Ehl-i Beyt Düşmanlığı

Hüsniye onların bu saldırısından hiç korkmadı ve susmadı. Tekrar konuşmaya başladı ve dedi ki: “Ey sapkın inatçılar ve ey seçilmiş Rasûl’ün ailesine düşman kesilenler! Allah’tan korkun ve hesap gününü düşünün. Makam, mevki ve üç günlük dünya hayatı için Mustafâ’ya, Murtazâ’ya  ve Ehl-i Beyt’e düş-manlık etmeyin. Efsane ve efsun kabilinden süslü ve saçma sapan sözlerle halkın gözünü boyamak için; “Filan kişi falancaların ittifakıyla halîfe seçildi. Filan kişi falancalara hükümdar yapıldığından, bütün ümmetin en üstünü odur!” vb. içi boş hikâyeler uydurdunuz. Bunları; risâlet, nübüvvet, imâmet, ismet ve tahâret ilminin karşısına koydunuz. Meleklerin sırlarını çözüp hakîkati ortaya çıkarmak için, bu hi-kâyelerin her birini huccet gibi göstererek, halkın arasında yayıyorsunuz.
Kıyâmeti, haşir ve neşiri , ebedî azâbı neden düşünmezsiniz? Allah’ın gazabından korkun. Halkın ara-sında yüzbin fitne icat ettiniz. Halkı ; Allah’ı, Rasûl’ü ve İmam’ı tanımaktan yüzbin fersah  uzaklaştırıp, “Birbiri üzerine binmiş karanlıklar”  içine attınız.
Uydurma hikâye ve hadislerinizin çoğu; Ehl-i Beyt’e düşman olan zâlim ve fâsık kişiler, kadınlar ve ço-cuklar  kanalıyla geliyor. Onların anlattıkları masal ve hayalden ibarettir. Meselâ birisi bir hikâye anla-tır ve bir grup kadın ve çocuk onun etrafına toplanarak kendisini dinlerler. Hikâye sona erip, aradan bi-raz zaman geçtiğinde, orada bulunan kadın ve çocukların, güvercin uçuran fâsıkların isimleri; o hikâ-yenin râviler zincirine  eklenerek hadisleştirilir. “Falan böyle dedi.”, “Filan şöyle dedi.” diyerek; bunları insanların dillerine dolarlar. “Falan kişi filan hadisi falanca şeyhten okumuş. O şeyh de falan kişiden rivâyet etmiş.” derler. Falan dokumacı ve filan hacâmatçının, “Şeyhu’l-Muhaddisîn”  ve “Şeyhu’l-Müfessirîn”  olduklarını, falan basîretsiz câhilin, filan kişinin rivâyeti ile “Kırk Hadis” sahibi olduğunu söylerler. Zamanın önderlerinden ve büyük evliyâdan olan falan şeyhin, rüyasında Hz. Peygamber’i gördüğünü ve onun kendisine şunları söylediğini anlatıp dururlar.
O yüzden basiretsiz câhiller, bilgisiz eblehler , cehâlet zâviyesinin körleri ve dalâlet çölünün gulyaba-nileri; etraftan, çeşitli yönlerden, beldelerden, şehirlerden, sağdan soldan koşup gelerek; onlara kutsal-lık atfettiler. Şu halde, sizin nakil ve rivâyetleriniz rüya, hayal, vehim ve zanna dayanmaktadır ve mari-fet, şerîat ve tarikat binasını bunlarla inşâ etmektesiniz.
Bu gibi hurafeler, avamın ve eblehlerin hayallerinde o kadar yer etmiş ki; onların kazâ çivisiyle sökül-mesi dahi mümkün değildir. Bu yüzden halk arasında cerh ve tadili , beddua ve tekfiri  icat ettiler. Uzun zamanlar bu şekilde geçti. Onların evlatları ve yeni nesiller meydana geldi, gelmeye de devam edecek. Onlar Ehl-i Beyt’e, evlâtlarına, takipçilerine ve Şiîlere  düşmanlığı sizden miras aldılar. Onların yoluna hep karşı oldular, olmaya da devam etmekteler. Ömrünü puta tapıp şarap içmekle geçirmiş olan zâlim ve fâsıkları, masum nübüvvet hânedânının önüne geçirdiler.
İş öyle bir noktaya vardı ki, terzilerden ve kasaplardan hadis rivâyet eder oldunuz. Emîru’l-Mü’minîn hazretlerinden (aleyhisselâm), diğer masum ve mutahher imamlardan nakledilen hadis ve tefsirlere ittifak-la itibar etmediniz. Buna karşılık Âişe, Enes b. Mâlik, Ebû Hüreyre, Amr b. Âs ve Muâviye gibilerine  itibar ederek; onlardan rivâyet olunan uyduruk hadisleri kabul edip doğruluğuna inandınız. Oysa bun-ların her biri kendi devirlerinin en kötüleri ve en rezilleridir. Bütün Ehl-i İslâm, bu güruha lanet  etme-yi gerekli ibadetlerden bilmelidir.
Ey İbrâhîm, sizin Sıddîk-i Ekber’inizin ve Fârûk-u Azam’ınızın  hangi üstünlükleri var; anlat da ger-çek sıddîk ve fârûk kimmiş, bütün âlem görsün! Onlar hangi ilim, fazîlet, zühd ve takva nedeniyle, hangi temizlik, cömertlik ve mertlik sebebiyle bu sıfatları hak etmişlerdir? Onların yiğitlikleri nerede görülmüş? Cesaret ve kahramanlıklarını hangi savaşlarda göstermişler? Hangi meydanda varlık göstererek, kaç yiğidi devirmişler? Halbuki onlar, savaşların çoğunda firar ederek , Allah Rasûlü’nü yalnız bırakmışlardır! Ayrıca, onlar hangi müşkülü halletmişler? Hangi mucize ve kerameti sergilemiş-ler?!
Ey İbrâhîm, “En üstün”  olmanın manasını söyle, haydi! Onların bu payeyi nasıl elde ettiklerini anlatı-ver. “En çok sevap işleyendir.” diyorsunuz. Bundan kastınız nedir? Onların yapmış olduğu; ama dün-yada hiç kimsenin bilip işitmediği, Kur’an’da, hadiste ve sahih haberlerde rastlayamadığımız bu sevap-lar ne ola?
Ey İbrâhîm, sakalından  utan ve bu saçmalıkları bırak. Hilâfetin tertip edildiği günün başından bu-güne kadar, sizin yolunuz taassup, inat, zulüm ve haddi aşma üzerine kuruldu. Ehl-i Beyt sâdâtının , Şîa ulemâsının ve hak yolun diğer muhipleri  ve dostlarının, Ehl-i Beyt’i anlatmalarına fırsat tanımadınız. Bırakmadınız ki, Ehl-i Beyt (aleyhimüsselâm) yolu anlatılsın. Bunu yapanların canlarına kastettiniz. “Bunlar kâfirlerden daha beterdir!” diyerek, kanlarının dökülmesi yolunda fetvalar verdiniz. Halkı onları öldürmeye teşvik ettiniz. Çünkü Ehl-i Beyt yolu anlatılırsa, halkın sizi tahkîr  edeceğinden ve mezhebinizi bâtıl göreceğinden korkuyordunuz. Rasûl’e ve onun Ehl-i Beyti’ne düşmanlıkları sabit olan halîfe ve önderlerinizin küfür, zulüm ve fâsıklıklarının ; tıpkı halifenin sayesinde, benim burada ispatladığım şekilde ortaya çıkmasını istemiyordunuz.
Bil ki, sizin Âl-i Rasûl’e  karşı düşmanlığınız, bütün akıl sahipleri  nezdinde sabit olmuştur. Sizin ön-derleriniz de Âl-i Rasûl’ün katilleri ve onların düşmanlarıdır. Onlar Allah’ın Rasûlü’ne adâvet  ve ni-faklarını, kendisi hayattayken açığa vuramıyorlardı ; ama Allah, kendi Rasûlü’nü bundan haberdar etmişti. Nitekim Rasûl’ün vefatından hemen sonra kendilerini ifşâ ettiler ve onun Ehl-i Beyti’nden inti-kam almaya koyuldular. Siz, işte bunların yolunu izliyorsunuz. Yeryüzünde Âl-i Rasûl’den ve onların takipçilerinden kimseyi bırakmadınız. Nesillerini doğradınız; ama yine de çıkıp İslâm iddiasındasınız, Müslümanlıktan dem vuruyorsunuz. “Bizler Muhammed’in dinindeniz!” diyorsunuz. Vallâhi, Muham-med (sallallâhu aleyhi ve âlih) sizden berîdir  ve size sırt çevirmiştir! ”
O sırada ulemâ  hep bir ağızdan, “Âl-i Rasûl’e düşmanlık edenlerden biz de berîyiz.” dediler.