On İki İmamlar – İmam Hüseyin

Şaban ayının üçüncü veya beşinci günü Medine’de gözlerini dünyaya açtı.
İmam [a] dünyaya geldiğinde, Cebrâil bin melek ile birlikte Resulullah’ın [s] huzuruna varıp tebrikte bulundu.
Fâtımatü’z Zehra [aleyhâ selam] çocuğunu alıp Resulullah’a [s] götürdü.
Peygamber O’nu görünce sevindi ve O’na Hüseyin adını verdi. İbni Abbas “Tabakat” kitabında Abdullah b. Bekr b. Habibi Sahmi’den ve O da Hatem b. San’a’dan şöyle rivâyet eder: Abbas b. Abdül Muttalib’in zevcesi Ümm’ül Fazl şöyle dedi: “Hüseyin [a] dünyaya gelmeden evvel, bir gece rüyamda, Peygamberin bedeninden bir parçanın ayrıldığını ve benim kucağıma bırakıldığını gördüm.
Rüyâmı Resulullah’a [s] anlatıp tâbir etmesini istedim. Buyurdu ki, Eğer rüya’n sâdık rüyâlardan ise, kızım çok
yakında bir erkek çocuğuna sâhip olacak ve ben de emzirmen için O’nu sana vereceğim.”
Bir süre geçti ve Hz. Fâtımâ [a] bir erkek çocuğu dünyaya getirdi ve emzirmem için O’nu bana verdiler. Bir gün O’nu Resulullah’a [s] götürdüm. O Hazret, Hüseyin’i [a] alıp dizi üzerine oturttu ve öpmeye başladı.
Bu arada Hüseyin [s] altını ıslattı ve bir damlası da Peygamberin elbisesine düştü. Hızla ve şiddetle O’nu Peygamberin kucağından öyle uzaklaştırdım ki ağlamaya başladı. Resulullah [s] öfkeli bir ses tonuyla: “Ağır ol Ümm’ül Fazl! Benim elbisem yıkanır, ama sen çocuğuma eziyet ettin” buyurdu. Ben Hüseyin’i [a] kendi hâline bırakıp su getirmek için odadan çıktım. Döndüğümde Resulullah’ın [s] ağladığını gördüm.
“Ey Allah’ın Resulü [s], neden ağlıyorsunuz ?” dedim. Peygamber: “Az önce Cebrâil gelip ümmetimin bu çocuğu öldüreceği haberini verdi!” buyurdular. Muhaddisler şöyle rivâyet etmişler: Hüseyin [a] bir yaşını doldurduktan sonra muhtelif sûretlerde ve yüzleri kırmızı renginde on iki melek Resulullah’ın [s] huzuruna varıp kanatlarını açarak şöyle dediler: “Yâ Muhammed, Kâbil’in Hâbil’e yaptığı zulme, oğlun Hüseyin [a] de uğrayacak, Hâbil’e verilen mükafat O’na da verilecek ve O’nu öldürenler, Kabil’in duçar olduğu azaba duçar olacaklar.”
Bu arada göklerdeki bütün mukarreb melekler Resulullah’ın [s] huzuruna müşerref olup Hüseyin’in [a] öldürülme hâdisesi hakkında tesliyette bulundu, Allah’ın bu şehâdete karşılık tayin buyurduğu mükâfat hakkında bilgi verdi ve Hüseyin’in [a] kabrinin toprağını Resulullah’a [a] gösterdiler. Bu durum karşısında Peygamberin ağzından çıkan cümleler şunlar oldu: “Allah’ım! Oğlum Hüseyin’i [a] aşağılayanı aşağıla, O’nu öldüreni öldür ve amacına ulaştırma.” Hüseyin [a] iki yaşına girdiğinde Resulullah [s] bir yolculuğa çıktı.
Âniden yolda durup “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun” –Biz Allah’tanız ve şüphesiz O’na döneceğiz- dedi ve gözlerinden yaş süzüldü. Ağlamasının sebebini  sordular.

Buyurdu: “Şimdi Cebrâil inip, Kerbela denilen Fırat nehrine yakın bir yerde oğlum Hüseyin’in [a] öldürüleceği haberini verdi.” Sordular: “Yâ Resulullah [s] O’nun kâtili kimdir ?” Buyurdu: “Yezit adında biridir. Şimdiden oğlum Hüseyin’in [a] öldürülüşünü ve defnedildiği yeri gözlerimle görür gibiyim.”Resulullah [s] bu üzücü seferden döndükten sonra minbere çıkıp, bir hutbe okuyarak halka nasihatta bulundu. Sonra sağ elini Hasan’ın [a] ve sol elini de Hüseyin’in [a] başına koydu, yüzünü gökyüzüne çevirip dedi:

“Allah’ım, Muhammed Senin kulun ve Peygamberindir, bu ikisi de benim Athar Ehli Beyt’imden ve zürriyyetimin seçkinlerindendir. Onları kendi ümmetimin arasında halife bırakıyorum. Cebrâil, bu oğlumun aşağılanarak öldürüleceği haberini verdi bana. Allah’ım! Şehadeti O’na mübârek kıl, O’nu şehidlerin serveri kıl, şehadetini de kâtilleri için kutlu kılma.” Resulullah’ın [s] sözü buraya varınca mecliste bulunanların ağlama sesi yükseldi. Peygamber buyurdu: “O’na nasıl ağlar ve yardımına koşmazsınız ?”
Bunu dedikten sonra mescidden çıktı. Kısa bir süre sonra yeniden mescide döndü, yüzünün rengi değişmişti. Yaşlı gözleriyle kısa bir hutbe okudu ve şöyle dedi: “Ey insanlar, sizin aranızda iki büyük emânet bırakıyorum, biri Kur’an ve diğeri Ehli Beyt’imdir. Onlar benim sevgi beslediğim kişilerdir, kalbimin  meyveleridirler, benim canımdırlar. Onlar [Kur’an ve Ehli Beyt’im] Kevser havuzunda bana gelinceye değin, birbirlerinden ayrı düşmezler. Bilin ki ben kıyâmet günü bu iki büyük emâneti bekleyeceğim.
Allah Teâlâ’nın sizden istememi emrettiği Ehli Beyt’ime sevgi dışında sizden bir şey sormayacağım. O halde iyice düşünün, kalbinizde Ehli Beyt’imin düşmanlığını taşıyarak ve onlara zulmetmiş olarak kıyâmet günü beni mülâkat etmeyin. Bilmiş olun kıyâmet günü ümmetim üç [farklı] bayrak altında bana gelecekler: Bâzıları siyah bir bayrak altında bana gelecekler. Bu görüntü melekleri inletecektir.
O bayrağın sahipleri benim karşımda duracaklar. “Siz kimsiniz ?” diye soracağım onlara. Benim adımı unutarak diyecekler “Biz tevhid ehliyiz ve arabız.” Onlara: “Ben arap ve acemin Peygamberi Ahmed’im” diyeceğim. “Senin ümmetindeniz” diyecekler. “Benden sonra Kur’an ve Ehli Beyt’im hakkında nasıl davrandınız ?” diye soracağım. Diyecekler: “Kur’anı zâyi ve emirlerine uymayı terkettik, Senin Ehli Beyt’ini nabud etmek ve yeryüzünden silmek istiyorduk.” Onlardan yüz çevireceğim ve onlar susuz bir halde ve siyah yüzleriyle benden uzaklaşacaklar.
Diğer bâzıları gelecekler ve bunların bayrağı birinci grubun bayrağından daha siyah olacaktır. Bunlara “Aranızda bıraktığım iki emânet, Kur’an ve Ehli Beyt hakkında nasıl davrandınız ?” diye soracağım. Diyecekler ki: “Kur’an’a karşı muhalefet ettik ve Ehli Beyt’ini de aşağılayarak darmadağın ettik.” Onlara “Benden uzak durun” diyeceğim. Onlar da yüzü kara ve susuz bir halde gidecekler. Yüzlerinden nur yağan üçüncü bir grup da yanıma gelecekler ve ben onlara “Siz kimsiniz ?” diye soracağım.
Onların cevabı: “Tevhit sözünü yücelten, takva ehli ve Muhammed’in [s] ümmetindeniz, dini inançlarında sarsılma ve tereddüde yer vermeyen hak ehlinin mirasçılarıyız. Biz Aziz Allah’ımızın kitabı Kur’an’ı elimize alarak helalını helal ve haramını da haram olarak kabul ettik. Peygamberimiz Muhammed’in [s] Ehli Beyt’ini sevdik, onları kendimiz gibi kabul edip onlara yardım etmede ve düşmanlarıyla savaşmayı ihmal etmedik” olacaktır. “Ne mutlu size” diyeceğim onlara. Ben sizin Peygamberiniz Muhammed’im [s], siz dünyada söylediğiniz gibi yaşadınız. Daha sonra Kevser havuzundan onlara su vereceğim. Güler yüzle ve mutlu bir halde  Cennet’e doğru gidecek ve orada ebedî olacaklardır.
Künyesi Ebu Abdullah’tır; lakapları ise Raşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübarek, Sibt, Seyyid. ve Seyyidüş Şüheda’dır. İmam Hüseyin yaklaşık yedi yıl Resulullah’ın (s.a.a), otuz yıl Emirül Müminîn Ali’nin, on yıl da İmam Hasan’ın hayatları zamanında yaşamıştır. Hicretin 50. yılında İmam Hasan’ın (a.s) mazlumca şehit edilmesinden sonra hak yolunun takipçilerinin önderliğini üstlenmiştir.
İmam Hüseyin’in imamet dönemi, Muaviye’nin hüküm sürdüğü döneme rastlamaktadır. İmam Hasan’ın Muaviye ile yapmış olduğu sulh sırasında, İmam Hüseyin de Muaviye’ye karşı kardeşiyle aynı tavrı takınmıştır. Çünkü o dönemde, İmam Hasan’ın çabasıyla hakla batıl Müslümanlar için tanınmış ve İslam’ın esası henüz ciddi bir tehlikeye maruz kalmamıştı.
Yezid, babası tarafından Müslümanların başına halife tayin edildiği günden itibaren İslam’ın esası ciddi bir şekilde tehlikeye maruz kaldı. Muaviye, oğlu Yezid’i kendisinden sonra halife olarak tayin etmeye karar verdi. Böyle bir işin gerçekleşmesinden emin olmak için kendisi daha hayatta iken, oğlu Yezid’e halktan biat almak istedi ve herkesten önce kendisi, oğlu Yezid’e biat etti.[6]
İbni Sa’d, Tabakat’ında şöyle yazıyor: Hüseyin bin Ali, Yezid’e biat etmeyen şahıslardandı.
Sonra şöyle ekliyor: Muaviye hicretin 60. yılında öldüğünde oğlu Yezid hilafet makamına oturdu, halk da ona biat etti.
Sonra Yezid Medine’nin hakimine şöyle bir mektup yazdı: “Halkı çağırarak onlardan biat al. İlk önce Kureyş’in büyüklerinden başla; onların ilki de Hüseyin bin Ali olsun.”
Medine valisi, İmam Hüseyin’den biat almak isteyince, İmam Hüseyin cevabında şöyle buyurdular: “Biz, nübüvvet Ehli Beyt’i ve risalet madeniyiz. Yezid ise fasık, şarap içen ve adam öldüren birisidir. Benim gibi birisi onun gibi bir kimseye biat etmez…”
İmam (a.s) başka bir sözünde de şöyle buyurur: “Artık İslam’la vedalaşmak gerekir; çünkü ümmet Yezit gibi bir yöneticiye duçar olmuştur …”
Mesudî şöyle yazıyor: Yezit, ayyaş birisi idi; köpek, maymun ve avcı kuşları besliyordu; içki içiyordu… Onun zamanında, Mekke ve Medine’de şarkı ve ğina yaygınlaşmış, halk açıkça içki içmeye başlamıştı.
Onun halka karşı davranışları hakkında da şöyle yazıyor: Firavun, halkın işi hususunda ondan daha adil, yakın ve uzak insanlar hakkında ise ondan daha insaflı idi.
İmam Hüseyin, Medine’nin ortamını karışık görünce, o şehirde kalmayı câiz bilmeyip hicretin 60. yılı Recep ayının sonuna iki gün kala; ailesi ve dostlarıyla birlikte Mekke’ye doğru hareket etti.
İmam Hüseyin,  hareketinin hedefini, kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’ye yazdığı bir vasiyette şöyle açıklamıştır: “…Ben azgınlık, makam, fesat ve zulüm yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emretmek   kötülükten sakındırmak, ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali bin Ebi Talib’in yolunda gitmek için o şehirden ayrıldım…”
İmam Hüseyin, Şaban ayının üçüncü gününün Cuma akşamı (yani beş gün sonra) Mekke’ye vardı.
Kufe halkı, Muaviye’nin ölümünü ve İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmekten kaçındığını öğrendiklerinde pek çok mektuplar yazıp imzalayarak İmam Hüseyin’i Kufe’ye davet ettiler.
Onlar mektuplarında İmam’a şöyle yazdılar: “Biz senin yolunu bekliyoruz, kimseye biat etmemişiz, senin yolunda can vermeye hazırız, senin için onların Cuma ve cemaat namazlarına katılmıyoruz.”
İmam Hüseyin (a.s), Kufe halkının isteklerine olumlu cevap vererek, Ramazan ayının yarısında, Müslim bin Akil’i Kufe’ye gönderdi. Müslim’i Kufe’ye gönderdiğinde ona şöyle buyurdu: “Kufe halkının yanına git, eğer yazdıkları doğru olursa, sana kavuşmamız için bize haber gönder.”
Müslim, Şevval ayının beşinci günü Kufe’ye vardı. Onun Kufe’ye gelme haberi, şehirde yayılınca on iki bin kişi, diğer bir görüşe göre ise on sekiz bin kişi onun vasıtasıyla İmam Hüseyin’e biat ettiler. O bu durumu İmam Hüseyin’e bildirerek İmam’ın Kufe’ye gelmesini istedi.
Kufe’de yaşanan olayların haberi Yezid’e ulaşınca, Yezid ilk etapta Kufe’nin valisi olan Numan bin Beşiri azledip Ubeydullah Bin Ziyad’ı onun yerine atadı ve Müslim bin Akil’i yakalatıp öldürülmesini emretti. Diğer taraftan da, İmam Hüseyin’i, Mekke’de gafil avlayıp öldürmek için kendi adamlarını seferber etti.
İmam Hüseyin bu komplodan haberdar olunca, Allah’ın evi Kabe’nin kutsiyet ve hürmetini korumak için, hac amellerini aceleyle bitirip, hicretin 60. yılı Zilhicce ayının sekizinci günü Mekke’den ayrılarak Irak’a doğru hareket etti.
İbni Abbas, Kerbela vakıasından sonra bir mektubunda şöyle yazıyor: “Şunu hiçbir zaman unutmayacağım ki, sen Hüseyin bin Ali’yi Peygamberin hareminden (Medine’den) Allah’ın haremine (Mekke’ye) sürdün, orada da onu gafil avlayıp öldürmek için, bazı adamlarını gizlice  gönderdin. Sonra onu Allah’ın hareminden Kufe’ye sürdün. Hz. Hüseyin, Mekke’nin en aziz insanı olmasına rağmen üzgün bir şekilde Mekke’den ayrıldı. Eğer Mekke’de kalarak orada kan dökülmesini isteseydi, Mekke ve Medine halkının tümünden daha çok taraftarı olurdu. Ama o, Allah’ın evi ve Resulullah’ın hareminin saygınlık ve ihtiramını korudu; ama sen onların hürmetini ve saygınlığını korumadın. Çünkü sen, haremde onunla savaşmak için bazı adamlarını Mekke’ye gönderdin.”
Ubeydullah, Müslim bin Akil’i ve ona sığınak veren Hani bin Urve’yi Kufe’de yakalayıp feci bir şekilde şehit etti.
Ubeydullah, İmam Hüseyin’in Kufe’ye geldiğini öğrenince, İmam’ın ordusunu gözetimi altında tutmak için, Hür komutasında bir orduyu “Kadisiyye” bölgesine gönderdi. Hür, “Şeraf” denilen bir bölgede İmam Hüseyin’le karşılaştı, aralarında bazı konuşmalar geçti. İmam (a.s), iki heybe dolusu olan Kufe’lilerin mektuplarını Hür’e gösterdi ve onların kendisini davet ettiklerini söyledi. Sonra kendi yoluna devam etti…
Hicretin 61. yılı Muharrem ayının ikinci günü “Neyneva” bölgesine vardılar. Bu bölgede oldukları vakit İbni Ziyad’ın elçisi, Hür bin Yezid’e bir mektup getirdi. Mektubun içeriği söyle idi: “Bu mektubum sana ulaşır ulaşmaz ve elçim senin yanına gelir gelmez, Hüseyin’i baskı altına al ve onu sığınak ve suyu olmayan bir çöle sür.”
Hür bin Yezid, İbni Ziyad’ın emri doğrultusunda İmam Hüseyin’in kafilesini “Kerbela” denilen bölgede durdurdu. Ertesi gün Ubeydullah bin Ziyad’ın elçisi olan Ömer Bin Sa’d da dört bin savaşçıyla Kerbela’ya geldi.
Şunu hatırlatmak gerekir ki, Hür bin Yezid, İmam Hüseyin’in şahadetinden önce kendi yaptığından pişman olup tövbe etti ve İmam’ı savunmak üzere  şehadete erişti.
Ömer bin Sa’d, Aşura gününe üç gün kala, İmam Hüseyin’in kafilesinin suya ulaşmaması için beş yüz süvariyi Fırat nehrini korumaları için görevlendirdi.
Muharrem ayının dokuzuncu günü (Tasuâ), İmam Hüseyin (a.s) ve ashabı, kamil bir şekilde düşman tarafından ablukaya alındılar; öyle ki düşman, İmam’ın yardımına hiç kimsenin gelmeyeceğine emin olmuştu.
Tasua akşamı, düşman tarafından savaşın başlaması için saldırı emri verildi. İmam Hüseyin (a.s), düşmanın hareketini görünce kardeşi Abbas Bin Ali’ye şöyle buyurdu: “Kardeşim, -canım sana feda olsun- atına bin de onlara doğru git ve onlara; Sizin amacınız ne, ne yapmak istiyorsunuz? diye sor.”
İmam Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, onlarla görüşüp konuştu. Sonuçta saldırıyı yarına ertelemeyi kabul ettiler.
Nihayet “Aşura” günü yetişti… Ömer bin Sa’d, otuz bin savaşçıyla saldırıyı başlattı. Otuz iki süvari ve kırk piyadeden oluşan İmam Hüseyin’in ordusu, onların saldırıları karşısında korkusuzca direnip, yiğitçe savaştılar; hem şehit verdiler ve hem de onlardan öldürdüler. İmam’ın yaranlarından kim şehit oluyorduysa yeri boş kalıyordu, ama düşmanın ordusundan bir kişi öldüğünde yerini hemen başka birisi dolduruyordu.
İmam Hüseyin’in ashabının hepsi şehit olunca, sıra İmam’ın kendi ailesine geldi. Çünkü İmamın ashabı, biz yaşadıkça sizin ailenizin savaş meydanına gitmesini kabullenemeyiz, diye İmamın ailesinin meydana gitmesini engellemişlerdi. Onlardan savaş meydanına ilk ayak basan İmamın aziz oğlu Ali Ekber oldu. Ondan sonra, İmam Ali’’nin, İmam Hasan’ın, Cafer Tayyar’ın ve Akil’in evlatları savaş meydanına çıktılar, yiğitçe savaştıktan sonra onlar da şehadet şerbetini içtiler. Hz. Abbas da  savaşarak İmam Hüseyin’in evlatlarına su getirmek için gayret gösterdiği bir sırada, düşmanın kalleşçe saldırısı neticesinde, canını İmam Hüseyin’in yolunda feda etti.
“Aşura” gününün en hassas zamanı, Peygamber’in ciğer paresi ve Zehra’nın aziz oğlunun yardımcısız kaldığı zaman idi. Düşman ordusu, İmam’ı yalnız gördüğü için her taraftan ona saldırıyordu…
“Aşura” günü orada bulunan Haccac bin Abdullah şöyle diyor: Allah’a ant olsun ki, oğlu,  kardeşi, kardeş oğulları, akrabaları  ve yaranları öldüğü halde onun (İmam Hüseyin) gibi direnişli, sebatlı, şecaatli ve yiğit birisini ben görmedim. Allah’a ant olsun ki ondan önce ve ondan sonra onun gibi birisini görmedim. İmam Hüseyin düşman ordusuna saldırdığında, kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi,  İmam’ın sağ ve solundan öylece kaçıyorlardı… Allah’a ant olsun ki, Fatıma’nın kızı Zeynep, İmam’a taraf yaklaştı… Bu esnada Ömer bin Sa’d da İmam’ın yanına yaklaşmıştı, Zeynep, İbni Sa’d’a hitaben şöyle dedi: “Ebu Abdullah (İmam’ın künyesi) öldürülüyorken sen seyrediyor musun?!”
Devamında şöyle diyor: Ömer bin Sa’d’ın gözyaşlarının yüzüne ve sakalına aktığını ve Zeynep’ten yüz çevirdiğini adeta görür gibiyim …  Nihayet İmam Hüseyin de o zalimlerin eliyle feci bir şekilde şehit edildi.
Tarih kitapları, İmam Hüseyin’in çocukları  hakkında çeşitli görüşler belirtmişlerdir; kimisi altı, kimisi dokuz ve kimisi de on çocuğu olduğunu yazmıştır. Çocuklarından Ali Ekber ve Abdullah (Ali Asğar) babalarının yanında şehadete erişmiş ve İmam Zeynülâbidîn (a.s), müminlerin dördüncü İmam’ı olmuştur.
Selam olsun Kerbelâ şehitlerine.
Allah bizleri şefaatlerine ulaştırsın

Author: Remzi Zengin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir