim. Bu, benden başka hiç kimse için mümkün olmadı.
Sorularım bittiğinde, bu kez kendisi anlatmaya başlardı. Bana öğretmediği veya bana okumadığı ya da kendi el ya-zımla yazmadığım hiçbir Kur’an âyeti inmedi. Helal ve haram, emir ve nehiy, taat ve masiyete  dair onun bildiği ne varsa, hepsini bana talim buyurdu. Bana Kur’an’ın tevilini öğretti, zâhir ve bâtınını ayan beyan gösterdi. O-nun bana söylediği her şeyi belledim ve hiçbir şeyi unutmadım.”

Ehl-i Beyt yolunda tevhîd, nübüvvet ve imâmet inancı

Hüsniye sözü buraya getirdiğinde, Hârûn ve sohbet meclisinde bulunanlar, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Hepsi de Hüsniye’yi ve sözlerini tasdik etti. İbrâhîm ise kulunç girmiş gibi, başını öne eğ-mişti.
Hüsniye dedi ki: “Ey İbrâhîm, tefsir ve hadis âlimlerinin görüşleri ile hadis râvilerinin durumları hak-kında ortaya konan ayrıntılı bilgiyi öğrendiğinize göre; zamanımızda bulunan şu iki grubun bağlılarını tanıyalım. Buyurun bakalım; hangi tâifenin itikadı hakka uygun, hangisininki bâtıldır.

Ehl-i Beyt ve onların yolunda olanlar, Allah’ı hikmetli, âdil, pak ve münezzeh bilirler. Onu, kadîm sıfat-larla ilişkilendirirler. Tüm izzetleri ona havale eder, onun her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi bildiğini söylerler. Hak Teâlâ çirkinliklerin fâili değildir. Ondan sâdır olan her fiil, hikmet ve maslahata uygun-dur. O zalim değildir, kullarına güç yetiremeyecekleri görevler yüklemez . Hür iradeye yükümlülük getirir, mecburiyet değil. Yapılan iyi işlere sevap, kötü işlere ise azap vaat eder. Onun emir ve yasakla-ması hâdistir, mahlûktur. Çünkü ortada bulunmayan birine emretmek muhaldir. O, kullarının güç yeti-remediği şeylere kâdirdir.

Hak Teâlâ kullarının fâsık  olmalarına ve küfre düşmelerine asla rıza göstermez. Küfür, fâsıklık ve zu-lüm onun takdiriyle değildir.  Bir kulun yaptığı kulluğun zerresini ziyan etmez, aksine ecrini faz-lasıyla verir. Hiçbir göz O’nu göremez. Onu baş gözüyle görmek muhaldir .

Enbiyânın tamamı masum olup, küçük ve büyük bütün günahlardan korunmuşlardır. Unutkanlık ve hataya düşmek onlara yakışmaz.

Ehl-i Beyt ve onların yolundan gidenler, nebîlerin ve vasîlerin tümünü  Allah’ın tayin ettiğini savunurlar. Onlara göre, hiçbir peygamberin vasî ve halîfesini, o peygamberin ümmeti belirlemez. Hiçbir peygamber vasî bırakmadan bu dünyadan göçmemiştir. Enbiyânın en üstünü olan bizim Peygamberimizin vasîsi  de, ilahi hüküm uyarınca, vasîlerin seyyidi olup, Allah tarafından atanmıştır. Kur’an âyetleri bu duruma tanıklık etmiştir.

Hz. Peygamber, Allah’ın emriyle Ğadîr–Hum’da vasiyetini yapmış, inanan ilk neslin huzurunda, ümmetine imam tayin etmiştir.

Onlar şöyle derler: “Allah Rasûlü’nün halîfeleri oniki kişidir . Hepsi Kur’an âyetlerinin hükmüne göre masum ve mutahherdir . Velâyet mucizesinin ve ledünnî  ilmin sahibidirler. Onlar bütün ilimleri ku-şatmışlardır. Onların ismet ve tahâretlerini , ilim, cömertlik ve cesaretlerini, zühd, Peygamber’e yakın-lık ve kerâmetlerini; hiç kimse inkâr edemez. Türbeleri, dünya halklarının hâcet kapılarıdır.”

Onlara itaat edenler, Allah ve Rasûl’ün hükmüyle necât  ehlidirler. Onlara karşı gelenler ise mel’un  ve merduttur , kâfirlerin en şiddetlisidir . Bu âlem Allah Teâlâ’nın lütfundan hiçbir zaman boş kal-maz, her dönem mutlaka masum bir imam bulunacaktır. Bu alanda aklî ve naklî delillerden oluşan kitaplar yazmışlar, nassa ters düşen icmânın  bâtıl ve itibarsız olduğunu söylemişler, fâsık ve fâcirlerin icmâsına itibar etmemişlerdir. Onlar hiçbir vakit, taharetsiz olmazlar ve niyetsiz abdest almaz ve gus-letmezler.”