On İki İmamlar – İmam Mehdi

İmam Mehdi Peygamberimizin Medineye hicretinin iki yüz elli beşinci yılında, şaban  ayının on beşinde , bir cuma sabahı Irak’ ın Semerra şehrinde, Abbasi halifesi Mutemed’ hilafeti döneminde dünyaya geldi. Babası İmam Hasan Askeri; annesi Nergis Hatundur.

İmam Hasan Askeri’ nin halası “Hekime Hatun” şöyle diyor:

Mehdi Dünyaya gelince göz alıcı bir nur gördüm.Henüz dünyaya gelmiş olduğu halde kıbleye doğru secdeye kapandı,ellerini açarak şöyle dedi: “Şehadet ederimki Allah birdir, dedem Peygamber
Allah’ın elçisi ve babam Emirü’l – Müminin Ali de Allah Resulü’nün vasisidir.”
Daha sonra kendi ismine ulaşıncaya kadar teker teker imamların isimlerini saydı.

Onu bir kundağa sararak babası İmam Hasan Askeri’nin huzuruna götürdüm. İmam Hasan Askeri onu kucağına aldı. Sonra Kur’ an-ı Kerim, Tevrat, Zebur ve İncil’den bazı ayetler okudu ve peşinden şu ayeti söyledi:

“Biz yeryüzünde zaafa  düşürülenlere lütüfta bulunup onları imamlar ve yeryüzünün mirasçıları kılmayı ve onları gerçek iktidar ve yönetim sahibi yapmayı irade ettik”

Adı: Ehl-i Beyt İmamları (aleyhim’us-selâm), İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın adını anmayı izleyicilerine yasaklamışlardır ve “Onun adı, Peygamber’in (sallâ’llâhu aleyhi ve alih) adıyla ve künyeleri, Peygamber’in (sallâ’llâhu aleyhi ve alih) künyeleriyle aynıdır; zuhur edinceye kadar onun özel ismini anmak doğru değildir” buyurmakla yetinmişlerdir.

Lakabı: En meşhur lakapları “Mehdi”, “Kâim”, “Hüccet”, “Ebu’l Kasım” ve “Bakıyyetullah”tır.

Ömrü Şerifleri: Şimdiye kadar (Kameri 1421), bin yüz altmış altı yıl kadar bir zaman ömrü şeriflerinden geçmektedir ve Allah’a Teala istediği sürece de devam edecek ve nihayet bir gün Allah’ın emriyle zuhur ederek zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracaktır.

GİZLİ DOĞUM

Emevilerle Abbasilerin kara tarihi, özellikle imam sadık dönemi  ve sonrası halifelerinin Ehlibeyt İmamlarına karşı ve onlara düşman olduklarını göstermektedir.
Bunun nedenleri Müslümanların Ehlibeyt’e gönül vermesi onların toplum üzerindeki etkilerinin ve toplumunda onlara beslediği sevginin gittikçe artmasıydı.

Bu nedenle Abbasi halifeleri saltanatlarını tehlikede görüyorlardı.Kesinlikle zuhur edeceği bildirilen Mehdi’nin , Peygamber ve Ehlibeyt İmamları’nın soyundan ve İmam Askeri’nin oğlu olduğu ve onun ortaya çıkışıyla adaletin her tarafa hakim olacağının herkesçe bilinmesi onların endişelerini daha artırıyordu.

İşte bu yüzden İmam Hasan Askeri sıkı bir şekilde denetleniyor, babası gibi Abbasilerin hükümet merkezi olan “Samerra”da göz hapsinde tutuluyor ve doğacağı bildirilen çocuğun dünyaya gelmesine engel olmaya çalışılıyordu.

Fakat Yüce Allah, Hazreti Mehdi’nin dünyaya gelmesini takdir ettikten sonra bunu engellemek mümkün değildi.Nitekim Yüce Allah onun doğumunu da Hazreti Musa’nın doğumu gibi gizli bir şekilde gerçekleştirdi.

GAYBET (Gizleniş)

Peygamber Efendimizin Peygamberliği boyunca  ve Ehlibeyt İmamları’nın imametleri döneminde islam dinini temel kanunları, siyasi,, toplumsal, iktisadi ve kültürel hükümleri insanlara etraflıca açıklandı.

Diğer taraftan, en mükemmel yönetim ve hükümet örneği Peygamber Efendimizle İmam Ali tarafından uygulandı.Böylece insanların adil yönetimi görmeleri ve onun dışındaki şeylerden uzak durmaları sağlanmış ve İmam Mehdi dönemine kadar evrensel bir devlet ortamı tamamen hazırlanmıştı. İslam kanunları ve hükümleri , İslam adaletinin şekli ve örneği net bir şekilde ortaya konmuştu. Dünya; bu ilahi yönetimin gerçekleşmesi için hazır değildi.İnsanlar bu hükümeti kabul etmeye hazır olsalardı Hazreti Mehdi gizlenmez, ortaya çıkıp onlarla birlikte ilahi kanunları uygular ve İslam yönetimini dünyanın dört bir yanına hakim kılardı.

Yüce Allah bir gün İslam dinini dünyanın dört bir yanında hakim kılması için İmam’ın gizlenmesini dilemiş; düşmanların verebilecekleri zararlardan onu korumuştur.

KÜÇÜK GAYBET(Gizleniş)

On birinci imamın şahadetinden sonra Hazreti Mehdi’nin gaybet (gizleniş) dönemi başladı ve küçük gaybet yaklaşık altmış dokuz yıl sürdü.O günden bugüne ve bugünden de Hazreti Mehdi’nin ortaya çıkacağı güne kadarki zamana büyük gaybet dönemi deniliyor.

Küçük gaybet döneminde İmam’ın toplumla bağlantısı tamamen kesilmemiş, sadece sınırlanmıştı.Ehlibeyt takipçilerinden her biri Ehlibeyt mektebi’nin ileri gelenlerinden olan dört elçi aracılığıyla sorunlarını imama ulaştırabiliyor ve gerektiğinde onunla görüşebiliyorlardı.

Bu dönem, Hazreti Mehdi ile bağlantıların kesildiği ve insanların din hükümlerini bilen büyük alimlere başvurmakla görevlendirildikleri büyük gaybet (gizleniş) için bir hazırlık  ve geçiş dönemidir.

Büyük gizleniş, böyle bir geçiş dönemi olmadan gerçekleşseydi Müslümanların sapmasına neden olabilir ve çoğu kimse bunu kabul etmeyebilirdi.Fakat küçük gaybet süresince bazı seçkin Müslümanların Hazreti Mehdi’nin huzuruna çıkıp onunla görüşmeleri, İmam’ın dünyaya geldiği ve hayatta olduğu gerçeğini daha fazla sağlamlaştırdı.

İMAM MEHDİ’NİN İLANI

İmam Mehdi’nin emriyle dört elçi atandı.İmam’ın dördüncü elçisi Ali İbn Muhammed Semeri vefat edince özel elçiler ve küçük gaybet dönemi son buldu. Semeri’nin vefatına altı gün kala İmam Mehdi ona bir mektup gönderdi. Semer’i bu olunamektubu Ehlibeyt takipçilerine okudu. Mektubun içeriği şöyleydi:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ey Ali İbn Muhammed Semeri! Allah Senin yokluğunda kardeşlerine sabır versin; sen altı gün sonra vefat edeceksin.

İşlerini yoluna koy, ölmeye hazırlan ve kendinden sonra kimseyi yerine atama.Çünkü artık büyük gaybet gerçekleşti. Allah’ın izni olmadıkça artık ortaya çıkmayacağım.Bu dönem uzun sürecek; kalpler katılaşıp yeryüzü zulümle dolduktan sonra sonra gerçekleşecektir.”

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a iman etmek ümidin artması ve fikrin gelişmesine sebep olur. Geleceği va’dedilen Mehdi aleyhi’s-selâm’a inanmanın ve onun her zaman zuhur edebileceği ihtimalinin iyi kalpli ve liyakatli kimselerde derin ve yapıcı etkisi vardır. Onlar, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’a yardım etmeye muvaffak olmak, huzurunu derk edebilmek, ziyaretinden mahrum kalmamak ve rızasını kazanabilmek için kendilerini tezkiye ederler, zulüm ve kötülükten kaçınır, adalet ve kardeşliğe sevgi beslerler. Hiç bir fasık ve zalim hükümetin boyunduruğu altına girmemiş olan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a inanmak, onu izleyenlerde öyle bir hal ve durum yaratır ki, bütün tağut ve zalimlerin karşısında direnirler, onların boyunduruğu altına girmez ve zulme karşı çıkarlar.

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhuruna inanmak, Müslümanların her şeyi oluruna bırakmalarına, köşeye çekilip işleri yarına ertelemelerine, kafir ve zalimlerin her şeye musallat olmalarını kabullenmelerine, ilim ve sanayide ilerlemelerini önlemeye ve sosyal ıslahlar için yapılan çalışmaları durdurmaya sebep olmamalıdır.

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a inanmak, zaafa, ihmalkarlığa ve gevşekliğe sebep oluyor düşüncesi yanlıştır. Masum İmamlar aleyhimu’s-selâm ve onların yılmak bilmez gayretli öğrencilerinin, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhuruna inançları yok muydu? Büyük İslâm alimlerinin o hazrete imanları yok muydu? Onlar bütün gayretlerini sarf ediyor ve İslâm dininin yücelmesi için hiçbir çaba ve fedakarlıktan çekinmiyorlardı. Onlar her zaman mesuliyetlerini biliyor ve ağır vazifeleri yerine getiriyor, yapıcı projelerini büyük bir ümitle uyguluyorlardı.

İlk Müslümanlar, İslâm’ın ilerleyeceğini ve önlerinde büyük zaferlerin olduğunu Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’ten duymuşlardı. Ama bu müjde, onların gevşeklik gösterip bir kenara çekilmelerine sebep olmayıp, bilakis çabalarını arttırmış, fedakarlık ve yardımlaşma ile hedefe ulaşmışlardır.

Bugün de Müslümanların büyük sorumlulukları vardır. Müslümanlar, bu sorumluluklarını yılmadan yerine getirmeli, durumu iyi değerlendirmeli, fırsatlardan iyi yararlanmalı, düşmanın etkisini engellenmeli; düşmanın fikri, siyasi ve askeri saldırıları karşısında İslâm’ı ve Müslümanları savunmalı ve kendilerinde İmam-ı Zaman’ı (a.s) derketeme kabiliyetini tespit etmek, o hazretin lütfüne şamil olmak ve ortamı o hazretin zuhuru için daha müsait hale getirmek için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgememelidirler.

Emir-ül Müminin Ali aleyhi’s-selâm, dediler ki; Hz. Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih şöyle buyurdular: “İbadetlerin en üstünü, kurtuluşu (Hazret-i Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhurunu) beklemektir.”

İmam Zeyn-ül Abidin aleyhi’s-selâm da buyurmuştur ki: “On ikinci imam aleyhi’s-selâm’ın gaybeti uzun sürecektir. Onun imametine inancı olan ve gaybet zamanında zuhurunu bekleyen halk, diğer zamanlarda yaşayan halktan daha üstündür. Çünkü Allah Teala onlara öyle yüce bir akıl, düşünce ve marifet derecesi vermiştir ki, onlar için gaybet zamanı, İmam’ın hazır bulunduğu zaman gibidir ve Allah onları Resulullah sallâ’llâhu aleyhi ve alih’in huzurunda cihad eden mücahitler gibi kılmıştır, doğrusu onlar bizim samimi ve gerçek takipçilerimizdirler. Onlar, gizli ve aşikar olarak insanları Allah’a yönelmeye çağırırlar. Doğrusu zuhuru beklemek en büyük kurtuluştur.”

Merhum Ayetullah Sadruddin-i Sadr yazıyor ki: “Bekleyiş, beklenen şeyin gerçekleşmesini gözlemektir. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhurunu bekleyişin sosyal ıslah yönündeki, özellikle İmamiyye toplumunun ıslahı üzerindeki tesirlerini şöyle sırayabiliriz:

1) Bekleyiş, düşünce ve duyguyu beklenen şey üzerinde yoğunlaştırmaktır, bunun ister istemez iki faydası vardır:

a) İnsanın fikir ve iş gücünün çoğalmasına sebep olur.

b) İnsan, güç ve dikkatini bir tek şey üzerinde toplama kudret ve gücünü bulur. Her iki fayda da insanın dünya ve ahirete ait işlerinde ihtiyaç duyduğu en önemli şeylerdendir.

2) Bekleyiş, zorlukların insana kolay gelmesini sağlar. Çünkü zorlukların giderilme eşiğinde olduğunu bilmektedir. Giderileceğini bildiği bir zorluk ile, giderilip giderilmeyeceği belli olmayan bir zorluk arasında çok fark vardır. Özellikle de beklenilen şeyin kesin olarak va’dedilen, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhur ederek bütün zorlukları bertaraf edip, yeryüzünü adalet ile dolduracağı olması ve bunun her an gerçekleşme imkan ve ihtimalinin söz konusu olması, bütün zorlukları hafifletip kolaylaştırır.

3) İmam Mehdi (a.s)’ın zuhurunu bekleyiş, İnsanın, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın ashabı, yardımcıları ve dostlarından olma arzu ve isteğine kapılmasını sağlar. Bu arzunun gereği de, o hazretin dostlarından olmak ve huzurunda cihad etmek liyakatini kazanmak gayesiyle nefsi ıslah etmek, ahlakı düzeltmek ve gerçek bir mümin olmak için çaba harcamaktır. Evet, böyle bir liyakatin, bu gün toplumumuzda önemli bir eksiklik olan İslâmi ahlaka şiddetle ihtiyacı vardır. İşte bekleyiş böyle bir toplumun oluşmasında etken olan en önemli faktörlerdendir.

4) Bekleyiş, nefsi ve hatta diğerlerini ıslah etmeyi gerektirdiği gibi, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın düşmanlarına galip gelmesini sağlamak için insanın ortamı hazırlaması, bu hedef için gerekli olan bilgi, ilim ve vesileleri tahsil etmesini de gerektirir. Özellikle de Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın düşmanlarına doğal yollarla galip geleceği bilinmektedir. İşte bütün bunlar gerçek bir bekleyişin sayısız sonuçlarından sadece bir kaçıdır.

Merhum Muzaffer şöyle yazar: “Dünyayı ıslah edici ve hak yolda olanların kurtarıcısı Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı beklemek, Müslümanların dini meselelerde elini kolunu bağlayıp bir şey yapmamaları demek değildir. Özellikle de dini hükümleri uygulamak yolunda cihad etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek gibi dini farizelere karşı ilgisiz kalmak asla düşünülemez. Çünkü Müslüman, ne durumda olursa olsun, ilahi ahkamı iyi tanımak, ona amel etmek ve mümkün olduğu kadar iyiliği emredip kötülükten nehyetmekle görevlidir. Islah ediciyi beklemek bahanesiyle farzları yerine getirmemek doğru değildir. Bekleyiş, Müslümanların üzerinden hiç bir dini vazifeyi kaldırmaz ve hiçbir görevin geciktirilmesine beis olamaz.”

Kısacası, bekleyiş, beklenen şeyin gerçekleşmesini gözlemektir. Bekleyiş, düşünce ve duyguyu beklenen şey üzerinde yoğunlaştırmaktır. Bekleyiş, insanın fikir ve çabasının çoğalmasına sebep olur. Bekleyiş, zorlukların insana kolay gelmesini sağlar. Çünkü zorlukların giderilme eşiğinde olduğu bilincindedir. Bekleyiş, nefsi ve hatta diğerlerini ıslah etmeyi gerektirdiği gibi, Hz. Mehdi (a.s)’ın düşmanlara galip gelmesini sağlamak gayesiyle gerekli ortamını hazırlanmasını ve bu hedef için gerekli olan bilgi, ilim ve araç-gereçlerin temin edilmesini de gerektirir.

Böylece Ehl-i Beyt dostlarının gaybet zamanında bile büyük bir imtihan içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Bir taraftan İslâm dinini korumaları, diğer taraftan da hazretin zuhurunda yardımcılarından olma şerefine nail olabilmek gayesiyle hem kendilerinde hem de diğerlerinde gerekli ortamı hazırlamaları gerekir. Bu yüce görevde halkın çoğunun imtihandan çıkmaya muvaffak olmayacağı unutulmamalıdır.

Cabir-i Cu’fi diyor ki: İmam Bâkır aleyhi’s-selâm’a “Kurtuluşunuz ne zaman olacaktır?” dedim. Buyurdular ki:

“Heyhat! Heyhat! Bulanık olanlarınızla dupduru olanlarınızın birbirinden ayırt edilmesi için sizler kalbur ile iyice elenmeyinceye kadar bu iş olmayacaktır!” (İmam aleyhi’s-selâm bu cümleyi üç defa tekrarladı.)

Evet, bekleyişin bir özelliği de, vazifeler yerine getirildikten ve çabalar harcandıktan sonra artık ümitsizlik diye bir şeyin kalmaması ve Allah tarafından kurtuluşun gelmesini ümitle beklemektir.

Yine gaybetin önemli tesirlerinden birisi de şudur ki, beşeriyet, bu dönemde var gücünü harcayacak ve bilahare, vahiy ve ilhama dayanan gaybi yardımlar olmaksızın, beşeriyet kervanını Allah’a yakın olmaktan ibaret olan asıl ve son hedefine ulaştırmanın mümkün olmadığını tecrübe yoluyla anlayacak ve nihayet vahiy ve ilahi öğretiler karşısında baş eğecektir.

Gaybet Zamanında İmam’ın Varlığının Faydaları

Masum imamın varlığının hikmetini bilmeyen bazı kimseler; “İnsanların ulaşamadığı gaip imamın ne faydası var?” diye sorarlar. Oysa masum önderin varlığının hikmetini, sadece aşikar olup insanlara yol göstermek ve toplumsal sorunları çözmek gibi işlerle sınırlamak gerçekte masum önderin makamını idrak etmemekten kaynaklanmaktadır. Gerçek şudur ki, her ne kadar insanlar, masum önderin aşikar olmaması yüzünden gaybet döneminde birçok feyizden mahrum kalıyorlarsa da, bir çok yönden masum önderin varlığından faydalanmaktadırlar. Allah Teala’nın yeryüzündeki halifesi olan masum imam gibi insan-ı kamil olan ilahi hüccetlerin varlığı ve hikmetleri Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen hadislerde ele alınmış ve varlıklarının bazı hikmetlerine işaretle yeryüzünün ilahi hüccetten yoksun olmasının imkansız olduğu vurgulanmıştır. Bu hikmetlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

a) İnsan-ı kamil olan masum önder (a.s), madde alemi ile rububi alem arasında bir rabıtadır.

Hz. Resulullah (s.a.a) Allah’ın son hücceti olan Hz. Mehdi’nin gaybet edeceğinden söz edince, kendisine yöneltilen; “Gaybet döneminde Hz. Mehdi’nin varlığının ne gibi bir faydası olacaktır?” şeklindeki bir soruya:

“Beni peygamber olarak gönderen Allah’a ant olsun ki, insanlar gaybet döneminde, bulutların arkasında kalan güneşten faydalandıkları gibi ondan faydalanırlar” cevabını vermiştir.

Yine “Yenabi-ul Mevedde” kitabının yazarı Kunduzi, A’meş bin Mehran yoluyla İmam Sadık (a.s)’dan nakleder ki, İmam Zeyn-ul Abidin (a.s) şöyle buyurdu: “Biz, Müslümanların İmamı, dünya ehlinin hüccetiyiz. Yıldızların gök ehline güvence ve kurtuluş vesilesi olduğu gibi, bizler de yer ehlinin güvence kaynağı ve kurtuluş vesilesiyiz. Bizim hürmetimize, Allah istemedikçe gökten bir şey yere düşmez. Bizim vasıtamızla Hakk’ın rahmet yağmuru yağmakta ve yeryüzü bereketlerini çıkarmaktadır; eğer biz yeryüzünde olmasaydık, yeryüzü üzerindekilerini yutardı. Allah Teala, Adem (a.s)’ı yarattığı günden beri yeryüzü hiçbir zaman hüccetsiz kalmamıştır. Ama bu hüccet bazen zahirdir ve tanınır, bazen de gaip ve gizlidir. Kıyamete kadar da yeryüzü hüccetsiz kalmayacaktır. Eğer İmam olmazsa Allah’a (hakkıyla) ibadet edilmez.”

b) Yaratılışın gayesi olan, tam bir marifetle her şeyin tek yaratıcısı olan yüce Allah’a ibadet etmek, ancak masum önderin varlığıyla gerçekleşir.

Bakınız; melekler insan türünün fesatlarıyla iyiliklerini mukayese ederek: “Biz seni övüp-yüceltir ve (sürekli) takdis edip dururken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birini mi var edeceksin?” şeklindeki sözleriyle onun yaratılışına itiraz edip insanın yaratılışını istemediklerini izhar edince, Allah Teala, insan türünün babası olan Hz. Adem’in, Allah’ı kamil olarak tanımasına, O’na kulluk ve ibadet etmesine vesile olacak mülk ve melekut alemi hakkındaki kamil ilmini meleklere gösterip onların bundan aciz kaldıklarını kanıtlayarak, insan türünün nelere layık olduğunu ve ne kadar yüce bir makama ulaşabileceğini belgelemiş ve onların insan hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu gözleri önüne sererek yanıldıklarını kanıtlamıştır.

Böylece, Hz. Adem aleyhi’s-selâm, alemlerin Rabbinin emriyle üstün bilgisini meleklere kanıtlayınca, melekler, insan türünden olan ilahi hüccetlerin varlığının hakikatini ve onların Allah yanındaki yüce makamını gördüler ve beşer türünden olan insan-ı kamilin Allah’ı hamd ve tesbih etmesiyle, kendilerinin tesbih ve kutsamalarının mukayese edilemeyeceğini, yaratılışından endişe duydukları beşer türünden böyle seçkin kişilerin de varolacağını, dolayısıyla da beşerin yaratılışının yerli yerinde, layık ve tercih edilir bir yaratılış olduğu bilincine vardılar.

Demek ki, aslında yaratılışın gaye ve felsefesini açıkça ortaya koyan şey, bütün meleklerin baş eğdiği bu seçkin kişilerin varlığıdır. Çünkü seçkin kişilerin ibadetleri eşsizdir ve hiçbir ibadet onların ibadetlerinin yerini dolduramaz. O halde ilahi hüccetlerin varlıkları, beşerin başlangıcı ve ilk yaratılışı için ikna edici bir delil olduğu gibi, hayatının ve beşeriyet silsilesinin devamı için de ikna edici yegane delildir. Sonuç olarak ilahi hüccet insanlık toplumunda daima mevcut olmalıdır.

Eğer varlık nimeti bizi de kapsıyorsa, bu, insan-ı kamil olan bu liyakatli kişilerin varlıklarının bereketindendir. Eğer insan-ı kamil olan bu değerli kişiler olmasaydı, biz de var olmazdık. Varlık elbisesini giymiş olduğumuz şu anda dahi, eğer onlardan biri aramızda olmazsa, varlık hikmetimizi kaybeder, tekrar yokluk ve hiçe karışarak yok olup gideriz; o halde insan-ı kamil olan ilahi hüccetler, yalnız maarif ve ilimlerde insanoğlunun velinimeti olmakla kalmayıp, varlık nimetinde de velinimetlerimiz, yine onlardır.

Ehl-i Beyt İmamları tarafından gelen Ziyaret-i Camia’da şöyle geçer: “Ey velinimetlerim! Övgünüzü sayıp bitiremem ve hakikatinizi gerçek anlamıyla övemem, makam ve mevkinizi nitelendirmekten acizim, iyilerin nuru ve salihlerin hidayet edicisi sizsiniz; siz, her şeye gücü yeten Allah’ın hüccetlerisiniz. Allah, yaratılışı sizinle başlattı ve sizinle bitirecektir. O, sizin hatırınız için yağmur yağdırır ve sizin hatırınız için gökyüzünün yere kapanmasını engeller ve sizin hatırınız için üzüntüleri giderir, zorlukları bertaraf eder.”

İmam Sadık aleyhi’s-selâm değerli babaları İmam Bakır aleyhi’s-selâm’dan naklediyorlar ki: “… Bizim ibadetlerimizle aziz ve celil Allah’a ibadet edilir, eğer biz olmasaydık Allah’a hakkıyla ibadet edilmezdi.”

Yine birçok rivayetlerde buyurmuşlardır ki: “Yeryüzü hiç bir zaman masum bir öndersiz bırakılmaz.”

İmam Bâkır aleyhi’s-selâm buyurmuşlardır ki: “Vallahi, Allah Hz. Adem’in ruhunu aldığı vakitten itibaren yeryüzünü masum imamdan mahrum bırakmamıştır. Halk onun vasıtasıyla Allah’a doğru hidayet bulurdu ve o, Allah’ın halka hüccetidir ve yeryüzü Allah’ın halka hücceti olan imam olmaksızın bir an bile bâki kalmaz.

c) Diğer bir mesele de, İmam aleyhi’s-selâm’ın manevi hidayetidir.

Masum imam, zahiri ameller merhalesinde hidayet edici ve kılavuz olduğu gibi, manevi hayat aşamasında da hidayet edicidir ve amellerin hakikati onun hidayetiyle oluşur. Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Onları öyle rehberler kıldık ki, emrimizle halkı doğru yola sevkederler ve onlara hayırlı işleri vahyettik”. Başka bir yerde de buyuruyor ki: “Ve içlerinden, sabrettikleri için onları emrimizle doğru yola sevkedecek rehberler tayin etmiştik.”

Allame Tabatabai şöyle yazar: “Bu ve benzeri ayetlerden şu anlaşılmaktadır ki, İmam aleyhi’s-selâm, zahiri hidayet ve aydınlatmanın yanı sıra soyut ve melekler alemi cinsinden olan bir çeşit manevi hidayete de sahiptir. Onlar, batini hakikat ve nuraniyetleri ile halktan iyi kimselerin kalbinde tesir ve tasarruf eder ve onları yaratılışlarının son hedefi olan kemal derecelerine doğru cezbederler.”

Yine Allame Tabatabai şöyle yazıyor: “Demek ki, ilahi hüccet ve halkın hidayetçisi olarak Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın varlığını gerekli gören biz Ehl-i Beyt dostlarının bu inancına: “Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın gaybeti bu maksadı bozuyor, gaybeti nedeniyle halkın ulaşma imkanı olmayan bir imamın varlığının ne faydası var?” şeklinde itiraz edenler, gerçekte imametin gerçek manasının bilincine varmamışlardır.

Çünkü İmamet bahsinde; imamın vazifesinin yalnızca maariflerin dış yüzünü açıklamak ve halkın zahiri kılavuzu olmak olmadığını, halkın zahiri hidayetinin yanı sıra, batini velayet ve amellerin manevi rehberliğinin de masum öndere ait olduğunu ispatlamışızdır. O halde halkın manevi hayatını düzene sokan, amellerin hakikatlerini Allah’a yönelten de odur. Masum imamın fizikî huzuru veya gaybetinin ise, bu konuda bir tesiri yoktur. İmam her ne kadar halkın cismî gözlerinden gizliyse de batıni yolla onların nefisleri ve ruhlarıyla bağlantısı vardır ve her ne kadar şimdiye dek zahir olup evrensel ıslahını yapma vakti gelmemişse de, varlığının daima gerekli olduğu açıktır.”

Merhum Hace Nesir-i Tusi (r.a) diyor ki: “Onun varlığı bir lütuftur, hakimiyeti de başka bir lütuf… Şu anda görünürde olmayışı ise bizim yüzümüzdendir.”

Eğer halk, faydasında şüphe olmayan güneşten uzaklaşmışsa, güneşin varlığında hata yoktur; hata güneşten uzaklaşan ve onun nurundan kendini gizleyen halktadır. Halk, güneşten hiç bir fayda almadığını zannetmemelidir. Çünkü güneş olmasaydı, halk sığınaklarında dahi yaşayamazlardı. Yine de varlığından uzaklaştıkları ve müstakim parıltısından kendilerini gizledikleri bu güneş, onlar için çalışma, beslenme ve hayat imkanını sağlamaktadır.

Nitekim bazı hadislerde gaip İmam aleyhi’s-selâm’ın, bulut ardındaki güneşe benzetildiğini görmüştük. Yine Süleyman-ı A’maş, İmam Sadık aleyhi’s-selâm’dan: “Halk Allah’ın gaip olan hüccetinden nasıl yararlanacak?” diye sorduğunda, İmam aleyhi’s-selâm: “Bulutlar güneşi örtmüş olduğu halde insanların güneşten yararlanması gibi” cevabını vermişlerdir.

Keza Cabir bin Abdullah-i Ensari de Peygamber-i Ekrem’den sallâ’llâhu aleyhi ve alih: “Acaba insanlar gaybet zamanında imamdan bir fayda görecekler mi?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber-i Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih: “Evet, beni peygamberliğe gönderene andolsun ki, onlar güneşten nasıl yararlanıyorlarsa ondan da öylece yararlanacak ve nurundan faydalanacaklardır. O, bulutlar ardında gizli kalsa da insanlar onun vücudundan faydalanacaklardır” cevabını vermişlerdir.

d) Masum imam ümit kaynağıdır. 

Gaip İmam’a inanmak, kurtuluşu beklemek ve onun zuhurunu gözlemek, insanlara büyük bir ümit vermektedir. Ümit, başarı ve ilerlemede en büyük etkenlerden biridir. Ümitlerini yitiren bir topluluk, asla başarıya ulaşamaz. Nasıl ki, karargahta bulunan bir komutanın varlığı, askerlere ümit verir ve onların çaba göstermelerini sağlar, komutanının ölüm haberini duyan bir ordu ise, ileri teknikle donanmış olsa dahi bozguna uğrayıp dağılıverirse, kurtuluş kaynağı olan bir ilahi önderin varlığının bilinmesi de toplumda aynı etkiyi doğurur. Böyle bir önderin varlığından haberdar olan toplum hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz, aksine yılmadan kurtuluş doğrultusundaki çabasını her gün artırarak sürdürür.

İşte bu yüzden, Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadislerde, kurtuluşu beklemek en büyük ibadet ve hak yolunda şehadete erişmeye eşdeğer sayılmıştır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim, biz Ehl-i Beyt’in velayetiyle kurtuluşu bekler bir halde ölürse, Kâim’in (Mehdi’nin) ordusunda yer alan kimse gibi olur.”

Hz. Ali (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Bizim devletimizi bekleyen kimse, Allah yolunda kanını döken ve canını veren kimse gibidir.”

e) İmam, dinin güvence kaynağıdır, onu her türlü tahrifat ve saptırmalardan korur. 

Hz. Ali (a.s), insanların her dönemde ilahi önderlere muhtaç olduklarını şöyle açıklıyor: “Yeryüzü Allah için hüccet ve burhanla kıyam eden İmam’dan boş kalmaz. Bazen o imam zahir ve açık, bazen de gizlidir. Allah’ın yeryüzündeki hüccet ve delilleri yok olmasın diye böyle takdir edilmiştir. Onlar kaç kişi ve nerededirler?(veya ne zamana kadar korku içerisinde ve gizlidirler?) Allah’a andolsun ki, sayı açısından azdırlar, ama değer ve makam açısından büyüktürler. Allah Teala, onlar vasıtasıyla kendi hüccet ve burhanlarını korumaktadır…”

Biliyoruz ki, zaman süreci içerisinde, şahsi fikir ve değerlendirmelerin dini konulara karıştırılıp din adına sunulması, sapık mekteplerin aldatıcı ve çekici propagandalarına din kılıfı takılması, fasit ellerin semavi öğretilere uzanması ve İslâm kanunlarının pratik alandan uzaklaştırılması gibi binlerce faktörler el ele vererek, İslâm kanunlarından bazılarının unutulmasına, asaletini yitirmesine ve tahrif edilmesine neden olmuş ve olmaktadır. Yine vahiy olarak inen bu öğretiler, onun bunun beyinleriyle temas etme sonucu siyahlaşır, ilk günkü parlaklığını yitirir, ışığı azalır ve yansıması zayıflar.

Durum böyleyken acaba Müslümanlar içinde, İslâm’ın yasa ve öğretilerini gelecek nesiller için olduğu gibi koruyacak birinin bulunması gerekmez mi? Acaba yeniden mi vahiy inecektir?! Kesinlikle hayır. Çünkü vahiy kapısı ebediyete dek kapanmıştır. Öyleyse asıl din nasıl korunmalıdır? Tahrifler ve hurafeler nasıl önlenmelidir? Açıktır ki bu, ancak dini olduğu gibi bilen ve her türlü hata ve sapmalardan münezzeh olan masum bir İmam’ın varlığıyla sağlanabilir. O halde masum imamın varlığı ilahi dinin olduğu gibi korunması için zorunludur.

İlaveten, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm her yıl hacc törenine katılır, toplantılara gider, çoğu zaman bazı müminlerin meselelerini bir vasıtayla veya vasıtasız olarak halleder, hatta bazılarının onu görmesi ama tanımaması da mümkündür. İmam aleyhi’s-selâm ise onları görür ve tanır, lütfü bazı iyi kimselere şamil olur. Nitekim Gaybet-i Suğra ve Kübra zamanında halktan birçok kimse onunla görüşme şerefine ulaşmış, kerametini görmüş ve sorunlarını halletmişlerdir.

Merhum Ayetullah Seyyid Sadruddin-i Sadr şöyle yazar: “Hadis kitaplarında gaybet zamanında bazı cemaat ve grupların Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı gördükleri, onunla buluşup görüştükleri yer almaktadır. Bunun, “Hazreti gördüğünü iddia edeni yalanlayın” diye gelen hadisle çelişir bir yanı yoktur. Çünkü bundan maksat, aynı hadisin başından da anlaşıldığı gibi, hususi sefirlik iddiasında bulunanı yalanlamaktır.

Demek ki, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm gaybet döneminde pekçok soruları cevaplandırmış, halkın nice dini ve dünyevi sorunlarını halletmiş, nice hastalara şifa vermiş, nice çaresiz ve acizleri kurtarmış, nice yolunu yitirmişleri hidayet etmiş, nice susuzları suya kandırmış ve zayıfların elinden tutmuştur.

Bütün bunlar, muhtelif zamanlarda ve muhtelif mekanlarda birbirini tanımayan güvenilir kimseler tarafından yazılmış kitaplarda yer almıştır. Onlarda, sözümüze şahit olan sayılmayacak kadar çok vakıa ve hadise zikredilmiştir, çoğu kez insan onları okuyup hususiyet ve şahitlerini tam anlayınca, meseleye kesinlikle yakin etmektedir.”

GAYBET-İ SUĞRA’DA İMAM (a.s)’ın KERAMETLERİ

Gaybet-i Suğra döneminde İmam Mehdi (a.s) tarafından sayısız mucize ve kerametler görülmüştür. Bu mucize ve kerametler Ehl-i Beyt dostlarının inançlarının daha da istihkam kazanmasına sebep olmuştur. Uzak ve yakında bulunan birçok Ehl-i Beyt dostu İmam’ın özel naiplerinin bulunduğu Bağdat ve Samerra şehirlerine gelmiş ve onların aracılığıyla imam Mehdi (a.s) ile irtibat kurmuş ve bir çok mucizeleri bizatihi yaşamışlardır. Nitekim, Ehl-i Beyt alimlerinin önde gelen büyüklerinden olan Şeyh Tusi (r.a): “Gaybet zamanında İmam Mehdi’den görülen kerametler, sayılmayacak kadar çoktur” demektedir. Bizim bütün bu mucize ve kerametlere burada yer vermemiz mümkün değildir, bunun kendisi müstakil bir kitap yazmayı gerektirecek kadar geniş bir konudur. Ancak burada örnek olarak bunlardan bir kaçını naklediyoruz:

1- İsa bin Nasr şöyle anlatır: “Ali bin Semeri, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’a bir mektup yazarak o hazretten kendisi için bir kefen istedi. İmam’dan; “Senin seksen yılında (280 hicri yılında veya 80 yaşında) ihtiyacın olacak” diye cevap geldi. Gerçekten de İmam aleyhi’s-selâm’ın buyurduğu gibi, o seksen yılında vefat etti ve vefatından önce İmam Mehdi aleyhi’s-selâm ona istediği kefeni gönderdi.

2- Ali bin Muhammed der ki: “Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından gelen bir fermanla Ehl-i Beyt dostlarının Kazımeyn ve Kerbela’daki imamların mezarlarını ziyaret etmeleri yasaklandı; bir kaç ay geçmemişti ki halifenin veziri, Baktani’yi çağırttı ve ona, (vezirin akrabalarından olan) Benifırat ve Bers (Hille ve Kufe arasında bir yer) ahalisi ile görüşüp onlara; “Kureyş’in Kazimeyn’deki mezarlarını ziyaret etmemelerini, çünkü halifenin, buralara gözcü memurlar yerleştirdiğini ve masum imamların mezarlarını ziyarete gidenleri tutuklamaları yolunda emir vermiş olduğunu” bildirmesini söyledi.”

3- Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ın (Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın ikinci sefiri) torunu diyor ki; Ebu’l Hasan bin Kesir-i Nevbehti (r.a) ve Ebu Muhammed bin Osman’ın kızı Ümmi Külsüm de olmak üzere Nevbahti soyundan bir grup bana şöyle naklettiler: “Kum kenti ve çevresinden Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a ulaştırması için Ebu Cafer’e bir miktar hums ve zekat göndermişlerdi. Onu getiren, Bağdat’ta babam Ebu Cafer’in evine geldi ve halkın gönderdiği şeyleri ona teslim etti; kalkıp gitmek isteyince Ebu Cafer dedi ki: “Sana, yerine ulaştırman için verdikleri emanetin hepsi bu değil… Gerisi nerede?”

“Efendim, hiçbir şey kalmadı, hepsini size teslim ettim.”

“Bir şey kaldı! Eşyalarının yanına geri dön ve sana emanet bıraktıkları şeyi hatırla…”

Eşyaları getiren gitti ve bir kaç gün hatırlamaya çalıştı, düşündü taşındı, eşyaları iyice aradı ama bir şey bulamadı, onun yanında olanlar da bir şey bulamadılar. Ebu Cafer’in yanına dönerek dedi ki: “Benim yanımda hiçbir şey kalmamış, bana verdikleri her şeyi size getirdim.”

“Sana, falan şahsın verdiği iki serdani elbise (batı denizindeki bir adada dokunan kumaştan bir çeşit elbise) ne oldu?”

“Evet, vallahi doğrudur, ben onları tamamen unutmuştum, fakat şimdi nereye bıraktığımı bilmiyorum.”

İkinci kez giderek eşyalarını açtı, yoklamaya koyuldu ve eşya götürdüğü herkesten de yoklamalarını istedi, ama elbiseleri bulamadı.

Ebu Cafer’in yanına dönerek elbisenin kaybolduğunu söyledi. Ebu Cafer dedi ki:

“Kendisi için iki balya pamuk götürdüğün falan pamuk satıcısının yanına git ve üzerine şöyle şöyle yazılan iki balyadan birisini aç, o iki elbise o iki balyanın içindedir.”

O adam Ebu-l Cafer’in bu bilgisine hayret etti ve kendisi oraya giderek balyayı açıp o iki elbiseyi bularak Ebu Cafer’in yanına getirip teslim ettikten sonra dedi ki: “Ben onları unutmuştum, yükleri bağladığım zaman bu iki elbise kaldı, ben mahfuz kalmaları için onları o pamuk balyasının bir tarafına yerleştirmiştim.”

O adam, ancak Allah tarafından bilgilendirilen peygamberler ve İmamların bilebileceği bu acayip konuyu Ebu Cafer’den görüp duyunca şaşkına döndü ve onu her yerde nakletmeğe başladı. O adam, Ebu Cafer’i de tanımıyordu. Sadece tacirlerin karşı tarafa teslim edilmesi üzere güvenilir kimseler aracılığıyla gönderdikleri cinsler gibi, mallar onun vasıtasıyla gönderilmişti. Mallarla birlikte Ebu Cafer’e teslim edilen bir mektup da yoktu.

Çünkü o dönemde halife Mu’tazad-ı Abbasi iktidardaydı ve durum çok sıkıydı. Tespit edilen Ehl-i Beyt dostları acımasızca katlediliyordu. Dolayısıyla İmam Mehdi (a.s)’ın işleri hususi şahısların arasında son derece gizlilik içerisinde yürütülüyordu. Bu sebeple de eşyayı getirenlerin, Ebu Cafer’e gönderilen şeylerin niçin gönderildiğinden haberleri olmazdı. Hiç kimsenin eşyaları gönderenlerden haberleri olmaması için de, aracılar hiçbir şeyden haberdar edilmez ve onlara herhangi bir yazı da verilmezdi. Sadece onlara; “bu eşyayı falan yere götür ve teslim et” deniliyordu.

4- Muhammed bin İbrahim bin Mehziyar-i Ahvazi der ki: “İmam Hasan Askeri dünyadan göçtükten sonra Gaip İmam aleyhi’s-selâm hakkında şüpheye düştüm. O zaman babamın yanında halkın verdiği humus ve zekatlardan çok miktarda mal birikmişti. Babam onları aldı (ve İmam’a ulaştırmak için) yola koyuldu, gemiye bindi, ben de onu uğurlamak için dışarı çıkmıştım. O sırada babamda şiddetli bir ağrı başladı. Bana dedi ki: “Oğlum beni geri götür. Ölüm zamanım geldi, beni geri götür ve bu mallar hakkında Allah’tan kork.” Sonra bana vasiyet etti ve vefat etti.

Ben içimden dedim ki: “Babam boş yere vasiyet edecek birisi değildi, bu malları Irak’a götürüp, nehrin kenarında bir ev kiralayacağım ve hiç kimseye haber vermeyeceğim, eğer İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın zamanında görülen şeyler gibi bir şey görülürse onları göndereceğim ve eğer böyle bir şey görülmezse malların hepsini sadaka vereceğim.”

Irak’a gelerek nehir kenarında bir ev kiraladım, bir kaç gün sonra birisi elinde şu mazmunda bir mektupla geldi: “Ey Muhammed! Senin yanında şu mallar vardır ve yüklerin içi şöyledir.” Mektupta, getirdiğim bütün şeyler benim bile bilmediğim teferruatıyla açıklanmıştı. Malları, mektubu getirene teslim ettikten sonra bir kaç gün yine orada kaldım. Hiç kimse beni aramıyordu, mahzun olmuştum. Bir müddet sonra bana başka bir mektup geldi. Onda şöyle yazılıydı: “Seni babanın yerine seçtik. Allah’a şükret.”

5- Hasan bin Fazl-i Yemeni der ki: Samerra’ya geldim, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından bana içinden bir kaç dinar ve iki bez parçası olan bir kese geldi, ben kendi kendime: “Onların yanında benim makamım bu kadar mı?!” diyerek kibirlenip onları geri gönderdim. Ancak, sonra pişman oldum, bir mektup yazarak özür ve af dileyip Allah’a istiğfar ettim ve yalnız olduğum bir yerde kendi kendime; “vallahi, eğer dinar kesesini bana geri gönderirlerse, ben onu, benden daha bilgili olan babamın yanına götürünceye kadar açmayacağım ve onları harcamayacağım” dedim.

Çok geçmeden İmam tarafından (keseyi getiren) haberciye: “Sen hata ettin, bizim bazen dost ve izleyicilerimize böyle davrandığımızı ve bazen teberrük diye bizden böyle şeyler istediklerini söylemedin” diye bir mesaj geldi.

Ayrıca şöyle bir mesaj da bana geldi: “Sen bizim hediye ve ihsanımızı kabul etmeyerek hata ettin, ama Allah’tan af dilediğin için Allah seni affedecek. Dinarda tasarruf etmek istemediğinden ve yolda da harcamaya niyetin olmadığından artık onları sana geri göndermedik. Ama ihrama girmek için iki bez parçasına ihtiyacın var, onları kendin için ihram elbisesi edersin…”

6- Muhammed bin Sûre el-Kummi (Kum kentinin büyük ulemasından) şöyle nakleder: “Ali bin Hüseyin-i Babeveyh, amcası Muhammed bin Musa Babaveyh’in kızı ile evlendi, ama ondan evlat sahibi olmadı. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın üçüncü sefiri -Hüseyin bin Ruh’a bir mektup yazarak onun vasıtasıyla İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’dan Allah’a, ona fakih evlatlar vermesi için dua etmesini rica etti.

İmam aleyhi’s-selâm tarafından şu cevap geldi: “Şimdiki hanımından evladın olmayacak, ama yakında sahip olacağın Deylemli bir cariyeden iki fakih erkek çocuğun olacak.”

Bu arada İbn-i Babeveyh, İmam’ın buyurduğu o cariyeden Muhammed* , Hasan ve Hüseyin adında üç çocuk sahibi oldu, Muhammed ve Hüseyin parlak hafızalı iki fakih oldular, Kum kentinde hiç kimsenin belleyemediği konuları bellemişlerdi. Üçüncü kardeşleri Hasan ibadet ve zahitlikle meşgul oldu. Halk ile hiçbir irtibatı yoktu, fıkıhtan da nasibi yoktu.

Halk, rivayet ve hadislerin naklinde Ali bin Hüseyin bin Babaveyh’in iki oğlu, Ebu Cafer Muhammed ve Ebu Abdullah Hüseyin’in hafızalarına hayret eder ve: “Bu makam İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın duasıyla size nasip olmuştur” derlerdi. Bu hadise Kum ahalisi arasında pek meşhurdur.

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir