Çocuğun İmanı Meselesi

İbrâhîm bu söz karşısında kızarak dedi ki: “Allah Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve âlih) sonra halîfe, vekil ve kâim-i makâm  kimdi?” Hüsniye cevap verdi: “İslâm’da önceliği olan .” İbrâhîm, “İslam’da önceliği o-lan kimdi?” diye sordu. Hüsniye şöyle dedi: “Onun damadı, amcasının oğlu ve kardeşliği  olan kimse.”
Bu söz üzerine Hârûn’un keyfi kaçtı. İbrâhîm b. Hâlid, Hârûn’un kızdığını görünce cesaretlendi ve dedi ki: “Ey Hüsniye, Ali’nin İslam’da öncelikli olduğunu neye dayanarak söylüyorsun? Ben de diyorum ki; Ebûbekir İslam’da önceydi. Bunun sebebi şudur: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve âlih) davete başladığında, Ebûbekir kırk yaşında İslâmiyet’i kabul etti. Ali ise çocukken iman etti . Oysa çocuğun iman ve ibadeti-ne, küfür ve günahına itibar edilmez.”Hüsniye dedi ki: “Eğer çocuğun iman ve küfrüne, günah ve ibadetine itibar edileceğini, çocuğun da se-vap ve cezayı hak edeceğini ispatlarsam; Emîru’l-Mü’minîn Ali b. Ebî Tâlib’in (aleyhisselâm) imâmet ve vesâyetini ikrar edecek misin?” İbrâhîm cevap verdi: “Huccet ve delilini söylersen ikrar edeceğim.”

Bunun üzerine Hüsniye şöyle dedi: “Hz. Hızır ve Hz. Mûsâ (aleyhimesselâm) hakkında, Kur’an’da yer alan hükme ne diyorsun? Hızır’ın öldürdüğü çocuktu ve Kur’an bununla ilgili şöyle dedi: “Sonra gemiden indiler ve yola düştüler. Genç bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) onu öldürdü. Mûsâ dedi ki: Hiç kimseyi öldürmemiş birini mi öldürdün? Gerçekten çirkin bir iş yaptın.”  Mûsâ (aleyhisselâm) ço-cuğu öldürdüğü için ona itiraz edince, Hızır şöyle dedi: “Çocuğa gelince; annesi ve babası mü’min idi. Bu çocuğun, küfür ve isyankarlıkla o ikisini sıkıntıya sokmasından ve eziyet etmesinden kork-tuk.”

Şimdi söyle bakalım; o çocuğun öldürülmesi, bunu hak ettiği için miydi, yoksa Hz. Hızır (aleyhisselâm) zalim miydi? Eğer Hz. Hızır’ın zalim olduğunu söylersen; Hak Teâlâ’ya Kur’an’da bir zalimi övmek yakışmaz. Hızır (aleyhisselâm) büyük peygamberlerdendir.

Ey İbrâhîm, neden başın öne düştü ve cevap vermeyip inadı tercih ediyorsun? Her şeyin yaratıcısı olan Allah hakkı için doğruyu söyle: Şu aktaracağım hadisi biliyor muydun? Onu hadis ehlinden işittin mi? Burada hazır bulunan bütün âlimlerden de şahitlik etmelerini istiyorum.” İbrâhîm “Anlat da duymuş olalım!” dedi.

Hüsniye anlatmaya başladı: “Mücâhid’in, Ebû Amr  ile Ebû Saîd Hudrî’den  rivâyet ettiğine göre, o ikisi şöyle dediler:
Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) yanında oturuyorduk. Selmân-ı Fârisî, Ebûzer Ğıfârî, Mikdâd b. Esved, Ammâr b. Yâsir, Huzeyfe b. Yemân, Ebu’l-Heysem b. Teyyihân, Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile  de onunla birlikteydi. Hepsi Hazreti Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) emrine âmâdeydiler. Canının sıkkın ol-duğu belliydi. Dediler ki: “Yâ Rasûlallâh, bir grup hasetçiden, kardeşin ve amcanın oğlu hakkında; bizi neredeyse üzüntüden mahvedecek bazı sözler işitiyoruz.” Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) “Kardeşim Ali b. Ebî Tâlib hakkında ne diyorlar?” diye sorunca, şöyle dediler: “Diyorlar ki, arkadaşınız Ali’nin diğerlerinden önce İslam’a girmesinde  ne üstünlük var? O zamanlar daha çocuktu.”

Hazreti Rasûl (sallallâhu aleyhi ve âlih) şöyle buyurdu: “Kalplerinizi aydınlatarak sizi bu üzüntüden kurtarayım. Hiç kuşku yok, beni yaratılmışlara gönderen Allah’ın bana haber verdiği bir olayı size anlatayım: Belki eski kitap-larda okumuşsunuzdur. İbrâhîm (aleyhisselâm) annesinden doğduğunda; onu o âsî ve azgın kraldan kaçırdılar. An-nesi onu, bir örtüye sarıp nehrin kenarına bıraktı. Güneş battığında, İbrâhîm (aleyhisselâm) bırakıldığı yerde ayağa kalktı, elini başına ve yüzüne sürdü, dilinden kelime-i tevhid döküldü. Üzerindeki örtüyü çıkardı, üstünü başını temizledi. Annesi o hali müşâhede ettiğinde çok korktu. Nitekim Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Böylelikle, kesin bilgiye erenlerden olsun diye, İbrâhîm’e göklerin ve yerin melekûtunu (onların Allah’la olan bağını) gösteriyorduk…” vd.

Yine bilirsiniz ki, Firavun Mûsâ b. İmrân’ı arayıp durdu. Mûsâ’yı öldürme umuduyla hamile kadınların karınla-rını yardılar ve bebekleri öldürdüler. Annesi Mûsâ’yı doğurduğunda, o an annesine dedi ki: “Ey anne, beni bir sandukaya koy ve suya bırak.” Annesi onun bu sözünden korktu. Dedi ki: “Ey oğlum, suda boğulmandan korkarım.” Mûsâ dedi ki: “Ey annem, korkma! Çünkü Hak Teâlâ beni koruyup selamete ulaştıracaktır. ” Bunun üzerine annesi onu sandukaya koyup suya bıraktı. Nihâyet Allah Teâlâ onu selametle annesine ulaştırdı. Allah onun bu halini şöyle bildirdi: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için, sana kendimden sevgi ver-dim. Hani (Firavun’un adamları senin için bir bakıcı aradıklarında), kız kardeşin giderek onlara şöyle demişti: “Onun bakımını üstlenecek birini size önereyim mi?” Böylece gözü aydın olması ve üzül-memesi için, seni tekrar annene kavuşturmuştuk…” vd.

Allah (azze ve celle) Îsâ hakkında da şöyle buyurdu: “Îsâ annesine, onun altından seslendi: Üzülme! Rabbin senin altından bir nehir akıtacaktır.”  Yani, Îsâ doğar doğmaz annesiyle konuştu. O haldeyken annesi Mer-yem, isteyenlerin soru sormaları için çocuğuna işâret etti. “Onlar, “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşalım?” dediler. (O sırada) Îsâ şöyle dedi: “Ben Allah’ın kuluyum. Allah bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı ve hayatta olduğum sürece namaz kılıp zekât ver-memi vasiyet etti.”

Görüldüğü gibi, Îsâ henüz yeni doğmuşken konuştu ve Allah (celle ve alâ) ona, o haldeyken kitap ve peygamberlik lütfetti. O haldeyken, ona namaz kılmayı ve zekât vermeyi emretti. Îsâ konuştuğu sırada henüz üç günlüktü.
Muhammed ile Ali aynı nurdan yaratılmışlardır.

Sizler şunu da bilmektesiniz ki, Allah (azze ve celle) beni ve Ali’yi bir tek nurdan yarattı . Biz Âdem’in sulbündey-dik, Allah’ı tespih ediyorduk. Nihâyet bizi bu tertemiz sulplerden alarak, arındırılmış rahimlere nakletti . Her dö-nemde ve her çağda, sırtlarda ve karınlarda tesbihimiz işitiliyordu. Sonunda Abdülmuttalib’e vardık. Nurumuz, babalarımızın sırtında zâhir oldu. Sonra o nur ikiye ayrıldı. Bir yarısı Abdullah’a intikal etti, diğer yarısı ise Ebû Tâlib’e. Babam ve amcam ne zaman insanların arasında otursalar, nurlarımız onlara görünürdü. Nihâyet annele-rimizin karnına geldik.

Gerçek şu ki, Hazreti Emîru’l-Mü’minîn (aleyhisselâm) annesinden doğduğunda, dostum Cebrail (aleyhisselâm) indi. Bana dedi ki: “Ya Habîballâh, Allah sana selam söylüyor ve kardeşin Ali b. Ebî Tâlib’in (aleyhisselâm) do-ğumu nedeniyle seni kutluyor ve diyor ki: “Şimdi artık peygamberliğini açıklama ve sana gelen vahyi ilan etme vaktidir. Seni kardeşinle, vezîrinle, denginle ve halîfenle destekledik. Zikrin onunla yüksele-cek ve neslin onunla bâkî olacak.”
Ali (aleyhisselâm) doğduğunda, annesi onu benim ellerime bıraktı. Ben de onu kucağıma koydum. Ali sağ parmağı-nı  kulağına götürdü ve risâletimi ikrar etti. “Okuyayım mı, ya Rasûlüllâh?” dedi. Ben de “Oku!” dedim.

Allah’a yemin olsun ki; Ali, Allah (azze ve celle)’nin Âdem’e gönderdiği ve Şîs’in yürürlükte tuttuğu sayfaları o-kumaya başladı. Başından sonuna kadar okudu. Öyle ki, eğer Şîs  orada olaydı, Ali’nin o sayfaları kendisinden daha iyi ezberlemiş olduğunu itiraf ederdi. Sonra Dâvûd’un Zebur’unu ve Îsâ’nın İncil’ini okudu. Eğer Dâvûd ve Îsâ (aleyhimüsselâm) orada bulunsalardı; onlar da, Ali’nin o iki kitabı, kendilerinden daha iyi bellemiş olduğuna ik-rar getirirlerdi.

Sonra Allah Teâlâ’nın bana gönderdiği Kur’an’ı okudu. Onun hâfızıydı, tıpkı şu an benim ezberlediğim gibi. Son-ra enbiyâ ve evsiyânın  birbiriyle konuştuğu şeyler hakkında Ali (aleyhisselâm) benimle konuştu, ben de onunla konuştum. Sonra Ali çocukluk çağına geldi. Onu, annesi Fâtıma bt.  Esed’e verdim.

Ey dostlarım, düşmanların sözlerine neden üzülüyorsunuz, şirk ehlinin laflarına neden itibar ediyorsunuz? Bilin ki, ben bütün peygamberler ve elçilerin en üstünüyüm. Benim vasîm de bütün vasîlerin en üstünüdür.”
Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî ve diğer büyük sahâbeler hoşnutluk içinde ve gülümseyerek ayağa kalk-tılar, Rasûl’e salâvat  getirdiler ve şöyle dediler: “Nahnü’l-fâizûn!” Yani, “Biziz, kurtuluşa erenler!”
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) şöyle buyurdu: “Vallahi sizler kurtulmuşlarsınız. Cennet sizin için yara-tıldı. Cehennem de Ali’nin (aleyhisselâm) düşmanları için yaratıldı.”

Hüsniye sözü buraya kadar getirince, Hârûn ve çoğu ulemâ birbirine bakıştı. İbrâhîm b. Hâlid’in nutku tutulmuştu. Bunun üzerine Hüsniye şöyle dedi: “Ey zamanın ulemâsı, ey Şâfiî, ey Ebû Yûsuf , ey falan, ey filan! Allah hakkı için dalkavukluk etmeyin de doğruyu söyleyin. Rivâyet ettiğim hadis sahih değil midir? Daha önce gördünüz mü, görmediniz mi, işittiniz mi, işitmediniz mi?” Orada bulunan ulemânın ekserisi, “Ey Hüsniye, bu hadis inkâr edilebilecek türden rivâyetlerden değildir.” dediler.