Açıklamalar Bölümü

KAYNAK:

Kitabın Adı: Kur’ân-ı Kerim ve Meali
Hat: Hamid el-Amidî
Tercüme: Murtaza Turabi
Tashih: Seyyid Seccad Hüseynî
Editör: Vahdettin İnce
Emeği Geçenler: Dr. Kazım Erdoğan – Celal Yanık – Ali Ekber Basmaz                                                          Kevser Yayınları

 

Ayetlerle ilgili Açıklamalar

Bu bölümde ayetlerin meâllerinin altında “Açıklamalar bölümüne bakınız” diye
atıfta bulunduğumuz açıklamalar sırasıyla yer alır.

1- (Sûre: 2, Ayet: 6 ile ilgili açıklama) İman, küfür, takva, nifak vb. müspet ve
menfi vasıf ve özellikler değişik aşamalara sahiptirler. Bu ayette söz konusu olan inkâr
edenlerden (kâfirlerden) maksat, inkâr ve küfürde son aşamaya varan, bilerek ve inat
üzere Allah’ın yoluna karşı cephe alan ve hidayet için Allah’ın kendilerine vermiş olduğu
bütün vesileleri kendi elleriyle yok eden kimselerdir. Bunlara örnek olarak Hz.
Peygamber’in değişik mucizelerini görmelerine ve davetinin hak olduğunu bilmelerine
rağmen ona karşı çıkan Mekke müşriklerini zikredebiliriz.

2- (Sûre: 2, Ayet: 17 ile ilgili açıklama) Bu ayetteki örnekte, münafık olan birisinin
Müslüman görünerek İslam’ın dünyevî faydalarından yararlanmaya çalıştığı ve bunun
da kendisi için sadece geçici bir yarar sağladığı fakat kalbine iman yerleşmediği için
imanın kalıcı sonuçlarından yararlanamadığı açıklanıyor.

Başka bir ifadeyle, akıl ve düşünce insan için bir aydınlık vesilesidir. İnsan bazen bu
nur ve aydınlığı yaratılış nizamı doğrultusunda ve Allah’ın istediği yolda kullanır, bazen
de hidayeti bırakarak yoldan çıkar ve akıl ve düşüncesiyle ilahî yolun aksi istikametinde
planlar yapar. Ama bu planlar, onun biraz ilerlemesini ve birkaç adım atmasını sağlamasına
rağmen kalıcı olmaz ve çok geçmeden bu düşünce ve planlar yok olup gider.
Kur’ân buyuruyor ki: Batıla uyanlar, karanlık bir çölde kendi elleriyle bir ateş yakıp
bu ufacık ateşle çölü aydınlatmak isteyen kimseye benzerler. Ama o ateş, çok az bir
aydınlık verip sadece etrafını aydınlatır, o da kalıcı olmaz ve kısa bir süre sonra söner.
Yani batıl hile, tuzak ve aldatıcı planlara dayalı olduğundan yok olmaya mahkûmdur.”
(bk. Şehit Mutahharî, Kur’ân’ı Tanıyalım, c.2, ilgili ayetlerin tefsiri)

3- (S. 2, A. 23) Önceki ayetlerde tevhid inancı açıklandıktan sonra bu ayette nübüvvet
inancının, yani Peygamber’e ve onun getirdiği ilahî mesaja inanmanın delili
açıklanmıştır ve Kur’ân’ın ilahî bir mucize olarak bu hususta en büyük delil olduğu
vurgulanmıştır. Kur’ân-ı Kerim, çeşitli yönlerden mucizedir. Onlardan bazılarını şöyle
sıralayabiliriz:

a- Kur’ân ihtiva ettiği ilim ve öğretiler, sunduğu inanç sistemi, yaratılış ve insan
hakkında ortaya koyduğu bilgiler açısından bir mucizedir.

b- Geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberleri içermesi bakımından bir mucizedir.

c- Üstün anlatım gücüne sahip oluşu, anlatım şekli ve üslubu (fesahat ve belâgat)
yönünden mucizedir.

d- Fert ve toplum bazında insanlara hidayet oluşu, eğiticiliği ve insanın saadeti
için ileri sürdüğü ferdî ve toplumsal nizamlar yönünden bir mucizedir. (bk. Âl-i İmrân
Sûresi: 49. ayetle ilgili açıklama)

Asırlar boyunca Kur’ân, inanmayan insanlara karşı açıkça meydan okumuş, ama
hiçbir inkârcı Kur’ân’a karşı bir başarı kazanamamıştır.

 

4- (S. 2, A. 26) Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de sivrisinekten daha büyük olan sinek
ve örümcek gibi böcekler de örnek verilmiştir. (bk. Ankebut: 41 ve Hac: 73) Buna göre
“sivrisineğin üstünde” tabirinden maksat, sivrisinekten daha büyük böcekler veya tüm
canlılardır. Bir başka ihtimale göre maksat, örnekte aranan özellik yönünden sivrisineğin
üstünde olan, yani sivrisinekten daha küçük ve daha zayıf varlıklardır.
İmam Cafer Sadık (a.s)’dan nakledilen bir hadiste şöyle deniyor: “Allah’ın sivrisineği
örnek vermesi, onun küçüklüğüne rağmen Allah’ın, onda büyük bir gövdeye
sahip olan filde yarattığı her şeyi yaratmış olması yüzündendir. Hatta sivrisineğin iki
organı filinkinden daha fazladır. Bununla Allah, müminlere yaratmadaki inceliğini ve
olağanüstü sanatını göstermek istemiştir.” (bk. Tabersi, Tefsir-u Mecmau’l-Beyan, Beyrut:
A’lemi 1995) Bu ayetin sonunda yer alan kâfirlerin ve fasıkların tavırları hakkındaki
açıklamadan anlaşılıyor ki, ilahî öğreti ve bilgileri kavrayabilmek için sadece onun
doğru bir kaynaktan gelmesi yeterli değildir, kişinin kendisinde de birtakım kabiliyetlerin
olması gerekir. Küfür ve fasıklık, insanın fıtrî olarak taşıdığı bu kabiliyetini
yitirmesine sebep olur.

5- (S. 2, A. 31) İsimlerden maksat, sözcüklerle ifade edilen adlar değildir; çünkü
bu bir dil öğretmeden ibaret olduğu için meleklerden üstünlüğü ve yeryüzünde halifeliği
gerektirmez. İsimlerden maksat, bu âlemi kuşatan melekût ve ceberut âlemlerinde
bulunan varlıkların hakikatleridir. Bu yüce hakikatleri ifade etmek için kelimeler, isimler
ve akıllar gibi tabirler kullanılır. (bk. Feyz Kaşani, et-Tefsiru’s-Safi, Tahran Mektebetu’s-
Sadr Matbaası H.1417) “Her şeyin hazineleri bizim yanımızdadır ve biz ancak onu belli
bir ölçüde indiririz.” veya “İşte böyle İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik
ki yakin edenlerden olsun.” ve buna benzer birçok ayette bu maddî âlemin ötesinde
bulunan ve bu âlemi kuşatan melekut âleminin bulunduğuna işaret edilmiştir.
Bu ayette Hz. Âdem’in yeryüzünde halife kılınmasına delil olarak onun ilahî ilimdeki
üstünlüğü zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Kur’ân mantığına göre hilafet ve
üstünlük için aranması gereken en önemli kıstas ilimdir.

Bu Kur’âni gerçek İslam ümmetinde
de hilafet konusuna ışık tutar niteliktedir. Hz. Ali’nin ilimde sahabenin en
üstünü olduğunu, diğerlerinin onun ilmine muhtaç olup onun diğerlerinin ilmine muhtaç
olmadığını gösteren tarihi gerçeklerden, bıraktığı ilmi mirastan, Peygamber’e olan
yakınlığından ve Peygamber’in, “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır.” “Yargıda
en üstünüz Ali’dir.” gibi sözlerinden açıkça anlamak mümkündür. İlmin hilafet ve önderlik
için ölçü olduğunu açıklayan diğer bir delil de, Talut’un önderliği kıssasını açıklayan
ayetlerdir. (bk. Bakara: 247)

6- (S. 2, A. 34) Bir şey karşısında secdeye kapanmak secde edilen şeyin rab ve ilah
olduğu inancıyla birlikte olursa, o şeye ibadet etmek, tapınmak ve sonuçta onu Allah’a
ortak koşmak, başka bir tabirle şirk sayılır. Ancak böyle bir inanç ile birlikte olmazsa,
ona ibadet etmek olarak değerlendirilemez ve şirk sayılmaz. Elbette böyle bir iş, şirk
sayılmayan diğer işler gibi, yerine göre günah veya mubah olabilir. Ayette emredilen
secdeden maksat, bu ikinci anlamda olan ve bir nevi saygıdan ibaret olan secdedir. Bu
açıklamadan anlaşılıyor ki, bazı ekollerin secdeyi ibadetle özdeş bilmeleri ve sonuçta
bir şeye secde etmenin onu Allah’a ortak koşmak anlamına geldiğini söylemeleri yersiz
bir iddiadır. Çünkü tapınma, ibadet, şirk koşmak ve benzeri ifadeler, ancak bir şeyin
rab ve ilah olduğuna inanmakla gerçekleşir. Bu, söz konusu kavramların anlamlarının
tespiti yönünden bilinen bir gerçektir. Diğer yandan eğer her türlü secde ibadet sayılacak
olsa, o zaman Hz. Âdem (a.s)’a yapılan secdenin de ibadet olması ve şirk sayılması
gerekir.

“Bu, Allah’ın emri ve izni ile gerçekleşmiştir; bu yüzden bir mahzuru yoktur.”
demek de sorunu halletmez. Çünkü bir iş şirk olursa, zatî olarak kötü sayılır ve Allah’ın
böyle bir şeye izin vermesi mümkün değildir. Yani şirkin kötülüğü istisna kabul etmez.
Bu da gösteriyor ki, her secde şirk sayılmaz. Kısacası secde etmek, eğer secde edilen
şeyin ilah olduğu inancıyla birlikte olursa, kişinin küfür ve şirke düşmesine yol açar;
ancak böyle bir inançla birlikte olmazsa, onun şirke düşmesine yol açmaz. Gerçi şirk
sayılmasa bile bu tür tazimin (secdenin) İslam dininde Allah’tan başkası için yapılmasının
haram olduğu güçlü bir görüştür.

7- (S. 2, A. 40) Hz. Yakub’un soyundan gelenlere “İsrailoğulları” denir. İlelu’şŞerayi
kitabında İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şöyle dediği nakledilmiştir: “İsrail,
Yakup’tur. İsrail’in anlamı ise, Allah’ın kulu demektir. Çünkü ‘İsra’ kul anlamınadır ve
‘il’ de Allah.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi adı geçen kitaptan naklen)
“Ve ahdimi (bana verdiğiniz sözü) yerine getirin ki, ahdinizi (size verdiğim sözü)
yerine getireyim.” İnsanların ahdi, Allah’ın emirlerine itaat etmek; Allah’ın ahdi ise,
mükâfat vermek ve duaları kabul etmektir.

8- (S. 2, A. 45) Sabır direnmek demektir. Bu direniş, belalara ve acılara karşı
olduğu gibi, Allah’a itaat etmekte ve O’na karşı gelmekten sakınmakta da gereklidir.
Bu yüzden bazı hadislerde, bu ayette geçen sabırdan maksadın oruç olduğu söylenmiştir.
Oruç, Allah’a itaat için direnişin belirgin bir simgesidir. Oruç ve namaz ile insan
Allah’tan yardım dilemeli maddî ve manevî hayırları elde etmeye çalışmalıdır. İmam
Rıza -aleyisselam- kendisinden nakledilen bir hadiste bu ayet hakkında şöyle buyuru
yor: “Sabır oruçtan ibarettir. Kişinin başına bir zorluk veya bir bela gelirse, oruç tutsun.

Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Sabır ve…’ İnsanın sıkıntılarını gidermek için namaza başvurması
hakkında da Masum İmamlar’dan birçok hadis nakledilmiştir. (bk. Muhammed
b. Mesud el-Ayyaşi, Tefsiru’l-Ayyaşi,Tahran: el-İlmiyye el-İslamiye Matbaası.)

“Hiç kuşkusuz o (namaz), huşu duyanlardan başkasına ağırdır.” Huşu duymak,
Allah’ın büyüklüğü karşısında kalben eğilmek anlamındadır. (bk. Huseyn b. Muhammed
Rağib İsfahani, Müfredat-u Elfazı’l-Kur’ân, Dimeşk: Daru’l-Kalem, Hicri 1991)

9- (S. 2, A. 63) Rivayete göre, Allah’ın emri üzere Hz. Cebrail, Filistin’de bulunan
Tur dağından, İsrailoğulları’nın yerleşim bölgesini kapsayacak bir parçayı kopararak
onların başlarının üzerinde tutmuştur. Bu ilahî tehdidi gören İsrailoğulları emirlere boyun
eğmeyi kabul etmişlerdir.

10- (S. 2, A. 65) Bu ve benzeri birçok ayette Peygamber (s.a.a)’in döneminde
yaşayan Yahudiler yüzyıllar önce yaşayan Hz. Musa dönemindeki babalarının yaptıkları
işler yüzünden kınanmışlardır. Bu, sonraki kuşakların geçmişte yaşamış olan
babalarının işlerini onaylayıp onlarla övündükleri, yani aynı niyeti taşıdıkları ve onların
yaptıklarına razı oldukları yüzündendir. Konuyla ilgili birçok hadis bulunmaktadır.

(bk. Seyyid Razi -toplayan- Nehcü’l-Belağa, Şeyh Muhammed Abduh şerhi ile birlikte, Kum:
Daru’z-Zehair, 1991; Hutbe: 201 ve Vecizeler: 154; el-Hur el-Amili, Vesailu’ş-Şia, Beyrut: Daru
İhyai’t-Turas c.11, s. 408-431; Tefsiru’l-İmam Hasan Askerî, Kum: Mehr matbaası Hicri 1409,
s.272) Buna göre, geçmiş soylarıyla övünen, millî bağlar yüzünden kendisini onlardan
bilen, onlarla iftihar eden bir kimse, onların toplu olarak işledikleri günahlarına, saldırılarına,
zulümlerine ve cinayetlerine ortak sayılır.

11- (S. 2, A. 78) Bir kişi İmam Cafer Sadık (a.s)’a şöyle dedi: “Yahudilerin avam
tabakasının kendi âlimlerinden işittikleri dışında Kitab’ı (Tevrat’ı) öğrenmek için başka
bir yolları olmamasına rağmen nasıl Yüce Allah onları âlimlerini taklit ettikleri /
onlara uydukları ve onların sözlerini kabul ettikleri için kınamıştır? Acaba Yahudilerin
avam tabakası da bizim âlimlerimizi taklit eden / onlara uyan avam tabakamız gibi
değiller miydi? Eğer onlara kendi âlimlerinden ilim almak caiz değildiyse, bunlara da
caiz olmaz…

” İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle dedi: “Yahudilerin avam tabakası, kendi
âlimlerinin açıkça yalan konuştuklarını, haram ve rüşvet yediklerini ve yağcılık için
Allah’ın ahkâmını olması gerekli olan durumundan çıkardıklarını biliyorlardı. Onların
büyük bir bağnazlık içinde olduklarını… tarafını tuttukları kişilere başkalarının mallarını
verdiklerini ve onlar için karşı tarafa zulmettiklerini biliyorlardı… Avam halk,
kendi kalplerinde yer alan bilinç gereği, bu işleri yapan kimselerin fasık olduğunu ve
Allah hakkında dedikleri şeyler hususunda sözlerinin tasdik edilmeyeceğini ve Allah
ile kullar arasında aracı olamayacaklarını biliyorlardı.

Bu yüzden Allah onları, ne olduklarını
bildikleri bu gibi kimselere uydukları / taklit ettikleri için kınamıştır. Oysaki
bunların söylediklerini kabul etmenin caiz olmadığını biliyorlardı… Bizim avam tabakamız
da, eğer âlimlerinde açık fasıklık ve şiddetli bağnazlık, dünya metâı ve haramları
üzerinde birbirleriyle didişme, bağnaz davranarak karşı tarafı ezdirme, aşağılanmayı
hak etseler de kendi adamlarına değer verme gibi durumlar görürlerse, o zaman bu gibilerini
taklit eden kimseler de, Allah’ın taklitleri yüzünden kınadığı Yahudilerin avam
tabakası gibi olurlar. Ama nefsini koruyan, dinini muhafaza eden, heva ve heveslerine
muhalefet eden Mevla’sının emrine itaatkâr olan fakihlere gelince; işte avam kimseler,
bu gibi fakihleri taklit etmelidirler. Bu vasıflar sadece Şia’nın bazı fakihlerinde olur,
tüm fakihler böyle olmazlar…” (bk. Tefsir-i İmam Hasan Askerî)

Bilgisiz insanın bilene, uzman olmayanın uzmana müracaat etmesi temeline dayalı
olan Ehl-i Beyt mektebindeki hayatta olan bir müçtehidi taklit (bir müçtehidi uymak
onun fetvalarına bağlılık) ilkesinin, başvurulacak kişinin din alanında içtihat derecesinde
mütehassıs olmasıyla birlikte dünyaya düşkün olmamak, adil olmak, Ehl-i Beyt
mektebine bağlı olmak ve hayatta olmak gibi diğer bir takım şartları bulunmaktadır ki,
bu şartlardan bazıları işte bu hadiste açıklanmıştır. Doğrudan Masum’dan ilim almak
mümkün olmadığı zaman, ancak bu gibi kişilerden Allah’ın dinini öğrenmek gerekir.

12- (S. 2, A. 81) Suçun insanı kuşatması, onun şahsiyetini etkilemesi ve kalbindeki
iman nurunu giderek söndürmesi ile olabilir. Böyle biri ise, cehennemde ebedi kalmayı
hak eder. Buradan kötü iş ve günahın insanın ruhunu etkileyip onun imanını yok edeceği,
yani kötü iş sahibinin temiz kalbe sahip olarak kalamayacağı anlaşılır. Şeyh Saduk,
senedi sahih olan bir hadiste, İmam Musa Kâzım (a.s)’dan şöyle nakleder: “Cehennem
ateşinde sadece kâfirler, inkârcılar, dalalette olanlar (sapmışlar) ve şirk koşanlar ebedi
kalır.” (bk. Muhammed b. Ali b. Babeveyh es-Saduk, et-Tevhid Kum: Camiatu’l-Muderrisin
yayınları, Hicri 1398, s. 407)

13- (S. 2, A. 87) Ruhu’l-Kudüs’ten maksadın ne olduğu hakkında değişik görüşler
bulunmaktadır. Bazıları, ondan maksadın Cebrail olduğu; bazıları, maksadın ölülerin
dirilmesine vesile olan Allah’ın ism-i a’zamı olduğu; bazıları ise, ondan maksadın İncil
olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ancak Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerde Ruhu’l-
Kudüs’ün peygamberlere ve masum imamlara verilen özel bir ruh olduğu açıklanmıştır.
Bu ruhta değişiklik, uyku ve gaflet söz konusu değildir. Bununla masumlar, ilahî
ilimlere vâkıf olurlar. Örneğin bir hadiste Cabir, İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle
nakleder:

“İmam’ın ilmi hakkında sordum. İmam şöyle dedi: Peygamberler ve vasilerde
beş ruh vardır: Ruhu’l-Kudüs, iman ruhu, hayat ruhu, güç ruhu ve şehvet ruhu.
Onlar, Ruhu’l-Kudüs’le arşın altından yerin altına kadar her şeyi bilirler. Sonra şöyle
dedi: O dört ruh değişime uğrar, ama Ruhu’l-Kudüs değişime uğramaz; o ne eğlenceye
dalar, ne de oynamaya meyleder. (bk. et-Tefsiru’s-Safi, el-Kâfî’den naklen) Bu tür hadislerden
anlaşılıyor ki Ruhu’l-Kudüs, peygamberler ve masum imamlarda, onların gayb
âlemiyle sürekli bağını sağlayan kutsî bir özelliktir. Bu özellik, onların normal insanlarda
bulunmayan bir donanıma sahip olmalarını sağlamaktadır. (bk. el-Huveyzi, Nuru’s14

Sekalayn Tefsiri, Kum: İsmailiyan Yayınevi, Hicri 1412; Molla Fethullah Kaşani, Menhecu’s-
Sadıkîn Tefsiri Tahran: İlmi,1957; Muhammed b. Hasan et-Tusi, et-Tibyan Tefsiri, Beyrut: Daru
İhyai’t-Turas; Muhammed b. Yakub el-Kuleyni, Usul-i Kâfî, Tahran: Daru’l-Kutubi’l-İslami,
1984 c. 1, s. 272.)

14- (S. 2, A. 88) Bazı Kur’ân mütercimleri, ayette geçen “gulf” kelimesinin asıl
anlamında kullanıldığını iddia etmişlerdir. Çoğulu “eglaf” olan bu kelime, sözcük anlamı
itibarıyla sünnet olmamış kişiye denir. Onlara göre bu, Yahudilere ait bir deyimdir.
Hatta mevcut Kitab-ı Mukaddes’ten bu konuda örnekler vererek Yahudi deyimlerinde
kalplerin, sünnetli kalpler ve sünnet olmamış kalpler olarak iki sınıfa ayrıldığını söylemişlerdir.
Buna göre ayetin anlamı şöyledir: “Kalplerimiz sünnet olmamıştır.” Ama biz
bu deyimi Türkçe’de ifade etmek için, “Kalplerimiz kılıf içindedir.” ibaresini kullanmayı
tercih ettik. (bk. Tercüman-i Vahy, sayı 9 ve 10, Seyyid Ali Quli Qarai’nin konuyla ilgili
makalesi, Kum: Tercüman-ı Vahy Merkezi)

15- (S. 2, A. 121) İmam Cafer Sadık (a.s)’dan bu ayet hakkında şöyle dediği
nakledilmiştir: “Onlar, ayetleri ağır ağır okurlar ve onu hakkınca öğrenirler; hükümlerine
göre amel ederler; vaatlerine kavuşmayı ümit ederler; ikazlarından korkarlar;
emirlerini yerine getirir ve yasaklarından sakınırlar. Allah’a yemin olsun ki hakkınca
tilavet; Kur’ân’ın ayetlerini ezberlemek, yazılarını okumak ve surelerini tilavet etmek
ve hiziplerini ders almak değildir. Onlar (Emeviler ve onlara uyanlar), Kur’ân’ın
harflerini bellediler, ama hadlerini zayi ettiler. Hakkınca tilavet; ayetler üzerinde
düşünmek ve hükümlerine göre amel etmektir. Allah Teala buyuruyor ki: “Bu, kutlu
bir kitaptır; onu sana, ayetlerini hakkıyla düşünsünler diye indirdik.” (bk. Mecmuatu’l-
Verram, c.2, s.236.)

16- (S. 1, A. 124) Hz. İbrahim (as)’ın ismi, Kur’ân-ı Kerim’de 69 yerde geçer ve
25 surede kendisinden söz edilir. Hz. İbrahim’in imtihan edildiği bu kelimeler ayetler
ve hadisler ışığında öncelikle oğlu İsmail’ı Allah yolunda kurban etmekle görevlendirilmesi,
Muhammed ve Ehl-i Beyti’nin yüce makamlarını bilip kabul etmesi, kavmini
hakka çağırmada direnişi, ateşe atılmaya sabretmesi, Allah için putçuluktan el çekmeyen
kavmiyle ilişki ve bağlarını koparması, hanımının kötü huyuna karşı sabretmesi,
eşsiz cömertliği, Allah’ın emriyle ailesini kuru bir çölde yalnız bırakıp ayrılması vb.
büyük işlerdir. (bk. Mecmau’l-Beyan ve el-Burhan Tefsirleri.)

Ulü’l-azm bir peygamber olan Hz. İbrahim’in, Allah’tan ömrünün ilk ve son döneminde
zalim olan veya ömrünün ilk döneminde iyi ve son döneminde zalim olan
kimse için imamet makamını istemesi düşünülemez. Buna göre geriye Hz. İbrahim’in
duasına giren iki şık kalır; yani tüm ömrü boyu zulümden uzak duran kimse ile ömrünün
ilk dönemi zulme bulaşıp sonradan iyi olan kimse. Hz. İbrahim (a.s) soyundan bu
iki gruba ilahî bir makam olan imamet makamının verilmesini dilemiş ve Yüce Allah,

“Benim ahdim, yani imamet makamı zalimlere erişmez.” buyurarak İbrahim’in duasına
giren şıklardan ikincisini, yani önceden zalim olup sonradan iyi olanları da çıkararak
yalnız tüm ömrü boyu zulme bulaşmamış kimseler hakkında bu duasının kabul olduğunu
açıklamıştır. Buna göre imamet makamı, ömrünün bir döneminde puta tapmış olan
kimseye erişmez; çünkü puta tapmak, en büyük zulüm olduğundan, bu suçu işleyen
kimse, ayette geçen zalimler grubuna girer ve böyle birisi ilahî ahdi taşıma ehliyetini
yitirmiş olur. Ayrıca, bu ayetten imametin ilahî bir ahit olduğu gerçeği de anlaşılmaktadır.
Yani imamet, insanlar tarafından seçim veya başka bir yolla verilebilecek veya
birinden alınabilecek bir makam değildir. İmamet, Allah’ın dilediği kimseye verdiği
ilahî bir makamdır. (bk. el-Mizan Tefsiri.)

17- (S. 2, A. 127) Mekke çölü, tabiî şartlar açısından değerlendirildiğinde orada
yapılan her türlü imar ve bayındırlık çabasının bir sonuç vermeyeceği, o çölde yapılan
her girişimin boşuna ve yok olmaya mahkûm bir girişim olduğu anlaşılır. Ama buna
rağmen, Allah katında kabul olan ve sonuçta ilahî iradeyle desteklenen bir çaba boşa
gitmeyeceğine göre, Hz. İbrahim ve İsmail’in, Beyt’i yeniden imar etme yolundaki
çabaları, insanlık tarihinde kalıcı bir çaba olmuş ve sonuçları tüm dünyayı etkilemiş
ve etkilemektedir. Bu bağlamda akla gelen soru şudur ki: Bu çabayı bu derece Allah
katında makbul kılan özellik ne idi? Ayette dikkat edildiğinde bu özelliğin, bu işin tam
bir ihlas ile yapılmış olması olduğu ortaya çıkıyor. Hz. İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin
duvarlarını yükseltirken Allah’ın rızası dışında hiçbir hedef taşımıyorlardı ve bunu:

“Şüphesiz, sen hakkıyla (duamızı) işitensin ve hakkıyla (niyetlerimizi) bilensin.” diyerek
ifade etmişlerdir. Böylece Hz. İbrahim ve oğlunun ihlası, işlerinin Allah katında
kabul olmasına ve işin Allah katında kabul olması da, onun sonsuz bereket kaynağı
olmasına sebep olmuştur. Aynı gerçeği, Hz. Meryem’in annesinin karnındaki çocuğunu
Allah yolunda adak kıldığını açıklayan ayetlerden de anlamak mümkündür. (bk. Âl-i
İmrân Sûresi: 35)

18- (S. 2, A. 143) Ayetin iniş sebebini açıklayan rivayetlere göre, “Allah, imanınızı
zayi edecek değildir.” ibaresinden maksat, kıblenin Kâbe’ye doğru değiştirilmesi emri
gelmeden önce Müslümanların Beytu’l-Makdis’e doğru kılmış oldukları namazlardır.
Yani, bu namazlar o dönemdeki ilahî emre itaat gereği yapıldığından, Allah katında
kabul edilmiştir ve kıblenin değiştirilmesine dair emir, o namazların değersiz olduğunu
ve mükâfatsız kalacağını ifade etmez. Rivayete göre, İmam Sadık (a.s)’a, “İman, amelle
beraber olan ikrar mıdır, yoksa amelsiz dille ikrar mıdır?” diye sorduklarında şöyle
buyurdu: “İmanın tümü amelden ibarettir; dille ikrar ise, o amelin bir parçasıdır.” Daha
sonra bu gerçeğin Kur’ân’da açıklandığını beyan ederek şöyle buyurdu: “Peygamber,
Beytu’l-Makdis’ten Kâbe’ye yönelince Müslümanlar Peygamber’e, “Önceden Beytu’l-
Makdis’e doğru kıldığımız namazlarımız ve Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldıktan
sonra ölüp giden yakınlarımız hakkında ne diyorsun?” dediler. Bunun üzerine Allah

Teala, “Allah, imanınızı zayi edecek değildir.” ayetini indirdi. Böylece namazı, iman
olarak adlandırdı. Kim azalarını koruyarak Allah’ın onlara farz kıldığı görevleri hakkınca
yerine getirirse, Allah’ın huzuruna imanı kâmil ve cennetlik olarak çıkar. Kim
de bu azalarından biriyle hıyanet eder veya Allah’ın koyduğu emirleri çiğnerse, imanı
eksik olarak Allah’ın huzuruna çıkar.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

19- (S. 2, A. 154) Yunus b. Zebyan nakleder ki: İmam Cafer Sadık (a.s) bana,
“Halk, müminlerin ruhları hakkında ne söylüyor?” diye sordu. “Onların ruhları arşın
altında yer alan kandillerdeki yeşil kuşların taşlığındadır.” diyorlar, dedim. İmam şöyle
buyurdu: “Suphanallah! Müminin Allah katındaki değeri, onu bir kuşun taşlığına yerleştirmekten
daha fazladır. Ey Yunus! Ölüm zamanı gelince, Muhammed, Ali, Fatıma,
Hasan, Hüseyin ve mukarreb melekler -Allah’ın selamı onlara olsun- gelirler. Allah
müminlerin canlarını alınca, onları dünyadaki vücutlarına benzer bir kalıba yerleştirir.

Onlar yerler, içerler ve yeni gelen biri onlara katıldığında onları dünyadaki şekillerinde
görerek tanırlar.” (bk. el-Kâfî, c.3, s.245.)

20- (S. 2, A. 171) Mecmau’l-Beyan tefsirinde nakledildiğine göre, İmam Muhammed
Bâkır (a.s), bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Yani, senin imana
davetin karşısında kâfirlerin durumu, kendilerine haykıran kimsenin sesini duyan, ama
ondan bir şey anlayamayan hayvanların durumuna benzer.” Buna göre ayetteki örnekte
kâfirler, duydukları seslerden bir şey anlamayan hayvanlara ve hak yoluna davet eden
de, onları çağıran kimseye benzetilmiştir.

21- (S. 2, A. 173) Ayette geçen: غير باغ ولا عاد ibaresi hakkında üç ihtimal zikredilmiştir:
-1 غير باغ لتناول لذة ولا عاد اي متجاوز سد الجوعة
Zevk peşinde olmamak ve açlığı giderme sınırını aşmamak üzere (çaresiz kalanın
bunları yemesinin bir günahı olmaz). Bu görüş Hasan, Katade ve Mucahid’den nakledilmiştir.
(bk. Ragıb-ı İsfahanî, “ada” maddesi.)
-2 غير باغ في الافراط ولا عاد فى التقصير
Aşırı gitmeyerek ve günah işlemeyerek. Bu görüş Zeccac’dan nakledilir.
-3 غير باغ علی امام المسلمين ولا عاد بالمعصية طريق المحقين
Müslümanların İmamı’na karşı bayrak açmayarak ve günah işlemek suretiyle hak
yoldan sapmayarak. Bu mana, Ehl-i Beyt İmamları’ndan İmam Muhammed Bâkır ile
İmam Cafer Sadık (a.s)’dan ve Mucahid’den nakledilmiştir. (bk. Mecmau’l-Beyan ve et-
Tefsiru’s-Safi.)

22- (S. 2, A. 177) Ayette geçen ‘ala hubbihi’ ( على حبه )’de yer alan zamirin mercii
hakkında üç ihtimal zikredilmiştir: 1. Bu zamir, Allah’a racidir. Bu ihtimali Şeyh
Tusî et-Tibyan Tefsiri’nde tercih etmiştir. Biz de meâlde bu ihtimali esas aldık. 2. Bu
zamir, mala racidir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: “Malı sevmelerine (ve ona
ihtiyaç duymalarına) rağmen onu yakınlara… verirler.” Bu görüş İbn Mesud’dan ri
vayet edilmiştir. 3. Bu zamir, ‘âtâ’ fiilinden anlaşılan “ityan” ( إتيان ) mastarına racidir.

Buna göre anlam şöyle olur: “Malı Allah yolunda harcamayı severek, yakınlara …
verirler.” (bk. et-Tibyan.)

23- (S. 2, A. 181) Bu ayetten anlaşılıyor ki, ölünün vasisi veya mirasçısı, vasiyeti
değiştirirse, bundan dolayı vasiyet eden günah işlemiş sayılmaz ve vasiyet edenin
mükâfatı da azalmaz. Çünkü hiçbir kimse, bir başkasının yaptığı işten dolayı sorumlu
tutulmaz. Buna göre, bir kimse kendi malından borcunun ödenmesini vasiyet eder de
mirasçı o borcu ödemezse, bu borçtan dolayı o ölü kabirde veya kıyamet günü sorumlu
tutulmaz.

24- (S. 2, A. 182) Bu ayetin zahiri anlamı, önceki ayette yer alan hükme ilişkin bir
istisna şeklindedir. Yani vasiyeti değiştirmek günahtır; ancak vasiyet eden kişi haksız
vasiyette bulunursa, o zaman vasi, veli veya yönetici vasiyetin batıl yönlerini değiştirebilir.
Çünkü haram olan, hakkı değiştirip batıla çevirmektir; ama batılı değiştirip hakka
çevirmek haram değildir. Örneğin, malının üçte birinden fazlasını bir hayır iş için veya
mirasçılardan biri için vasiyet ederse, vasiyeti yalnız üçte bir miktarında geçerli olur;
üçte birden fazlasında geçerli olmaz. Çünkü ölüm emarelerini gördükten sonra vasiyet,
ancak üçte bir miktarında geçerli sayılır. Aynı şekilde malının haram olan bir işte
harcanmasını vasiyet ederse, yine bu vasiyet geçersiz sayılır. Ayet, birçok müfessirce
böyle açıklanmıştır. Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen hadisler de bu manayı teyit
etmektedir. Ancak bazı müfessirler tarafından ayetin anlamı hakkında ikinci bir ihtimal
de zikredilmiştir. Bu ihtimale göre ayetin anlamı şöyledir: Genelde insan ölüm alametlerini
kendinde görmeye başladığında müminlerin huzurunda vasiyet etmek ister.

İşte bu vasiyet esnasında haksız yere mirasçılardan bazılarına meylederek diğerlerine
bir hak tanımazsa veya haram olan bir iş için malının harcanmasını vasiyet ederse, o
zaman müminlerin duruma müdahale ederek vasiyet edeni uyarıp onunla mirasçıların
arasını bulmalarında bir sakınca yoktur. (bk. Muhammed Cevad Meğniye, el-Kaşif ve
Tabersî, Mecmau’l-Beyan.)

25- (S. 2, A. 184) Bu ayet-i kerimeye göre Ramazan ayında bir kimse yolculukta
bulunur veya hasta olursa, orucunu yemesi ve sonra kaza etmesi gerekir. Ehl-i Beyt
İmamları’ndan nakledilen birçok hadis de bunu açıklamaktadır. Hatta Şia ve Ehl-i Sünnet
kaynaklarında nakledilen birtakım hadislerde Ramazan ayında yolculuk esnasında
orucunu tutan, yolcu olmayıp da orucunu yiyen kimse gibi sayılmıştır. İmam Muhammed
Bâkır (a.s)’dan nakledilmiştir ki: “Resulullah (s.a.a) namazını seferî kıldığında
(yolculuk esnasında) oruçlarını tutmaya devam edenleri asiler olarak adlandırmıştır.”
Hadisin devamında İmam (a.s) buyurmuştur ki: “Biz, bu kimselerin çocuklarını ve
çocuklarının çocuklarını günümüze kadar tanıyoruz.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi ve el-Kâfî,
c.4, s.127-128.)

26- (S. 2, A. 189) Berkî, el-Mehasin adlı eserinde İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan
şöyle nakleder: “Evlere kapılarından girin.” ayetinden maksat, her işi kendi yoluyla
yapmaktır.” Burada şu noktayı hatırlatmak yerinde olur ki, din hükümleriyle ilgili bilgiyi
Ehl-i Beyt İmamları’ndan almak da bu ilkeye dâhildir. İlahî irade, hak yolunu tanımada,
belirlenen ilahî vasıtalara müracaat etme yönünde tecelli etmiştir.

İmam Sadık (a.s), Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakleder: “Allah Teala dileseydi, kendisini kullarına tanıttırabilirdi.
Ancak O, bizi (Ehl-i Beyt’i) kendi kapıları ve O’na giden yolu kılmıştır…
İnsanların sarıldıkları kimseler bizimle eşit değillerdir. İnsanlar, birbirine karışmış bulanık
çeşmelere gidiyorlar. Oysa bize gelenler, Rabbinin izniyle sürekli akan ve asla
bitmeyen berrak ve arı duru çeşmelere gelmişlerdir.” (bk. el-Kâfî, c.1, s.181)

Ehl-i Beyt İmamları, Peygamber (s.a.a)’in ilim şehrinin kapılarıdırlar. Resulullah (s.a.a)’in, “Ben
ilmin şehri, Ali de onun kapısıdır. Şehre yalnız kapısından gelinmelidir.” diye buyurduğu
nakledilmiştir. Yine el-İhticac’da Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Allah, ilmi
taşımak için belli kişiler yaratmış ve evlere kapılarından girin buyurarak onlara uymayı
farz kılmıştır. Bu evler, peygamberlere emanet olarak verilen ilimdir. Bu evlerin kapıları
da, Peygamberlerin vasilerinin evleridir.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

27- (S. 2, A. 253) Allah’ın kelamından (konuşmasından) maksat, Allah’ın bir kimsenin
duyacağı şekilde bir yerde veya bir şeyde ses yaratmasıdır. “Oraya gelince o
kutlu yerde vadinin sağ tarafından, o ağaçtan şöyle bir çağrı (nida) geldi: Ey Musa!
Kuşkusuz ben, âlemlerin Rabbi Allah’ım.” (Kasas: 30) ayetinde de Allah’ın Hz. Musa
ile konuşmasının bir ağaçta ses yaratması şeklinde olduğu açıklanmıştır. Buna göre,
Allah’ın kelamı da onun diğer yaratıkları gibi bir yaratıktır, yani hâdistir. Ehl-i Beyt
İmamları’ndan (a.s) gelen sahih hadisler de bu gerçeği açıklamıştır.

(bk. el-Mizan Tefsiri,c.2 s.324)

Ancak bazı kelamî akımlar, bilinen konuşma ve kelamın dışında, “nefsî
kelam” diye başka bir kelamın olduğunu, bunun Allah tarafından yaratılmadığını, buna
dayanarak da Kur’ân’ın kadim olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ehl-i Beyt İmamları (a.s),
bu görüşü reddederek ilahî kelamın kadim değil, hâdis olduğunu (sonradan yaratıldığını)
ve “mütekellim” sıfatının zatî sıfatlardan değil, fiilî sıfatlardan olduğunu açıklamışlardır.
Ehl-i Beyt İmamları (a.s), bu gerçeği ifadenin yanı sıra, bu konuyu bazı zalim
halifelerin döneminde olduğu gibi ihtilaf unsuru yapıp birbirinin tekfirine hükmetmeyi
şiddetle nehyetmişlerdir.

Bu ayetten anlaşılıyor ki, hak dine mensup bir topluluğun, apaçık mucizeleri görmelerinden
sonra, yine doğru yoldan sapmaları mümkündür. Cemel Savaşı’nda, “Aynı
dine mensup olmamıza rağmen niçin bu grupla savaşıyoruz?” diye soran bir kişiye, Ali
(a.s) bu ayeti delil göstermiştir. (bk. Tabersî, el-İhticac, c.1, s.248)

28- (S. 2, A. 254) Şefaat; arabuluculuk anlamındadır.
Şefaatin Allah’ın izniyle gerçekleşeceğini açıklayan Bakara: 255, Yûnus: 3, Meryem: 87, Tâhâ: 109, Enbiya: 28, Sebe’: 23 ve Necm: 26 ayetleri ışığında, bu ve benzeri
ayetlerin imanî değerlere dayanmayan, şahsî ilişki ve dostluklardan kaynaklanan
dünyevî anlamda bir şefaatin (arabuluculuğun) ahirette olmadığını ifade ettiği açıklık
kazanır. Buna göre, şefaati mutlak olarak nefyeden bu gibi ayetleri, şefaatin Allah’ın izniyle
gerçekleşeceğini açıklayan ayetler ışığında ele aldığımızda dünyevî anlamda bir
şefaatin ahirette olmadığı anlaşılır. Şefaat, yalnız iman ile dünyadan ayrılan kimselere
mahsustur; kâfirler için geçerli değildir. Şefaatin, bilgisizlik yüzünden küfürde kalan
ve bu bilgisizliği ihmalkârlığa değil de imkânsızlığa ve yetersizliğe dayanan kimseler
hakkında olabileceği ise ihtilaflı bir konudur.

29- (S. 2, A. 255) İmam Rıza (a.s)’dan nakledildiğine göre, ayetten kastedilen anlam
şudur: “Allah Teala, önceden gerçekleşmiş olan her şeyi bildiği gibi, şimdiye kadar
gerçekleşmemiş (sonradan vuku bulacak olan) her şeyi de bilir. (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

Bu ayet, “kürsi” kelimesini içerdiği için Ayete’l-Kürsi olarak anılır. Bazı hadislerde
Kur’ân’ın zirvesi olarak tanıtılan bu ayeti okumak için birçok fazilet zikredilmiştir.

Emîrü’l-Müminin Hz. Ali’den şöyle nakledilmiştir: “Peygamber’in minberde şöyle dediğini
duydum: Kim günlük farz namazlardan sonra Ayete’l-Kursi’yi okursa, onunla
cennet arasındaki mesafe ve engel sadece ölüm olur ve ancak sıddık ve abid kimse bu
ayeti namazdan sonra sürekli okumaya özen gösterir.” Hadislerden anlaşılan şu ki, bu
ayeti okumanın insanın manevî ve maddî hayatında, dünya ve ahiretinde sayısız fayda
ve etkileri vardır, özellikle insanın çeşitli belalardan korunmasına sebep olur. Elbette

Ehl-i Beyt mektebi âlimleri arasında yaygın olan görüşe göre, leyletut’defn namazı gibi
bazı mustehap amellerde Ayete’l-Kürsi, “hum fiha halidun”a kadar yani, yani 255’den
257. ayetin sonuna kadar okunmalıdır. (bk. el-Kâfî, c.2 s.621 ve Mecmau’l-Beyan Tefsiri,
el-Urvetu’l-Vuska, c. 3 s. 401)

Birçok hadisten anlaşıldığı üzere, “Kürsi” bu evrenden daha kapsamlı gaybî bir
varlıktır (âlemdir), bu maddî âlemdeki her şeyin bilgisi orada mevcuttur ve bu âlemle
ilgili işlerin tedbiri, düzeni orada gerçekleşir. Arş ise, Kürsi’yi de kapsayan Kürsi’den
daha üstün gaybî bir varlıktır. Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Ey Ebuzer! Yedi kat gök, Kürsi’ye göre bir çöle atılmış bir halka gibidir. Arşın da
Kürsi’ye üstünlüğü, o çölün o halkaya olan üstünlüğü gibidir.” (bk. el-Hisal, s.524 ve
et-Tevhid, s.108 ve 322.)

30- (S. 2, A. 256) “Dinde zorlama yoktur.” cümlesinden maksadın ne olduğu hakkında
farklı açıklamalar ortaya konmuştur. Bazılarına göre, dinde zorlama olmamasından
maksat, Allah’ın din işini zorlama üzerine kurmamış olmasıdır. (bk. eş-Şübber
Tefsiri) Bazıları ise, bu ayetin dini kabul etme ve benimsemenin zorlamayla gerçekleşmeyeceği
gerçeğini bildirdiğini söylemişlerdir. Çünkü zor kullanılarak insanların davranış
ve tutumlarında değişiklik meydana getirmek mümkün olsa da, kalplerde bir şeye
sevgi ve bağlılığı yerleştirmek mümkün olmaz. (bk. el-Mizan ve Mecmau’l-Beyan Tefsirleri)

Ayet ile ilgili başka ihtimaller de şöyledir: 1. “Savaştan sonra Müslüman olan birisine,
İslam’ı zorla kabul etmiştir,” demeyin. 2. Ayet kitap ehli hakkındadır ve şu hükmü
bildirmek istiyor: “Onlar cizye vermeyi kabul ettikleri takdirde onları İslam’ı kabul
etmeğe zorlamayın.” 3. Maksat bütün kafirlerdir; ancak sonradan inen savaş ve cihat
ayetleri bu ayetteki hükmü neshetmiştir (kaldırmıştır.)

4. Ayetten maksat Ensar’dan olan belli bir gruptur. Bu görüş çerçevesinde ayetin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet nakledilmiştir. Bu rivayetlerden birine göre Ensar’dan olan bir Müslüman kendi zenci
kölesini İslam’ı kabul etmek hususunda baskı altına alarak onu bu işe zorluyordu. Bu
olay üzerine bu ayet inmiştir. (bk. Mecmau’l-Beyan ve el-Mizan Tefsirleri. Şeyh Ebu’l-Futuh
Razi, Tefsir-i Razi, el-Keşşaf Tefsiri, Nasir Mekarim, Numune Tefsiri)

Ayette geçen “tağut” kelimesi ile ilgili açıklama: Aslı teğeyut veya teyeğut olan bu
kelime, haddi aşma ve taşkınlık anlamına gelen tuğyan kökünden türemiştir. Şeytana,
büyücüye, puta ve sapıklıkta baş olan herkese, Allah’a ibadete etmeye engel olan ve
O’ndan başka tapılan her şeye tağut denir. (bk. Molla Salih Mazenderanî, Şerh-i Usul-i
Kâfî, c.9, s.345.) Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen hadislerde, hükümdarlık ve yargı makamını
haksız yere işgal eden kimseler için de bu tabir kullanılmıştır.

31- (S. 2, A. 258) Birçok hadiste belirtildiği üzere, Hz. İbrahim’le tartışan kişi
Nemrut’tur (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri.) O, insanlık tarihinde böbürlenerek kendini Rab
ilan eden ilk kişidir. Bu tartışmada Hz. İbrahim’in: “Allah güneşi doğudan getirir; sen
onu batıdan getir.” sözünün karşısında Nemrut’un tutulup kalması şöyle açıklanabilir:
Hz. İbrahim her şeyi yaratan ve düzene koyan Allah’ın var olduğunu ve Nemrut’un Rab
olmadığını bildirirken, Nemrut kendisinin Rab olduğunu iddia ediyordu. Nemrut bu
iddiası gereği, evrende Rabbe isnat edilen her işi yapabilmesi gerekirdi.

Nemrut, Hz. İbrahim’in “Rabbim, dirilten ve öldürendir.” sözü karşısında mugalata (demagoji) yaparak
idamlık birisini serbest bırakıp, diğerini öldürerek kendisinin de öldürüp dirilttiğini
iddia etmeye kalkışmışsa da, Hz. İbrahim’in Rabbe ait diğer bir işi istemesi karşısında
tutulup kalmıştır. O, Hz. İbrahim’e, “Bu dediğin işi sen yap.” diyemezdi. Zira Hz. İbrahim,
kendisinin Rab olduğunu iddia etmemişti.

32- (S. 2, A. 260) Hz. İbrahim’in bu istekte bulunmasının sebebi, İmam Cafer
Sadık (a.s)’dan nakledilen bir hadiste şöyle açıklanır: “İbrahim (a.s), (denizin kıyısına
düşmüş) bir ölünün etini kara hayvanlarının, deniz hayvanlarının, uçan yırtıcılarının
yediklerini gördü ve Allah’a şöyle dedi: Ey Rabbim! Bu ölünün parçalarını kara, hava
ve deniz hayvanlarının karnından çıkarıp bir araya toplayacağını biliyorum, ancak onu
nasıl dirilteceğini bana göster de ben bunu müşahede edeyim.” (bk. Mecmau’l-Beyan)
Böylece Hz. İbrahim (a.s) delil ve akıl yoluyla bildiği bir şeyi bizzat müşahede ve hatta
kendisinin Allah’ın izni ile diriltme işini üstlenerek görmek ve güven kazanmak istedi.

Yine Ehl-i Beyt’ten (a.s) gelen birçok hadise göre Hz. İbrahim (a.s), kuşları doğrayıp
birbirine karıştırdıktan sonra onları on parçaya bölerek, her parçayı bir dağın üzerine
bıraktı ve gagalarını elinde tutarak adlarıyla o kuşları çağırdı, onlar da hemen dirilip
geldiler. (bk. Nuru’s-Sekaleyn)

33- (S. 2, A. 264) İslamî ahlak kuralı gereği insan, kendisinden bir ricada bulunan
kişinin isteğini yerine getirmeye çalışmalıdır. Hatta eğer o adam bir mümin veya
kişinin baba ve annesi ise, onları istekte bulunmak zorunda bırakmadan ihtiyaç ve
isteklerini yerine getirmelidir. Şayet o istek ve ricayı yerine getirmek kişinin gücünü
aşar ve mümkün olmazsa, iyi bir söz ve güzel bir dua ile özür dilemelidir. Bu arada
“yok, olmaz” gibi yokluk ve olumsuzluk ifade eden kelimeler kullanmak ise, bu güzel
ahlaka uygun düşmez. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyti (a.s), kendilerinden bir rica ve
istekte bulunan kimselerin isteğini karşılamaya çalışırlardı; isteklerini yerine getirmek
mümkün olmadığı takdirde onlara, “Allah sana hayır versin”, “Allah senin sorununu
halletsin”, “Allah sana bol rızk versin” gibi dualarla onları incitmeden geri çevirirlerdi.
Bugün dilimizde olumsuzlamayı ifade etmek için kullanılan “hayır” tabiri de, “Allah
sana hayır versin” duasının kısaltılmışı olarak bu güzel İslamî ahlakın izlerini taşımaktadır.

Ferazdek, İmam Zeynelabidin’i övdüğü meşhur şiirinde şöyle der: “O, ‘lâ (yok)’
dememiştir. Hatta kelime-i şehadette yer alan “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” tabiri
olmasaydı, bu kelimeyi (yok demeyi) ondan duymak mümkün olmazdı.” İşte tüm bunlar,
İslam’a göre insanın taşıdığı keramet ve onuru simgelemektedir.

34- (S. 2, A. 274) el-Burhan Tefsiri’nde (c.1, s.551) Ebu İshak’tan şöyle nakledilmiştir:
“Hz. Ali (a.s)’ın yalnız dört dirhemi vardı; bir dirhemini gece ve bir dirhemini
gündüz, bir dirhemini gizli ve bir dirhemini açık olarak Allah yolunda harcadı. Bu olay
Peygamber (s.a.a)’e ulaştığında, ‘Seni bu işe sevk eden ne idi?’ diye sordu. Hz. Ali (a.s),
‘Allah’ın mükâfat vaadini, kendi hakkımda gerçekleştirmek.’ dedi. Bunun üzerine Allah
Teala şu ayeti indirdi: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak (Allah yolunda)
harcayanlar…” Tabersî, Mecmau’l-Beyan’da İbn Abbas’tan naklen (c.1, s.338) bu ayetin
Hz. Ali hakkında nazil olduğunu bildirmiştir. Daha sonra bunun İmam Muhammed
Bâkır (a.s) ve Cafer Sadık (a.s)’dan da rivayet edildiğini belirtmiştir. Bu manayı ifade
eden bir rivayeti de, Şeyh Müfid (r.a) el-İhtisas’ta ve Saduk (r.a) Uyun-u Ahbari’r-Rıza’da nakletmişlerdir.

el-Burhan Tefsiri’nde, Ehl-i Sünnet kaynaklarında da bu anlamı ifade eden birçok
hadis nakledildiği belirtilerek Muvaffak b. Ahmed, İbn Meğazilî, Sa’lebî ve diğerlerinin
İbn Abbas ve diğer raviler yoluyla aynı manayı içeren hadisler naklettikleri zikredilmiştir.
Şeyh Saduk, Men La Yahzuruhu’l-Fakih adlı kitabında bu ayetin mücahitlerin kendi
bineklerine yaptıkları harcamalar hakkında ve bir rivayete göre de Hz. Ali’nin (a.s)
yaptığı infaklar hakkında nazil olduğunu naklettikten sonra şöyle der: “Ayet, bir şey

hakkında nazil oldu mu aynı mecrada olan her şey hakkında da nazil olmuş sayılır.
Bize göre bu ayet, Hz. Ali hakkında nazil olmakla beraber mücahitlerin atlarına yaptıkları
harcamalar vb. şeylerde de geçerlidir.” (Daha geniş bilgi için bk. el-Mizan ve ed-
Dürrü’l-Mensur Tefsirleri)

35- (S. 2, A. 279) Rivayete göre İmam Cafer Sadık (a.s) bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“Allah katında bir dirhem riba yemenin günahı, kişinin mahremiyle yetmiş
kere zina etmesinin günahından daha ağırdır.” et-Tehzib ve el-Fakih kitaplarında
Emîrü’l-Müminin (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.a) ribaya, onu yiyene,
verene, alana, yazana ve ona şahitlik edene lanet etti.” (bk. el-Kâfî, el-Fakih, et-
Tehzib ve es-Safî)

36- (S. 2, A. 284) İnanç konularıyla ilgili insanın içinde oluşan vesveselerin, inancı
sarsarak şüphecilik veya muhalif inançları benimseme aşamasına varmadığı sürece bir
günahı yoktur. Amel ve davranışlarla ilgili olan kötü düşünceler de pratiğe dökülmedikleri
takdirde böyledirler. Elbette bu ilahî bir lütuf ve ihsandır, yoksa kişinin bu kötü
düşüncelerden dolayı sorgulamayı hak etmediği için değildir. Nitekim İmam Cafer Sadık
(a.s) Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Benim ümmetimden dokuz
şey kaldırıldı: Hata, unutma, bilmedikleri şeyler, güçleri yetmediği şeyler, çaresiz oldukları
şeyler, mecbur kılındıkları şeyler, bir şeyleri uğursuz sayma, yaratılış hakkında vesvese
etme ve eylem ve söylemlerine yansıtmadıkları takdirde çekemezlik.” (bk. el-Kâfî).

Ayette sorgulanacağı bildirilen kötü düşüncelerden maksat, ya vesvese haddini aşan akide ile
ilgili konulardır veya ayet sadece kişinin sorgulamayı hak ettiğini bildirmektedir, ama
bunun gerçekleşeceğine dair kesin bir ifade yoktur. Buna göre diğer deliller ışığında,
yukarıda açıklanan türden olan kötü düşüncelerin affedildiği anlaşılır.

37- (S. 3, A. 7) Mütevatir hadislerden anlaşıldığı üzere, Kur’ân ilimlerine tam olarak
vâkıf olan, onun muhkemini müteşabihinden ayırt eden, müteşabihlerinin tevilini
bilen, Kur’ân’ın zahir ve batınını, nasih ve mensuhunu, mutlak ve mukayyedini ve benzeri
diğer yönlerini tamamıyla bilen, ancak Peygamber (s.a.a) ve masum olan Ehl-i
Beyt İmamları’dır. Diğer insanlar ise, ilim ve amel yönünden onlara bağlılıkları ve
yakınlıkları derecesinde bu feyizden yararlanabilirler. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Biz ilimde sebata erişen kimseleriz ve biz Kur’ân’ın tevilini biliriz.” (el-Kâfî
ve Tefsiru’l-Ayyaşi) İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın kendi döneminde olan meşhur iki

Kur’ân müfessirine hitaben şöyle buyurduğu nakledilir: “İster doğuya gidin, ister batıya;
biz Ehl-i Beyt’in katından çıkan şeylerden başka doğru bir ilim bulamazsınız.”
(el-Kâfî, c.1, s.400.)

38- (S. 3, A. 8) İmam Cafer Sadık (a.s)’den şöyle dediği nakledilmiştir: “‘Rabbimiz!
Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalbimizi eğriliğe kaydırma!’ duasını çok söyleyin
ve kalbinizin eğrilmesinden kendinizi güvende hissetmeyin.”

39- (S. 3, A. 28) Yukarıdaki ayette geçen takiyye kelimesi “veka” kökünden alınmış
ve “korunmak, sakınmak” anlamındadır. Fikıhaki tarife göre “takiyye,” başkasından
gelebilecek zarardan korunmak için, ona hakka uygun olmayan bir söz veya davranışla
uyum sağlamaktır.” (bk. Şeyh Ensarî, Takiyye Risalesi.) Yukarıdaki ayet-i kerime
takiyyenin meşru olduğunu ispatlar. Yine Nahl: 106, Gâfir (Mü’min): 28 ayetleri de
bunu ispatlayan deliller arasındadırlar. Gerçi bu ayetler kâfirlere karşı takiyye konusunda
nazil olmuştur ancak, hiç şüphesiz zalimlere karşı takiyyenin de meşruluğunu
ispatlamaktadır. Çünkü her ikisinde de zalimden gelebilecek bir zarardan korunmak
için kendi inancını gizlemek ölçüsü mevcuttur. Küfürle zulüm arasında bu hususta bir
fark yoktur.

İmam Cafer Sadık (a.s), Hz. Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakleder:
“Takiyyesi olmayanın imanı yoktur.” Yine İmam şöyle buyurmuştur: “Takiyye,
müminin siperidir. Takiyyesi olmayanın imanı yoktur.”

Emîrü’l-Müminin Ali (a.s) yukarıdaki ayete istinaden şöyle buyurmuştur: “Eğer
sana emrettiğim takiyyeyi bırakırsan, o zaman kendi kanının ve kardeşlerinin kanının
heder olmasına sebep olursun, kendine ait nimetler ile kardeşlerine ait nimetleri zevale
maruz bırakırsın ve onları Allah’ın düşmanlarının elinde zelil edersin. Oysa Allah seni
kardeşlerini onurlandırmakla yükümlü kılmıştır.” İmam Muhammed Bâkır (a.s) buyurmuştur
ki: “Takiyye, insanoğlunun çaresiz kaldığı her şeyde geçerlidir;Allah takiyyeyi
ona helal etmiştir.” (bk. el-Kâfî, c.2. ve Vesailu’ş-Şia, c.16)

Ehl-i Beyt mektebi âlimleri arasında takiyyenin meşruluğu hakkında görüş birliği
vardır. Elbette takiyye yapmak, bir başkasının canının tehlikeye düşmesine sebep
olursa meşru sayılmaz ve haram olur. Buna göre bir kişi, kendi canı tehlikede olsa bile
herhangi bir zalimin emri ile bir başkasını öldüremez.

40- (S. 3, A. 31) İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Din, sevgiden başka
nedir?!” Sonra yukarıdaki ayeti okudu. Sevgi, -kullara isnat edildiğinde- bir şeyde bir
kemal ve üstünlüğü idrak ettikten sonra kişinin ona doğru meyletmesine ve ona yakınlaştıracak
şeylere yönelmesine denir. Allah’ın kulunu sevmesi ise, kulundan hoşnutluğu
ve kalbinden perdeleri kaldırması anlamındadır. Kul, gerçek kemalin yalnız Allah
olduğunu ve kendinde veya başkasında gördüğü her kemalin Allah’tan kaynaklandığını,
O’nun var etmesiyle var olduğunu ve sonunda da O’na döneceğini bildiğinde,
sevgisi yalnız Allah için ve Allah yolunda olur. Yani, bu bilinç ve marifeti, muhabbete
sebep olur. Muhabbet oluşunca da Allah’a kulluğun, itaat ve ibadetin insana bir zorluğu
kalmaz. Hatta tüm çaba ve himmetini mahbubunun hoşnutluğunu kazanmak, ona daha
yakın olmak için sarf eder. İşte böyle kimseler hakkında İmam Ali (a.s) buyurmuştur
ki: “Ne mutlu ibadete âşık olup ona sarılana! Artık o, ölümün mü ona doğru geldiğine,
yoksa onun mu ölüme doğru gittiğine aldırış etmez.” Şu da açıktır ki birini seven,
onun sevdiği her şeyi de sever; çünkü sevilenin sevdiği de sevilir. Peygamber ve Ehl-i
Beyti, Allah’ın en sevgili yaratıkları olduklarına göre Allah sevgisi, onları sevmeyi de
gerektirir. (bk. et-Tefsiru’s-Safi)

Bir de şu noktaya işaret etmek gerekir ki: Ayetten anlaşılacağı üzere, Allah sevgisi
iki türlüdür. Biri, bilinçli sevgidir ki, bu sevgiye sahip olan kimse, Peygamber’in ve
onun Ehl-i Beyti’nin Allah’ın yeryüzünde kendisine ulaşmak için vesile kıldığı kimseler
olduğunu bilir ve bunun bir gereği olarak onlara uyar ve bu yolla Allah’ın da
kendisini sevmesini sağlar. Diğeri ise, bilinçsiz sevgidir ki, bu sevgiyi taşıyan kimse,
Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin Allah katındaki yerini bilmez ve onlara uymadan Allah
sevgisini korumaya çalışır. Bu tür sevgi, Allah’ın o kişiyi sevmesine sebep olmaz. Yani,
bilinçsiz sevgi, gerekleri yerine getirilmeyen sevgidir. Allah’ın da o kişiyi sevmesini
beraberinde getirmez. Aynı şey, Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin sevgisi için de söz konusudur.
Eğer bu sevginin gereği olan onlara uymak yerine getirilmezse, bu sevgi,
Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin o kişiyi sevmesine yol açmaz. Bir hadiste İmam Sadık
(a.s) şöyle buyurur: “Kim Allah’ın kendisini sevmesini istiyorsa, Allah’a itaat sayılan
işleri yapsın ve bize uysun. Allah’ın, Peygamberi’ne şöyle dediğini işitmediniz mi: ‘De
ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.’

Allah’a yemin olsun ki, Allah’a itaat eden her kulun itaatine, Allah bize uymayı da
yerleştirir ve Allah’a yemin olsun ki, bize uyan herkesi, Allah mutlaka sever. Allah’a
yemin olsun ki, bize uymayı bırakan herkes, bize düşman olur ve bize düşman olan
herkes, mutlaka Allah’ın emirlerine karşı gelmiş olur ve kim Allah’ın emirlerine karşı
gelerek ölürse, Allah onu aşağılığa uğratır ve yüzüstü cehenneme sokar. Ve hamd,
Âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (bk. el-Kâfî, c.8 14.)

41- (S. 3, A. 34) İmam Sadık (a.s)’dan nakledildiğine göre Muhammed b. Eş’as
el-Kindî -Allah’ın laneti ona olsun- İmam Hüseyin (a.s)’a şöyle dedi: “Ey Fatıma’nın
oğlu Hüseyin! Sen Resulullah’a nispetle diğerlerinde bulunmayan hangi saygınlığa
sahipsin?” İmam Hüseyin (a.s) yukarıdaki ayeti okudu ve sonra şöyle dedi: “Allah’a
yemin ederim ki Muhammed (s.a.a) İbrahim’in soyundandır ve onun öz soyundan olan
hidayet ediciler de Muhammed’in soyundandır.” (bk. Nuru’s-Sakaleyn Tefsiri) Bu ayetten
anlaşılıyor ki, insanların Allah katındaki seçkinliğinde belli pak soylardan olmalarının
önemli bir rolü vardır. Bazı cahillerin bu soylardaki olan özel kabiliyet ve paklıkları göz
ardı ederek Ehl-i Beyt’in aynı soydan olmasında şüphe etmeleri, onların bu gibi Kur’ânî
gerçeklerden ne kadar uzak olduklarını iyice gösterir.

42- (S. 3, A. 49) İbn Sikkit, İmam Ali Naki’ye peygamberlerin çeşitli mucizelerle
gönderilmelerinin sebebini sorduğunda, İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah, Hz.
Musa’yı mebus kıldığı dönemde halk içinde sihir yaygındı. Bu yüzden Allah kendi
katından onların güç ve kudretlerini aşan, onların sihirlerini batıl kılan ve onlara hüccetini
ispatlayan bir mucize gönderdi. Hz. İsa’yı gönderdiğinde halk içinde kötürümler
çoğalmış ve insanların tıbba olan ihtiyacı artmıştı. Bu yüzden Allah onların yanında
benzeri bulunmayan, yani ölüleri dirilten, anadan doğma körleri ve alacalıları iyileştiren
bir mucize gönderdi ve onlara karşı hüccetini tamamladı. Hz. Muhammed (s.a.a)’i
mebus kıldığı dönemde ise hitabet ve güzel konuşmalar -sanıyorum ki İmam şiiri de
dedi- halk içinde egemen idi. Bu yüzden Allah kendi katından öğüt ve hikmetlerinden
onların sözlerini batıl kılacak ve hüccetini onlara ispat edecek bir mucize gönderdi. (bk.
el-Kâfî, c.1, s.25.)

43- (S. 3, A. 52) ‘Havari’ kelimesinin halis beyaz anlamında olan ‘havr’ veya temizlemek,
arındırmak anlamına gelen ‘tahvir’ kökünden geldiği söylenir. Bu yüzden
bazılarınca, Hz. İsa’nın (a.s) bazı ashabına ‘havari’ denilmesinin sebebi, onların elbise
temizleyicisi olmalarıydı. Allame Meclisî şöyle der: “Bazılarına göre, onlara ‘havari’
denilmesinin sebebi, onların elbiselerinin temiz olmasıydı; bazılarına göre de, kalplerinin
temiz ve saf olmasıydı. İmam Rıza (a.s)’dan da bu manayı teyit eden bir hadis
nakledilmiştir. Bazıları da, ‘havari’nin yardımcı anlamında olduğunu ileri sürmüş ve
Havarilerin Hz. İsa’nın yardımcıları olduğunu zikretmişlerdir. Bazılarına göre de, ibadet
sonucu yüzlerinin nurlu olduğundan dolayı onlara bembeyaz, saf anlamına gelen
‘havari’ ismi verilmiştir. (bk. Biharu’l-Envar, c.70, s.11.)

İbn Fazzal diyor ki: İmam Rıza (a.s)’a, “Niçin Havarilere ‘havari’ denildi?” diye
sorulunca İmam, “Halkın nazarında elbiseleri yıkayarak kirden temizledikleri için onlara
‘havari’ denildiği sanılır. Bu hubzun havariy (beyaz ekmek) kökünden alınan bir
isimdir. Ama bize göre Havarilere ‘havari’ denilmesi, onların kendi nefisleri yönünden
arı duru ve diğerlerini de öğüt yoluyla günahlardan temizleyen kişiler olmaları sebebiyledir.”
diye buyurdu (bk. Müstedrek-u Sefineti’l-Bihar, c.2, s.464.)

44- (S. 3, A. 55) ‘Vefat’; bir şeyi tamamıyla almak anlamına gelir. İnsanın inanç,
ahlak ve amel yönünden tüm özellikleri ölürken diğer âleme intikal ettiği için, ölüme
vefat denilmiştir. Kur’ân’da ‘vefat’ kelimesi, sadece ölüm zamanında ruhun bedenden
alınması manasında kullanılmamıştır. Örneğin Zümer Sûresi’nin 42. ayetinde şöyle
denilmiştir: “Allah, ölüm anlarında canları tam olarak alır; ölmeyen canları da uyku
zamanında (alır). Ölüm emrini verdiği kimselerin canlarını tutar; diğerlerini ise belirli
bir süreye kadar gönderir…” (Zümer: 42) Buna göre ayette Hz. İsa’nın vefatından (alınmasından)
ölmesi değil, ruh ve cisim olarak alınıp göklere çıkarılması kastedilmiştir.

Çünkü sahih görüşe göre Hz. İsa şimdi de diridir. Müfessirlerin çoğu da bu görüşü
kabul etmişlerdir. Hz. İsa (a.s)’ın öldürülmediği, ona benzeyen birinin onun yerine
yakalanıp Yahudilerce öldürüldüğü Kur’ân’da şöyle açıklanmıştır: “(Bu cezalandırma,)
‘Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük.’ demelerindendir. Oysa onu
öldürmediler ve asmadılar; sadece bir yanılgıya düştüler. Onun (öldürülmesi) hakkında
ayrılığa düşenler şüphe içindedirler ve bununla ilgili bir bilgileri yoktur; sadece zanna
uymaktalar. Kesin olarak onu öldürmediler.” (Nisa: 157) Sahih ve mütevatir hadisler
uyarınca Hz. Mehdi zuhur edince Hz. İsa gökten inecek ve Hz. Mehdi’nin arkasında
namaz kılacaktır. Buharî, kendi Sahih’inde Peygamber’in (s.a.a) şöyle dediğini nakletmiştir:

“Meryem oğlu İsa’nın gökten indiği ve imamınızın da sizden olduğu o zaman
haliniz nice olur?” (bk. Buharî, c.4, s.205; Camiu’l-Usul, c.11, s.47)

Bazıları da, ayette geçen “seni alacağım (vefat ettireceğim)” ifadesinden, Hz.
İsa’nın gökten indikten sonra son zamandaki vefatının kastedildiğini söylemişlerdir.
Diğer bazıları da, başka ihtimalleri zikretmişlerdir. (bk. Mecmau’l-Beyan Tefsiri)

45- (S. 3, A. 60) Biz, ayette geçen “el-hakk” ifadesini haber kabul ettik ve mübtedası
ise, müfessirlerin dediği gibi önceki ayetlerde açıklanan Hz. İsa (a.s) ile ilgili haberler
ve bilgilerdir. Buna göre ayetin anlamı, başka bir ibare ile şöyle de açıklanabilir:
“Bu bilgi ve haberler haktır, Rabbinden gelmiştir.” (bk. et-Tibyan ve Menhecu’s-Salihin
Tefsirleri.) Ancak ayet hakkında diğer bir ihtimal de “el-hakk”ın mübteda ve sonraki
ibarenin ise onun haberi oluşudur. Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: “Hak, Rabbinden
gelen şeydir.” (bk. eş-Şübber Tefsiri)

46- (S. 3, A. 61) Müfessirlerin açıkladığına göre, Hz. Peygamber (s.a.a) Hıristiyanları
mübaheleye çağırınca onlar bir gün mühlet istediler ve kendi aralarında şu
görüşe vardılar: “Yarın Muhammed kendi çocukları ve ailesiyle mübaheleye çıkarsa,
onunla mübahele etmekten sakının; ama ashabıyla mübaheleye çıkarsa, onun hak
olmadığı belli olur; o zaman onunla mübahele edin.” Ertesi gün Peygamber (s.a.a),
Ali (a.s)’ın elinden tuttu, Hasan ve Hüseyin önlerinde ve Fatıma da arkalarında olduğu
halde evinden mübaheleye çıktı. Hıristiyanlar da, önlerinde papazları olduğu halde
geldiler. Papaz, yanındaki kişilere Peygamber’le birlikte olan kişilerin kim olduklarını
sordu. “Onlar, Peygamber’in nazarında en değerli kişilerdir; onun kalbine en yakın kişilerdir.”
dediler. Resulullah (s.a.a), mübahele için kararlaştırılan yere geldiğinde dizleri
üzere çöktü. Papaz, “Allah’a yemin olsun ki aynen peygamberlerin mübahele için diz
çöküşü gibi diz çöktü.” dedi ve bunun üzerine papaz mübahele etmeyerek geri döndü.
Çeşitli nakillerde yer aldığına göre papaz şöyle dedi: “Bunlar, Allah’tan bir dağı yerinden
koparmasını isteseler, Allah dağı yerinden koparır. Bunlarla mübahele etmeyin ki
helak olursunuz.” Bunun üzerine Hıristiyanların heyeti dedi ki: “Biz seninle mübahele
etmiyoruz, seninle barışıyoruz.” Resulullah (s.a.a) da İslam devletine belirli miktarda
mal ödemek şartıyla onlarla barıştı. (bk. Mecmau’l-Beyan Tefsiri) Bu olay önemli tarih ve
hadis kitaplarında nakledilmiştir.

Müslim, Sahih’inde kendi senediyle Sa’d İbn Ebî Vakkas’tan şöyle rivayet etmiştir:
“…Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi
ve kendinizi çağıralım, sonra mübahele (beddua) edelim de Allah’tan yalancılar üzerine
lânet dileyelim.” ayeti nazil olunca, Resulullah (salla’llâhu aleyhi -ve âlihi- ve sellem)
Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn’i çağırarak şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım! Bunlar benim
ehlimdir (soy ve ailemdir).” Aynı hadisi Tirmizî, Sünen’inde ve Ahmed İbn Hanbel,
Müsned’inde rivayet etmiştir. Ahmed’in naklinde hadisin sonu şöyledir: “Bunlar benim
Ehl-i Beyt’imdir.” Keza Hâkim, bu hadisin Şeyhayn’ın şartına göre sahih olduğunu
kaydetmiştir. Hâkim, Marifet-ü Ulumi’l-Hadis adlı kitabında bu hadisin İbn Abbas ve
diğerlerinden mütevatir olarak tefsir kitaplarında naklolunduğunu kaydetmiştir. Fahr-i Razi, Tefsir’inde mübahele kıssasını genişçe naklettikten sonra şöyle demiştir: “Tefsir
ve hadis âlimleri bu hadisin doğruluğu hususunda ittifak etmişlerdir.”

Hz. Muhammed (s.a.a), Necran Hıristiyanlarını mübaheleye çağırdığında sadece
Ali (a.s), Fatıma (a.s), Hasan ve Hüseyin’i kendisiyle birlikte götürdü. Oysa o sırada
Peygamber’in hanımları ve sahabileri yanında idiler, ama onlardan hiçbirini yanına
almadı. Böylece bir kez daha Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in Allah’ın yanındaki
saygınlığını ve Ehl-i Beyti’nin yalnız onlar olduğunu açıklamış oldu. (bk. Men La
Yahzuruhu’l-Fakih, c.4, s.365; Zehebî, Mizanu’l-İtidal, c.2, s.586; Sahih-i Müslim, c.7, s.120;
Sünen-i Tirmizî, c.4, s.293; Müsned-i Ahmed, c.1, s.185; Müstedrekü’s-Sahihayn, c.3, s.150;
Mesâbihu’s-Sünne, c.2, 204; Tefsir-i Kebir, c.8, s.85; Tezkiretü’l-Havass, s.8; el-Bidaye ve’n-
Nihaye, c.5, s.54)

47- (S. 3, A. 79) Allah, peygamberlerini insanları imana çağırmak için göndermiştir,
küfre çağırmak için değil. Buna göre hiçbir peygamberin insanları kendine tapmaya
davet etmesi mümkün değildir. (bk. Mecmau’l-Beyan Tefsiri.)

“(Allah’ı tanıyan ve O’na yönelen din âlimleri) olun.” cümlesindeki Rabbanî kelimesi.)
Bu kelime İslam literatüründe şu anlamlara gelir; İlahî ilimleri bilen arif, Yahudi
din bilgini, ilim sahibi, helal ve haramı ve gelecekte vuku bulacak olanları bilen,
öğrencilerine büyük ilimleri öğretmeden onlara ilk önce küçük ilimleri öğreten, ilim
ve dinde sebata erişen, ilmi ile Allah’ın rızasını kazanmak isteyen, insanların işlerini
tedbir ile yöneten ve düzene koyan, ilim ve amelde kemale erişen kişi. Elbette bu anlamlardan
bazıları, aynı muhtevanın farklı ifadelerle açıklanması sayılabilir. Bize göre
son anlam, ayetteki ifadeye daha uygundur. Sibeveyh, bu kelimenin ‘Rab’ kökünden
türediğini ve kişinin sadece ilahî bilimlere (irfana) kendisini verdiğini bildirmek için
nispette ‘elif’ ve ‘nun’ artırıldığını ileri sürmüştür. Bazıları da, bunun terbiye kökünden
geldiğini ve eğitimde sırayı gözeterek ilimlerin küçüğünden büyüğüne doğru ilerleyen
eğitici anlamına geldiğini; bazıları ise, bu kelimenin aslında İbranice veya Süryanice
olduğunu söylemişlerdir. Bir kısım lügatçiler de, ‘sahibi oldum’ anlamına gelen ‘rebibtuhu’
veya ‘rabbiyim veya rabbi oldum’ anlamına gelen ‘rebebtuhu’ kökünden türediğini
söylemişlerdir. (bk. Lisanu’l-Arap; el-Mevared; İbn Esir, en-Nihaiye; Tureyhî, Mecmau’l-
Bahreyn.) Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar üç kısımdır: Rabbanî âlim, kurtuluş
yolu üzere eğitim alan öğrenici ve her sesin peşine düşen, her esintiye kapılan başıboş
ayaktakımları…”

48- (S. 3, A. 96) Bu ayetten hareketle Kâbe’nin insanların ortak evi olduğunu ve
insanların bu eve mensup fertler olarak aralarında kardeşlik bağının bulunduğunu ve
özel evlerinin yerine bu ortak evde buluşup ortak sorunlarına çözüm aramaları gerektiğini
söylemek mümkündür.

Abbasî Halifesi Ebu Cafer Mansur, Mekke halkının Mescidu’l-Haram’ın etrafında
yer alan ev ve bahçelerini satın alarak Mescid’e eklemek istedi. Ama onlar yerlerini
satmak istemediler. Mansur’un onları bu işe razı etmeye çalışması bir sonuç vermedi.
Bunun üzerine Mansur, İmam Cafer Sadık (a.s)’ın huzuruna çıkarak bu olaydan dolayı
üzüntüsünü İmam’a açıkladı. İmam Cafer Sadık (a.s), “Bu hususta senin onlara karşı
Allah’ın kitabında delilin olduğu halde niçin üzülüyorsun?” dedi. Mansur, “Allah’ın
kitabının neresinde?” diye sordu. İmam şöyle buyurdu: “Allah’ın şu kelamında: ‘Kuşkusuz,
insanlar için (yeryüzünde) kurulmuş olan ilk ev, Mekke’deki kutlu ve âlemlere
hidayet kaynağı olan evdir.’ Böylece Allah, insanlar için kurulan ilk evin Mekke’deki
ev olduğunu bildirmiştir. Eğer onlar Beytullah’ın yapımından önce oralara egemen olsalardı,
bahçeleri kendilerine ait olurdu. Ama eğer Beytullah onlardan önce orada var
idiyse, Beyt’in çevresi kendisine aittir.” Bu sözü duyan Mansur, onları çağırdı ve bu
şekilde onlara karşı delil gösterdi. Onlar da, “İstediğini yap!” dediler. (bk. Tefsiru’l-
Ayyaşi, c.1, s.185)

49- (S. 3, A. 97) Peygamber (s.a.a)’den şöyle nakledilmiştir: “Kim haccı geciktirir
de ölürse, Allah onu kıyamette yahudi veya hıristiyan olarak diriltir.” İmam Sadık
(a.s)’dan da şöyle nakledilmiştir: “Önemli bir sıkıntısı veya haccetmesine engel olacak
bir hastalığı veya önünü alan bir sultan (yönetici) olmaksızın haccetü’l-İslam’ı yerine
getirmeden ölen kişiye, (ölüm zamanı), ‘İstersen yahudi, istersen hıristiyan olarak öl.’
denir.” (bk. el-Kâfi ve el-Fakih)

50- (S. 3, A. 103) Allah’ın ipinden maksat, Kur’ân ve Ehl-i Beyt’tir. Bu ikisine ip
denilmesi ise, bir ipe sarılmanın insanın uçuruma yuvarlanmasına engel olduğu gibi,
bunlara sarılmanın da insanı helak olmaktan kurtarması yüzündendir. Bu ipin Allah’a
izafe edilmesinden, bunlara sarılmanın insanın Allah’a doğru çıkmasına, O’na yakın
olmasına sebep olduğu anlaşılır. Peygamber (s.a.a), sahih ve mütevatir bir hadiste
şöyle buyurmuştur: “Kendimden sonra iki ağır ve değerli emanet bırakıyorum; onarla
sarıldıkça sapmazsınız. Onlar, Kur’ân ve öz yakınlarımdan olan Ehl-i Beyt’imdir.”
(Bu hadisi, çeşitli ibarelerle Tirmizî kendi Sünen’inde, Müslim Sahih’inde, Hâkim
Müstedrek’te, Muttaki Kenzü’l-Ummal’da, Tabaranî Mu’cem’de nakletmişlerdir.) Muhammed b. İbrahim Nu’manî ve diğerlerinin nakline göre, hadisin sonunda şöyle buyurdular:

“Onlar sizinle Allah arasında gerilmiş bir iptir.” Yine Kadı Nu’man Mısrî ve
diğer büyük hadisçiler nakletmişlerdir ki: “Resulullah (s.a.a) ashabıyla birlikte mescitte
oturduğu sırada bir bedevi içeriye girdi ve ‘Ben inen ayetlerde Allah’ın ipine sarılın
diye buyurulduğunu duydum. Sarılmakla emredildiğimiz bu ip nedir?’ diye sordu. Peygamber
(s.a.a) o adamın elinden tuttu, Ali (a.s)’ın omzuna bıraktı ve ‘Bu, Allah’ın ipidir;
ona sarıl.’ dedi. Bedevi de Hz. Ali’ye bağlılığını ilan etti. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.a) onun cennet ehlinden olduğunu bildirdi.” (bk. Kadı Nu’man Mısrî, Şerhu’l-Ahbar,
c.2, s.265 ve Muahammed b. Nu’manî, el-Gaybe, s.42)

51- (S. 4, A. 24) Bazıları, ayette geçen “istemte’tum” kelimesinin zevk aldığınız
ve yararlandığınız anlamında olduğunu sanmışlar ve öyle tercüme etmişlerdir. Oysa
burada istemte’tum, müt’a olarak evlendiğiniz anlamındadır. Müt’a nikâhı kadının evlenmek
için bir engelinin olmaması, çocuğun babaya iltihakı, iddet beklenmesi vb.
hükümler yönünden daimi nikâh gibidir; nafaka ve miras hükmü ve geçici oluşu yönünden
daimi nikâhtan ayrılır.

Müt’a nikâhının İslam’da meşru kılınmış olduğunda ve bizzat Peygamber (s.a.a)’in
döneminde sahabenin bu nikâhı uyguladıklarında hiçbir şüphe yoktur. Bu hususu mütevatir
olan hadisler açıklamaktadır. Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen hadisler uyarınca,
bu kıyamete kadar geçerli olan bir hükümdür ve asla neshedilmemiştir. Peygamber’den
sonra da bir süre uygulanmış, ama bir süre sonra zor kullanılarak yasaklanmış ve bu
yasak hulefa ekolünde yerleşip kalmıştır. Nitekim teravih namazı, temettu haccı vb.
dinî hükümlerde de müdahale ve değiştirme teşebbüsleri tarih ve hadis kaynakları
açısından inkâr edilmesi mümkün olmayan bir gerçektir. Ehl-i Sünnet kaynaklarında,
örneğin Buharî ve Müslim vb. kaynaklarda bulunan hadislerden bir kısmı da, bu
hükmün neshedilmediğini ve Peygamber’den sonra bir adamın kendi isteği üzere bu
hükmü kaldırdığını açıkça belirtmektedir. Örneğin Buhari kendi sahihinde Abdullah b.
Mes’ud’dan şöyle bir hadis nakleder: Biz Peygamber’le birlikte sürekli gazveye (savaşa)
çıkardık. Kadınlarımız yanımızda bulunmazdı, Resulullah’a kendimizi kısırlaştıralım
mı dedik, Resulullah (s.a.a) bu işten bizi sakındırdı ve kadınla bir kumaş vererek
evlenmemize müsaade etti. Sonra bize şu ayeti okudu: “Ey iman edenler! Allah’ın size
helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Kuşkusuz, Allah haddi aşanları
sevmez.” (Maide: 87.) Muslim, Nesai, Beyhaki ve diğerleri bu hadisi: “Kadınla süreli
olarak bir kumaş karşılığı evlenmemize musade etti” diye nakletmişlerdir. Tek başına
bu hadis bile muta nikahinin Allah helal kıldığı temiz işlerden olduğunu ve bunu haram
bilmenin müminlere caiz olmadığını açıkça göstermektedir. Ancak Ehl-i sünnet kaynaklarında,
bu hükmün Peygamber döneminde kaldırıldığını (neshedildiğini) bildiren
hadisler de vardır. Böylece Ehl-i Sünnet kaynakları, bu konuda her iki görüşü teyit
eden hadisler bulundurduğu için çelişkiden kurtulmuş değildir. Hatta Kurtubî gibi bazı
müfessirler, müt’anın cevazına ilişkin hükmün Peygamber’in döneminde altı defa indiğini
ve her seferinde bu hükmün tekrar kaldırıldığını iddia ederek, beşerî sistemlerde
bile 23 yıllık bir süre içerisinde bir kanunun altı defa değişmediğini nazara aldığımızda,
ilahî hükümleri bu derece değişken ve sebatsız, hikmet ve sağlamlıktan uzak bir konuma
düşürmekten geri durmamışlardır. (bk. Sahih-i Muslim Nikahu’l-muta babi; Sahih-i
Buhari, Kitabu’n-Nikah ve Tefsiriu’l-Kur’ân; Kurtubi el-Cami li-Ahkami’l-Kur’ân)

52- (S. 4, A. 41) İbn Mes’ud diyor ki: “Resulullah (s.a.a) bana, ‘Kur’ân oku.’ diye
buyurdu. Ben Nisâ Sûresi’ni açıp okumaya başladım. ‘Her ümmetten bir tanık (gözlemci)
getirip seni de onlara tanık (gözlemci) olarak getirdiğimizde onların halleri nasıl
olur?!’ ayetine ulaşınca Resulullah’ın gözlerinin yaşla dolduğunu gördüm. Peygamber,
‘Bu kadar yeter.’ dedi ve şöyle buyurdu: ‘Kalpleriniz onunla kaynaştığı ve deriniz
onunla yumuşadığı sürece Kur’ân okuyanlarsınız; ayrılık içinde olduğunuzda (dağınık
fikirler daldığınızda) ise artık Kur’ân okuyanlar değilsiniz.” (bk. Biharu’l-Envar, c. 89 s.
217, Şehid Sani’nin Esraru’s-Salât kitabından naklen.)

53- (S. 4, A. 47) “Biz bazı yüzleri silip arkalarına çevirmeden” yani “enseleri gibi
dümdüz yapmadan” veya “onları hidayetten çıkarıp sapıklığa çevirmeden”. Bu ikinci
anlam, İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan nakledilmiştir.
bk. A’râf: 163.

54- (S. 4, A. 49) “Hurma çekirdeğindeki incecik kıl kadar bile zulmedilmez” diye
tercüme edilebilir. Okuyucunun anlamada zorluk çekmemesi için biz yukarıdaki tercümeyi
zikrettik.

55- (S. 4, A. 51) Cibt, aslında Kureyş’ın taptığı bir putun adıdır. Ancak Allah’tan
başka tapılan her mabut için de kullanılır. (bk. et-Tefsiru’s-Safi)
“Tağut” kelimesi ile ilgili açıklama için bk. Bakara: 256. ayetin dipnotu.

56- (S. 4, A. 60) Ömer b. Hanzala diyor ki: “İmam Cafer Sadık’dan (Allah’ın selamı
ona olsun), “Bizim dostlarımızdan iki şahıs miras veya borç gibi bir konuda ihtilafa
düşerlerse, meseleyi halletmek için hükümdar ve kadılara başvurmaları helal midir?”
diye sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onlara hak veya batıl bir işte müracaat etmek,
tağuta müracaat etmektir. Kişinin kendisine ait olan bir hakkı bile onların verdiği
hükümle alması haramdır. Çünkü Allah’ın insanlara tağuttan kaçınmalarını emretmesine
rağmen, o bunu tağutun hükmüyle almıştır. Allah,

“Onlar, tağutun yanında muhakeme olmak isterler; oysa onlara onu inkâr etmeleri
emrolunmuştu.” buyurmaktadır…” (bk. Kuleynî, Usul-u Kâfî, c.1, s.67) Allame Meclisî
bu hadisi açıklarken şöyle diyor: “Tağut, tuğyan kökünden türemiştir. Şeytan, put,
Allah’tan başka ibadet edilen veya insanların Allah’a ibadetini engelleyen her şeye
denir. Bu hadiste de tağuttan maksat, haksız yere hâkimiyeti ele geçirip batılla hükmedenlerdir.”
(bk. Meclisî, Mir’atu’l-Ukul, c.1, s.222) Buna göre Ehl-i Beyt mektebine bağlı
olan kişiler, ihtilaflarını halletmek için gerekli şartları taşıyan müçtehide müracaat
etmelidirler. Ama eğer bu yolla hakkını koruması mümkün olmazsa, zaruret gereği
fıkhî kitaplarda açıklandığı üzere cair hâkimlere de başvurmak caizdir.

57- (S. 4, A. 79) 78. ayette cahil kimselerin kendilerine ulaşan beklenmedik kötülük
ve sıkıntılardan dolayı Peygamber’i sorumlu tutmalarına işaret edilerek, bunun
doğru olmadığı ve âlemde her şeyin ilahî irade gereği cereyan ettiği açıklanıyor. Sonraki
ayette ise ilahî iradenin bazı kimseler hakkında kötülük ve sıkıntıya ve diğerleri
hakkında iyiliğe taalluk etmesinin sebebi beyan edilerek, bunlarla ilgili ilahî iradenin
gelişi güzel değil, kişinin kendi yaptığı işler yüzünden hak ettiği mükâfat veya cezanın
gerçekleşmesi şeklinde cereyan ettiğine işaret ediliyor. Buna göre kötülükler insanın
kendi yaptığı işin cezası olarak ve iyilikler ise insanın kötülükten uzak durması sonucu
Allah’ın lütuf ve ihsanına mazhar olmasıyla gerçekleşir.

58- (S. 4, A. 129) İnkârcı bir kişi, Hişam b. Hakem’den “…Beğendiğiniz kadınlardan
ikişer, üçer veya dörder nikâhlayın. Adaletsiz davranmaktan korkuyorsanız, o
zaman yalnız biriyle evlenin veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin.” ayeti uyarınca
adeletli davranmak farz kılınmamış mı diye sormuş, o evet, demiştir O adam, öyleyse
niçin surenin sonunda, “Kadınlar arasında ne kadar (adaletli olmaya) düşkün olsanız
da denge ve adalet oluşturmaya gücünüz yetmez.” diyor? “Bu iki söz arasında çelişki
vardır.” demiştir. Huşam’ın ona verecek bir cevabı yoktu. Bunun üzerine Medine’ye
gider ve İmam Cafer Sadık’ın yanına varır ve kendisine bu iki ayeti sorar. İmam şöyle
buyur: “Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer veya dörder nikâhlayın. Adaletsiz davranmaktan
korkuyorsanız,” ayetinden nafaka kastedilmiştir. “Kadınlar arasında ne kadar
(adaletli olmaya) düşkün olsanız da denge ve adalet oluşturmaya gücünüz yetmez.”
ayetinden ise kalbî muhabbet kastedilmiştir.” (bk. Tefsir-i Nuru’s-Sakaleyn)

59- (S. 4, A. 162) Ayet için ikinci bir anlam verilmesi de muhtemeldir. Şöyle ki,
“mukîmîne’s-salât”ın mensup oluşunun methi ifade ettiğini söyleyerek şöyle mana edilir:
“Fakat onlardan ilimde sağlam bir aşamaya erişenler ile müminler, sana indirilene,
senden önce indirilene iman edenler; özellikle hakkıyla namaz kılanlar, zekât verenler,
Allah’a ve ahiret gününe iman edenler var ya, yakında onların tümüne büyük bir
mükâfat vereceğiz.”

60- (S. 5, A. 3) Ehl-i Beyt mektebinin uleması bu ayetin Gadir-i Hum’da Peygamber
(s.a.a)’in Hz. Ali (a.s)’ı kendisinden sonra ümmetin imamı ve önderi olduğunu
açıklamasından sonra nazil olduğunu bildirmişlerdir. Hz. İmam Muhammed Bâkır
(a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Farizalar birbiri ardınca iniyordu. Velayet farizası (Hz.
Ali (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.a)’dan sonra Müslümanların velisi olduğunu açıklayan
hüküm), farzların sonuncusuydu. Bunun ardından Allah Teala, ‘Bugün dininizi size
kâmil kıldım ve nimetimi size tamamladım ve din olarak İslam’ı size seçtim.’ ayetini
indirdi.” (bk. el-Kâfî, c. 2, s.289) Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoğu da ayetin aynı olayla
ilgili indiğini bildirmişlerdir. İbn Mürdeveyh, İbn Meğazilî, Harezmî ve Hamvinî gibi
muhaddisler bunu nakledenlerdendir.

61- (S. 5, A. 55) Zemahşerî, el-Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor: “Bu ayet, Ali -kerremellahu
vecheh- hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali namazda, rükû halindeyken bir dilenci
ondan yardım istemiş, o da küçük parmağında olan yüzüğünü ona vermiştir…”
(Zemahşerî, el-Keşşaf, Mâide Sûresi, 55 ve 56. ayetlerin tefsiri.) Vahidî de, Esbabu’n-Nüzul
adlı kitabında, bu ayetin nazil olma sebebini şöyle açıklıyor: “Bu ayetin sonu, Ali b.
Ebî Talip (a.s) hakkındadır. Zira o, namazının rükûunda yüzüğünü fakire bağışlamıştır.”

Tabersî de kendi tefsirinde Hz. Ebuzer’den naklen bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini
nakletmiştir. (bk. Mecmau’l-Beyan, c.3, s.210. Vahidî, Esbabu’n-Nüzul, Mâide Sûresi, 55. ayet.)

62- (S. 5, A. 67) Bu ayet, Zilhicce ayının on sekizinci günü (Gadir-i Hum günü)
Hz. Ali (a.s)’ın velayetinin ilan edilmesi hususunda nazil olmuştur. Bu olay kısaca
şöyledir: Peygamber (s.a.a) son hac seferinden yanındaki muazzam kalabalıkla birlikte
Mekke’den Medine’ye döndüğü sırada, Medine, Irak ve Mısır yollarının ayrıldığı
yer olan Cuhfe bölgesindeki Gadir-i Hum denilen yere vardı. (bk. Mu’cemu’l-Buldan)
Zilhicce ayının on sekiziydi. Orada şu ayet nazil oldu: “Ey peygamber! Rabbinden
sana indireleni (halka) ilet…” Yüce Allah, Peygamber’e, Ali’yi insanlara göstermesini
ve onu veli edinmenin, ona itaat etmenin herkese farz olduğunu (kendisinden sonra
imam ve önder olduğunu) onlara duyurmasını emretti. Bu arada vahiy, kincilerin ve
kıskançların şerrine karşı kendisinin korunacağını da Peygamber’e garanti ediyordu.
Kalabalığın başı Cuhfe yakınlarına kadar varmıştı. Peygamber (s.a.a), önde gidenlerin
geri döndürülmelerini ve geridekilerin de o yerde durmalarını istedi. Peygamber (s.a.a)
kalabalığın ortasında durdu ve yüksek bir sesle şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Davet edilip de daveti kabul etmiş gibiyim. (Yani bu dünyadan ayrılmam
çok yakındır.) Size iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri de
Ehl-i Beyt’im. Benden sonra bunlara karşı nasıl bir tavır takınacağınıza bakın! Bu
ikisi havuz başında benimle buluşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.
Ardından şunları söyledi: “Ben sizin hakkınızda kendinizden daha çok tasarruf
hakkına sahip değil miyim?” Onlar, “Evet.” dediler. Bunun üzerine Peygamber şöyle
buyurdu: “Allah benim mevlamdır ve ben de her mümin erkek ve kadının mevlasıyım.”
Bunu dedikten sonra Ali’nin elinden tuttu ve şöyle dedi:

Ben kimin mevlasıysam, işte bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu veli ve dost
edineni sen de veli ve dost edin. Ona düşman olana sen de düşman ol. Ona yardım
edene yardım et. Onu yalnız bırakıp yardım etmeyeni sen de yalnız bırak ve yardım
etme. Nereye giderse gitsin, hakkın onunla beraber olmasını sağla. Dikkat edin! Bu
sözlerimi burada bulunanlar, burada bulunmayanlara ulaştırsınlar.

(bk. ed-Dürrü’l-Mensur: c. 2 s.298; Fethu’l-Kadir: c. 3 s. 57; Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir:
c. 12 s. 49; Ruhu’l-Meanî: c. 2 s.348; Tefsiru’l-Menar: c. 6 s.463, Esbabu’n-Nüzul: 150, Şevahidu’t-
Tenzil: c. 1 s. 187-193; es-Siretü’l-Halebiyye, c. 3 s. 274; İbn Meğazilî eş-Şafiî, el-
Menakıb, s.16; İbn Sabbağ el-Malikî, el-Fusulü’l-Mühimme, s.40; Kunduzî, Yenabiu’l-Mevedde,
s.40; Hafız Ebu Nuaym, Nüzulu’l-Kur’ân.)

Bu âyette Ali’nin (a.s) velayetinin ilan edilmesinin kastedildiğinin bir şahidi de
şudur ki; O güne kadar namaz, zekât, oruç gibi farzlar artık açıklanmış ve herkesçe
biliniyordu. Hacca da gidiliyordu. Haram-helal hükümleri de ümmet tarafından bilinmekteydi.
Şu halde Allah tarafından bu tekidi icap ettirecek ve bu uyarıyı gerektirecek
hilafetten başka bir husus kalmamıştı.

3- (S. 5, A. 103) Bahîre: Beş defa yavrulayan ve sonuncusu erkek olan ve kulağı
yarılarak salıverilen deve.
Sâibe: Adandığı için yararlanılmayan deve.
Vasîle: Araplar, koyun dişi doğurursa yavruyu kendilerine saklar, erkek doğurursa
bunu putlara kurban ederlerdi. Kuzuların dişili erkekli ikiz olmaları halinde dişinin
hürmetine erkeği de kurban etmeyip “vasîle” adıyla salıverirlerdi.
Hâm: On nesil deveyi dölleyen ve sırtına yük vurulmayıp salıverilen erkek deve.
64- (S. 6, A. 1) İmam Cafer Sadık (a.s)’dan nakledildiğine göre Allah Teala bu
ayette üç grubu reddetmiştir: 1- “Hamd gökleri ve yeri yaratan Allah’a” demekle varlıkların
kendiliğinden var olduğunu ve kendiliğinden ayakta olduğunu iddia eden tabiatçıları
(materyalistleri), 2- “karanlıkları ve nuru ortaya çıkaran” demekle de karanlık
ve nurun evreni yönettiğini söyleyen iki tanrıcıları (dualistleri), 3- “Sonra, inkâr edenler
(başka şeyleri) Rablerine denk tutuyorlar” demekle de putlarını ilah sayan müşrik
Arapları reddetmiştir. (bk. et-Tefsiru’s-Safi, el-İhticac kitabından naklen.)
65- (S. 6, A. 2) “Bir süre koydu” tabirinden maksat, ilahî kaza (kesinleşen takdir);
“belirlenmiş süre”den maksat ise, ilahî takdir; yani bir varlığın yaratılış ölçüsü gereği
yaşaması öngörülen süre veya süreler olabilir. Örneğin bir elma fidanı, yaratılış ölçüsü
gereği kendisi için belirlenen en yüksek süre 40 yıl olabilir; bunun yanı sıra çeşitli
sürelere de kabiliyeti olabilir. Ancak bu onun mutlaka en yüksek olana ulaşacağı anlamına
gelmez. Birçok etkenler sonucu onun takdirinde olan o süre normalden daha aza
inebilir. İşte buna kaza denir. Yani takdirin çeşitli seçenekleri arasında hükme bağlanan
kısmı. İnsan için de bir belirlenmiş süre, yani yaratılış ölçüsü gereği yaşayabileceği
asıl süre veya süreler vardır. Ancak bu takdirin kesin hükme bağlanışı çeşitli sebepler
yüzünden değişebilir.
66- (S. 6, A. 3) Gulüvve (aşırılığa) sapan bazı kimselerin Allah Teala’dan başka
kimselere tapınmayı meşru göstermek için ortaya attıkları sapık düşüncelerinden biri
de, Allah’ın çok yüce olduğu için normal insanların O’na yönelmesinin mümkün olmayacağıdır.
Bu yüzden onlar Allah’tan başka mabutlara ibadet edilmesi gerektiğini ileri
sürüyorlar. Bu ve benzeri ayetlerde açıklanan gerçek göz önünde bulundurulduğu takdirde
bu fikrin tutarsızlığı belli olur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın hem gökte ve hem
de yerde Allah olduğunu ve bir diğer ayette hem gökte ve hem de yerde ilah (mabut)
olduğunu açıklamıştır. Buna göre yücelerde olan yaratıkların O’na yönelmesi gerektiği
gibi yerde olan yaratıkların da O’na yönelmeleri ve O’na ibadet etmeleri gerekir.
67- (S. 6, A. 10) “Haqe”; inmek, kuşatmak (bk. el-Ayn ve es-Sihah) ve yakalamak,
tutulmak (bk. İbn Esir, en-Nihaye ve Lisanu’l-Arab) anlamlarına gelir.
68- (S. 6, A. 15) İmam Cafer Sadık (a.s)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber
(s.a.a), Fetih Sûresi ininceye kadar bu ayeti okumayı bırakmadı. Fakat Fetih Sûresi
inince artık onu okumayı tekrarlamadı. (bk. et-Tefsiru’s-Safi, Tefsiru’l-Ayyaşi’nden naklen)
34 □ A y e t l e r l e İ l g i l i A ç ı k l a m a l a r
69- (S. 6, A. 68) İmam Ali b. Hüseyin Zeynelabidin (a.s)’ın şöyle buyurduğu nakledilir:
“Her istediğin kişi ile oturma hakkına sahip değilsin. Çünkü Yüce Allah şöyle
buyuruyor: ‘Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğünde, başka bir
sohbete dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer Şeytan (bunu) sana unutturursa, hatırladıktan
sonra artık zalimler topluluğuyla oturma.’ Her dilediğin şeyi konuşma hakkına
da sahip değilsin. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‘Bilmediğin bir şeyin ardına
düşme.’ Resulullah (s.a.a) da şöyle buyuruyor: ‘Allah hayırlı bir söz söyleyip bir yarar
sağlayana veya susarak hatadan korunana merhamet eylesin.’ Her dilediğin şeyi dinlemeye
de hakkın yoktur. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ‘Kuşkusuz kulak, göz
ve kalp bunların tümü sorguya çekilecektir.'” (bk. Şeyh Saduk, İlelu’l-Şerayi, c.2, s.605.)
Elbette sonraki ayette de açıklanacağı üzere zalimlerin toplantısına katılmadaki amaç,
gerçekleri açıklamak ve dini savunmak gibi mukaddes bir hedef olur ve tek yol bu
olursa, o zaman takvayı gözetmek şartıyla bunun bir sakıncası yoktur.
70- (S. 6, A. 74) Zeccac’ın şöyle dediği nakledilir: “Soy bilimciler arasında İbrahim
(a.s)’ın babasının isminin Tarih olduğu hususunda birlik vardır. Bu da Şia’nın
bu ayette geçen Azer’in, İbrahim’in annesinin babası veya amcası olduğu görüşünü
teyit eder. Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen sahih hadisler gereğince Peygamber’in
soyu Hz. Âdem’e kadar hep muvahhitlerden oluşur. Bu Şia’nın ortak görüşüdür. (bk.
et-Tefsiru’s-Safi)
71- (S. 6, A. 93) Ebu Basir’in İmam Muahmmed Bâkır (a.s) veya İmam Cafer
Sadık (a.s)’dan naklettiği hadise göre, bu ayet, İbn Ebî Serh hakkında nazil olmuştur.
Resulullah (s.a.a) için bir ara kâtiplik yapan bu zat, Allah katından “Azizun Hakîm”
diye inen ayeti kendi yanından “Alîmun Hakîm” diye yazıyordu. Sonra münafıklara,
“Ben onun getirdiğine benzer şeyler söylüyorum (ayetleri değiştiriyorum) da o buna
karşı çıkmıyor.” diyordu. Bunun üzerine Allah Teala yukarıdaki ayeti indirdi. Bu adam,
Resulullah (s.a.a)’in Mekke fethinde kanını dökülmesini helal kıldığı kimselerden idi.
(Osman’ın ısrarıyla affedildi) ve Osman halife olunca onu Mısır’a vali tayin etti.” (bk.
el-Kâfî, c.8, s.200.)
72- (S. 6, A. 98) Bazı tefsirlere göre ‘yerleşme yeri’nden maksat, ana rahmidir ve
‘geçici mekân’dan maksat ise, baba sulbüdür. Ancak ana rahmi, yeryüzündeki hayat,
kabirde kalış gibi insanın ahiretten önceki hayatının tüm aşamaları, geçici olduklarından
bunları da geçici mekânlara birer örnek olarak saymak mümkündür, asıl kalıcı yer
ise ahiret yurdudur. (bk. Seyyid b. Tavus, Sa’du’s-Suud, s.277.) Ehl-i Beyt İmamları’ndan
gelen hadislerde bu iki kavram, yani ‘yerleşme yeri’ ve ‘geçici mekân’, insanının imana
göre vasfıdır. Yani, bazı ruhlar iman için yerleşme yeri ve karagâh sayılırken, bazı canlar
iman için geçici mekânlardır. el-Ayyaşî, kendi Tefsir’inde bu konuda birçok hadis
nakletmiştir. (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi.)

73- (S. 6, A. 125) Bu ayet nazil olunca Resulullah’a (s.a.a) gönlün açılması hakkında
sordular, Resulullah (s.a.a) şöyle dedi: “Bu, Allah’ın, müminin kalbine saldığı bir
nurdur. Bu nur sebebiyle müminin kalbi genişler ve açılır.” “Bunu bildirecek bir belirti
var mıdır?” diye sorduklarında, Resulullah (s.a.a), “Evet; belirtisi, ebedilik yurduna
yönelmek, aldanış yurdundan kopmak ve ölüm gelmeden ölüm için hazırlanmaktır.”
buyurdu. (bk. Mecmau’l-Beyan Tefsiri) Bu hadisten anlaşıldığı üzere insanın maddiyata
bağlılığı azaldığı miktarda imana ve İslam’a yönelmesi mümkün olur. Maddiyata bağlı
bir gönül, gerçek anlamda imanın tadını alamaz ve madde ötesi âleme bağlanamaz. Bir
hadiste de açıklandığı üzere ahiret ve dünya doğu ve batı gibi iki ters istikamette yer
alırlar. Birine doğru gitmek, insanı o derecede ötekinden uzaklaştırır. Elbette bu, kişinin
toplumda etkin bir rol almasına, ailesi ve diğer insanlar için refah sağlama yolunda
çalışmasına engel değildir. Fakat bütün bu çabalar Allah için yapılmalı, zevk ve maddî
hedeflere ulaşmak için değil.

74- (S. 7, A. 1) Ümeyyeoğulları’ndan bir zındık adam İmam Cafer Sadık (a.s)’a
gelerek şöyle dedi: “Allah; Elif, Lâm, Mîm, Sâd’dan neyi irade etmiştir, bunda hangi
helal ve haram açıklanmıştır, bunda insanlara yarar sağlayacak hangi konu vardır?”
İmam Cafer Sadık kızarak, “Yeter! Yazıklar olsun sana!” dedi, “Elif birdir, Lâm
otuzdur, Mîm kırktır ve Sâd doksandır. Tümü kaç oldu?” (Adam, “161.” dedi. İmam,
“161’inci yıl tamam olunca senin adamlarının hükümranlığı da sonra erecektir.” dedi.
Ravi diyor ki: “Bekledik Hicrî 161. yıl sona erip Aşura günü olunca siyah bayraklılar
(Abbasîler) Kûfe’ye girdiler ve böylece Ümeyyeoğulları’nın hükümranlığı son buldu.”
(bk. Tefsiru’l-Ayyaşi.)

75- (S. 7, A. 12) İbn Şibrime anlatıyor: Ben ve Ebu Hanife İmam Cafer Sadık’ın
huzuruna vardık. İmam, “Ey Ebu Hanife! Allah’tan kork ve dinde kendi görüşüne dayanarak
kıyasa göre hareket etme; çünkü ilk kıyas eden İblis’tir. Allah ona Âdem (a.s)’a
secde etmesini emredince o, ‘Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’ dedi.”
(Yani kendi yaratılışıyla Âdem’in yaratılışını mukayese ederek hüküm çıkarmaya çalışmış
ve böylece Allah’ın gazabını hak etmiştir.) Hadisin devamında İmam dinde kıyasın
batıl olduğunu açıklayan çeşitli delillere işaret etmiştir. (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri,
İlelu’ş-Şerayi’den naklen.)

76- (S. 7, A. 32) İmam Musa Kâzım (a.s)’ın hizmetçisi olan Abbas b. Hilal eşŞamî
İmam’a, “İnsanlar kuru ekmek yiyen, sert elbise giyinen ve kendisini huşu içinde
gösteren kimseye ne kadar da hayrandır!” deyince İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Yusuf
(a.s)’ın peygamber olduğunu ve peygamber oğlu olduğunu bilmez misin?! O, ipek karışımlı
yaldızlı elbiseler giyinir, Firavun ailesinin oturduğu meclislerde oturur ve hüküm
verirdi. İnsanlar onun elbisesine muhtaç değillerdi, onun adaletine muhtaçtılar. Önder
hususunda da insanlar, konuştuğunda doğru konuşan, söz verdiğinde sözünü yerine
getiren ve yargısında adaleti gözeten birine ihtiyaç duyarlar. Allah, helal olan hiçbir
yemeği ve hiçbir bir içeceği haram kılmamıştır. Sadece haram olan şeyin azını da, çoğunu
da haram kılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: De ki: Allah’ın kulları için ortaya
çıkardığı süsleri ve temiz rızkları kim haram kıldı?” (bk. el-Kâfî, c.6, s.453)
Yine el-Kâfî’de yer alan bir rivayete göre Süfyani Sevrî, İmam Cafer Sadık’ın (a.s)
kıymetli ve güzel elbiseler giyindiği gördü ve “Allah’a andolsun, gidip onu kınayacağım.”
dedi. İmam’a yaklaşarak, “Ey Resulullah’ın evladı! Ne Resulullah, ne de Ali ve
ne de babalarından hiçbiri böyle bir elbise giyinmemişlerdir!” dedi. İmam ona şöyle
buyurdu: “Resulullah darlık ve kıtlık zamanında yaşıyordu ve darlık nispetinde alıyordu.
Ama sonradan dünya servet kapılarını açtı. Bu durumda iyilerin dünyadan herkesten
daha çok yaralanmaya hakkı vardır.” Sonra, “De ki: Allah’ın kulları için ortaya
çıkardığı süsleri ve temiz rızkları kim haram kıldı?” ayetini okudu ve ekledi: “O halde
Allah’ın verdiklerinden yararlanmada en çok hakkı olan biziz. Fakat ey Sevri! Bu gördüğün
elbiseyi ben halk için giyinmişim.” Sonra Sevrî’nin elinden tutup kendine doğru
çekti ve üstten giyindiği elbiselerini kaldırdı ve altından derisinin üzerinden giyindiği
sert bir elbiseye dokundurdu ve “İşte bunu kendim için giyinmişim ve onu insanlara
göstermedim.” dedi. Sonra Süfyan’ın üsten giyindiği sert elbisesini çekti ve altındaki
yumuşak elbiseyi göstererek, “Ama sen bu sert elbiseyi insanlar için ve bu yumuşak
elbiseyi de kendi için giyinmişsin ve onunla seviniyorsun!” buyurdu. (bk. et-Tefsiru’s-
Safi, el-Kâfî’den naklen.)

77- (S. 7, A. 148) Hadislere göre buzağının böğürmesi, bir imtihan vesilesi olarak
Allah’ın izni ile ve kullarını imtihan etme alanındaki sünneti gereği gerçekleşmiştir. (bk.
Tefsiru’l-Ayyaşi.) Buna göre batıl taraftarlarının bazı ilginç ve olağan üstü işler göstermeleri,
insanların karşılaştıkları çetin imtihanlardan sayılır. Bu imtihanlarda, ancak önceden
takva birikimi oluşturanlar, yani kötülüklerden sakınıp hayatlarını doğruluk üzere
kuranlar, doğruyu yanlıştan ayırt edebilirler. Allah Teala, “Ey iman edenler! Eğer takvalı
olursanız, size hakkı batıldan ayırt etme gücü veririz.” (Enfâl: 29) diye buyurmuştur.
78- (S. 7, A. 175) Bu ayet, Bel’am b. Baura adında ilim sahibi olup ilminin uyarınca
amel etmeyen İsrailoğulları’ndan biri hakkında nazil olmuştur. İmam Rıza (a.s)’ın
şöyle dediği nakledilmiştir: “Bel’am b. Baura’ya ism-i a’zam verilmişti, o isimle
Allah’a yalvardığında duası kabul oluyordu, ama o Firavun’a eğilim gösterdi. Firavun,
adamlarıyla Musa’yı takibe çıktığında, ondan dua ederek Allah’tan Musa’yı onlar için
hareketten alı koymasını dilemesini istedi. Bel’am merkebine binerek Musa’yı aramak
(ve ona beddua etmek için) hareket etmek istedi, merkebi yerinden hareket etmeyince
onu dövmeye başladı. Bunun üzerine Allah o hayvanı konuşturdu. Hayvan ona şöyle
diyordu: ‘Yazıklar olsun sana! Beni niçin dövüyorsun? Allah’ın peygamberine ve mümin
bir topluluğa beddua için mi seninle gelmemi istiyorsun?’ Bel’am (öfkelenerek)
döve döve hayvanı öldürdü. Böylece ism-i a’zam onun ağzından alındı. Yüce Allah’ın,
‘O, ayetlerimizden sıyrılıp çıktı.’ ayeti işte bunu açıklıyor.” (bk. Tefsir’ul-Kummî ve et-
Tefsiru’s-Safi)

79- (S. 8, A. 41) İmam Muhammed Taki (a.s)’ın Ali b. Mehziyar’a bu ayetin açıklaması
hakkında şöyle yazdığı nakledilir: “Allah sana merhamet etsin, ganimetler ve
kârlar, kişinin elde ettiği kazançlar ve kârlardır; birisinden birine ulaşan büyük bir değeri
olan ödüllerdir; baba ve oğuldan değil, beklenmedik bir yerden gelen mirastır ve
bir düşmanın (Müslümanlarla savaş halinde olan kâfirin) öldürülüp malının alınmasıdır;
sahibi tanınmadan ele geçen mal da buna benzer.” (bk. Tehzibu’l-Ahkâm, c.4, s.141)

80- (S. 9, A. 1) Bu ilan gereğince antlaşmanın sona erdiği müşriklere bildirilimiştir.
Bu da ilerideki ayetlerde açıklanacağı üzere müşriklerin antlaşmaya riayet etmeyerek
hıyanet teşebbüsünde bulunmalarının ortaya çıkmasından dolayıdır. Bununla birlikte,
ilerideki ayetlerde açıklanacağı üzere ilk önce karşı tarafa antlaşmanın sona erdiğinin
bildirilmesi ve dört aylık bir süre tanınması öngörülmüştür. (bk. el-Mizan Tefsiri.)

81- (S. 9, A. 3) Beraat Sûresi’nin yukarıdaki ayetleri inince Peygamber (s.a.a)
ayetleri okumak için Ebubekir’i Mekke’ye gönderdi. Ama Ebubekir hareket edip
Medine’den ayrılınca vahiy meleği Cebrail inerek, “Ayetleri ya kendin veya kendinden
olan birisi iletmelidir.” dedi. Bu yüzden Peygamber, (s.a.a) Ali (a.s)’ı çağırarak
Ebubekir’e ulaşıp ayetleri ondan almasını ve kendisinin ayetleri iletmesini emretti. Bu
emir üzerine Hz. Ali (a.s) bu görevi yerine getirdi ve ayetleri Arafat’ta halka okudu. (bk.
Hisal-i Saduk, s.558, Müsned-i Hanbel, c.1, s.151, Fethu’l-Barî, c.8, s.239)

82- (S. 9, A. 38) Hicretin 9. yılında Taif Savaşı’ndan dönüşte havanın sıcak ve
Müslümanların kıtlık yüzünden sıkıntıda oldukları bir dönemde Peygamber (s.a.a),
Rum ordusunun Müslümanlara saldırmak için hareket ettiğini haber almış ve Müslümanların
savaş (Tebuk Savaşı) için seferber olmalarını emretmiştir. Bu ayet ve sonraki
ayetlerde bu olayda imanı zayıf bazı kimselerin tavırlarını kınanmaktadır. (bk.
Menhecu’s-Sadıkin ve Cevamu’l-Cami’ Tefsirleri)

83- (S. 9, A. 58) Rivayete göre Peygamber (s.a.a) Hevazin’den elde edilen ganimetlerden
ve Hz. Ali (a.s)’ın Yemen’den gönderdiği maldan Medine halkına ve zenginlere
az bir şey vermiş ve malın çoğunu Mekkelilere ve fakirlere tahsis etmiştir. Bu
ise Medineli birtakım sahabîlere ağır gelmiş ve itirazlarına yol açmıştır. İmam Cafer
Sadık (a.s)’dan aktarılan rivayete göre bu konuda itiraz edenler halkın üçte ikisinden
daha fazlaydı. İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Peygamber
(s.a.a) bir malı bölerken (sonraları) Hariciler grubunun kurucularından olan Herkus
b. Züheyr Resulullah’a itirazda bulunarak, ‘Adaleti gözet.’ dedi. Resulullah (s.a.a), ‘Yazıklar
olsun sana! Ben adaleti gözetmesem kim gözetir?’ diye ona karşılık verdi.”

84- (S. 9, A. 76) Bu ayet, Sa’lebe b. Hatib hakkında nazil olmuştur. Hz. Muhammed’den
(s.a.a) Allah’ın kendisine mal vermesi için dua etmesini istedi. Resulullah
(s.a.a), “Şükrünü eda edeceğin az mal, şükrüne güç yetiremeyeceğin çok maldan
daha hayırlıdır.” dedi (ve elinde olanla yetinmesini istedi). Ama o yemin ederek dedi
ki: “Eğer Allah bana mal verirse, her hak sahibinin hakkını vereceğim.” Peygamber
(s.a.a) dua etti ve o koyun aldı. Koyunlar kısa sürede çoğalmaya başladı, öyle ki artık
Medine’ye sığamaz oldu. Bir vadiye çekildi. Artık cuma ve cemaatten uzak durdu. Peygamber
(s.a.a) zekât görevlisini ona gönderdiğinde o: “Bu da bir çeşit haraçtır.” diye bu
hükme karşı çıktı. Peygamber (s.a.a), “Sa’lebe’ye yazıklar olsun!” diye buyurdular. (bk.
Cevamiu’l-Cami’ ve Kummî Tefsiri.) İmam Muahmmed Bâkır (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir:
“Bu ayet, Sa’lebe b. Hatib hakkında nazil olmuştur. O, muhtaç bir kimse idi;
Allah’a karşı ahdetti, Allah kendisine verdiğinde ise cimrilik yaptı.”

85- (S. 9, A. 103) Bu ayetle zekâtın farz oluşu açıklanmıştır. İmam Cafer Sadık
(a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Ayet, Ramazan ayında inmiş ve Peygamber (s.a.a)
tarafından bir münadi, ‘Ey halk! Allah namazı size farz kıldığı gibi zekâtı da size farz
kılmıştır.’ diye ilan etmiştir. Böylece münadi, Müslümanların mallarından altın gümüş,
deve, sığır, koyun, buğday, arpa, hurma ve üzüme zekâtın farz kılındığını bildirmiş,
ama bir yıl onlardan bir şey istenmemiştir. Ertesi yıl Ramazan ayı sona erince tekrar
münadi nida ederek şöyle demiştir: ‘Ey halk! Malınızın zekâtını verin ki, Allah orucunuzu
kabul etsin.’ Sonra (Peygamber) görevlilerini zekâtı toplamak için göndermiştir.”

(bk. el-Kâfî ve es-Safî.) Bu hadis de gösteriyor ki Peygamber (s.a.a), Kur’ân’ı tebliğ etmekten
başka onu tefsir etmekle de görevliydi. Bazılarının dillerinden düşürmedikleri
“Kur’ân bize yeter.” sloganı, Peygamber (s.a.a)’in Kur’ân’ı tefsir görevini inkâr etmek
ve gerçekte Kur’ân hakikatlerini kendi keyiflerince yorumlamak içindir. Oysaki bizzat
Kur’ân onlarca ayette Peygamber’e itaat etmeyi vurgulamıştır.

86- (S. 9, A. 105) Rivayete göre İmam Cafer Sadık (a.s), “Niçin Resulullah (s.a.a)’i
rahatsız ediyorsunuz?” dedi. “Nasıl Resulullah’ı rahatsız edebiliriz?” diye sorduklarında
şöyle buyurdu: “Amellerinizin Peygamber’e sunulduğunu bilmiyor musunuz? Hz.
Resulullah (s.a.a) onda bir günah görürse, bu onu rahatsız eder. Öyleyse Resulullah’ı
rahatsız etmeyin, onu sevindirin.” (el-Kâfî ve es-Safî)
87- (S. 9, A. 112) İmam Seccad (a.s) Mekke yolunda Ubbad el-Basrî ile karşılaşır
ve Ubbad İmam’a şöyle der: “Cihadı ve zorluklarını bırakıp hacca ve rahatlığına yöneldin.
Oysa Yüce Allah, ‘Allah, müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.’ (Tevbe,
111) buyurmaktadır. İmam (a.s) ona şu cevabı verir: “Ayetin sonrasını da oku: ‘(O cihad
eden müminler) tövbe edenler, ibadet edenler, (Allah’a) hamd edenler, (Allah yolunda)
dolaşıp duranlar, rükû edenler, secde edenler, marufu emredenler, münkerden sakındıranlar
ve Allah’ın koyduğu sınırları koruyanlardırlar. Müminleri müjdele!’ Sonra şöyle
dedi: “Bunlar -yani ayette işaret edilen niteliklere sahip müminler- ortaya çıktıkları
zaman, hiçbir şeyi cihada tercih etmeyiz.” (el-Kâfî, c.5, s.22; Men Lâ Yahzuru’l-Fakih, c. 2
s. 141; Menakıb-u Âl-i Ebî Talib, c. 4 s. 173)
88- (S. 9, A. 119) Bu ayette Müslümanların doğrularla birlikte olmaları emrolunmuştur.
Ayetin gerçek anlamının ortaya çıkması için şuna dikkat etmek gerekir ki:
A y e t l e r l e İ l g i l i A ç ı k l a m a l a r □ 39
“Sıdk”; yalnız doğru konuşmak anlamında değildir, her yönden doğru olmayı ifade
etmektedir. Nitekim Araplar düz bir süngüye de “rumhun sıdk” diyorlar. Buna göre
ayetin anlamı, “Her yönden doğru olan, yani akide, ahlak ve tüm davranış ve sözleri
doğru olan ve hiçbir eğrilik ve hatası olmayan kimselerle birlikte olun, onları bırakıp
başkalarına tâbi olmayın” şeklindedir. Bellidir ki, her yönden doğru olmak, masum
olmayı gerektirir. İslam ümmetinde Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan başka
kimsenin masum olduğu iddia edilmediğine ve birçok aklî ve naklî delil onların masum
olduğunu açıkladığına göre bu ayet ümmetin Ehl-i Beyt İmamları’na uymalarının
farz olduğunu açıklamaktadır. Hz. Ali (a.s)’ın Osman’ın hilafeti döneminde Muhacir
ve Ensar’dan oluşan bir toplantıda şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın hakkı için size
soruyorum: Bilir misiniz, bu ayet inince Selman, ‘Ya Resulullah! Bu ayet özel midir,
yoksa genel midir?’ diye sordu ve Resulullah, ‘Bu ayette emre muhatap olanlar, müminlerin
genelidir; ama doğrular, yalnız benim kardeşim ve onun kıyamete kadar olan
vasileridir.’ diye buyurdu?” Orada bulunanlar, “Evet.” biliyoruz dediler. (bk. et-Tefsiru’s-
Safi, İkmalu’d-Din’den naklen.)

89- (S. 10, A. 39) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Yüce Allah, kitabından
iki ayetle kullarının şu iki özelliğe sahip olmaları gerektiğini açıklamıştır: Bilmedikçe
bir şeyi söylememeleri ve bilmedikleri şeyi de reddetmemeleri. Allah Teala,
“Allah’a hak dışında bir şey isnat etmeyeceklerine dair kitabın ahdi (kitapta açıklanan
söz) onlardan alınmamış mıydı?” ve “Hayır, onlar bilgisini kavramadıkları bir şeyi
yalanladılar.” diye buyurmuştur.” (et-Tefsiru’s-Safi, el-Kâfî’den naklen ve Tefsiru’l-Ayyaşi.)
Bu tefsirdeki nakilde, “bu ümmeti iki ayetiyle özgün kılmıştır” diye geçer.

90- (S. 10, A. 59) Bu ayetten din adına açıklanan bir hükmün verilen bir fetvanın
sağlam bir delili olmasının gerektiği anlaşılır aksi takdirde bu iş Allah’a yalan isnat
etmek sayılır. Ayette geçen bir kısmını da helal bir kısmını da haram kıldığınız rızktan
maksat, Maide 103 ve Enam 138 ve 139 ayetlerinde açıklandığı gibi, bir takım ilahi
nimetlerin temelsiz inanış ve gelenekler üzere haram kılınışıdır.

91- (S. 10, A. 94) Abbasi hükümdarlarının tanınmış kadılarından ve saray
âlimlerinden olan Yahya b. Eksem, İmam Muhammed Cevad’ın oğlu Musa’ya bir
mektup göndererek şöyle bir soru sormuştur: “Bu ayete muhatap olan kimdir? Eğer
Peygamber ise, bu nasıl mümkün olur?! Çünkü o, Allah’ın indirdiği hakkında şüphe
etmemiştir ki! Eğer başkası ise, o zaman Kur’ân başkasına inmiş demektir.” Musa,
bu soruları kardeşi İmam Ali Naki’ye sormuş, İmam da şöyle cevaplandırmıştır: “Bu
ayete muhatap olan Peygamber’dir ve o kendisine indirilen hakkında şüphe etmemiştir.
Ancak cahil birtakım kimseler, ‘Niçin yemek yemeye ve çarşıda yürümeye ihtiyaç
duymayan ve başkalarıyla farklı olan bir Peygamber bize gelmiyor?’ dediler. Bunun
üzerine Allah Teala, Peygamberi’ne şöyle vahyetti: ‘O cahil kimselerin huzurunda, ön40

ceden Allah tarafından kendilerine indirilen kitapları okuyan kimselere sor: Senden
önce gönderilen peygamberlerin hepsi yemek yiyen ve çarşıda yürüyen kimseler değiller
miydi? Onlar sana bir örnek durumundalar.’ Peygamber’e, şüphede olmadığı halde
‘Eğer şüphede isen’ diye hitap etmesi, onları katması içindir…” (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi ve
İleluş’Şerayi’)

92- (S. 11, A. 7) İmam Sadık (a.s)’dan, bu ayette geçen Arş’tan maksadın ilim ve
din olduğu nakledilmiştir. (bk. es-Safî,’et-Tevhid’den naklen.)

93- (S. 11, A. 8) Ayette geçen “ümmet” kelimesinin genelde müfessirler tarafından
“süre” anlamında olduğu açıklanmıştır. Bazıları da (Cubaî ve Rummanî gibi)
bu kelimenin “belli bir grup” anlamında olduğunu ifade etmişlerdir. Ehl-i Beyt
İmamları’ndan gelen birçok hadiste de “ümmet” kelimesi “grup” ve “topluluk” olarak
açıklandığı için biz de bu kelimeyi topluluk olarak tercüme ettik. Örneğin, İmam
Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Kaim’in (Ehl-i Beyt İmamları’ndan
kıyam edecek olan İmam Mehdi’nin) ashabı üç yüz on küsur kişidir. Allah’a ant olsun
ki, işte onlar, sayılı toplulukturlar. Allah Teala kitabında, ‘Eğer azabı onlara sayılı bir
topluluk gelinceye kadar ertelesek…’ buyurmaktadır.” İmam yine şöyle dedi: “Onlar,
az bir süre zarfında onun huzurunda dağınık bulut parçaları gibi bir araya toplanacaklardır.”
(bk. Tefsiru’l-Ayyaşi.)

94- (S. 11, A. 78) Bir insanın ruhi ve manevi oluşumunu sağlayan öğretici ve
eğiticisi onun manevi babasıdır. Bu babanın hakkı insanın maddi oluşumunu sağlayan
babasından daha büyüktür. Resulullah’ın (s.a.a) “Ben ve Ali bu ümmetin iki babasıyız”
diye buyurduğu nakledilmiştir. Her peygamber kendi ümmetinin eğiticisi olarak
onların manevi babasıdır bu yüzden Hz. Lut (a.s) yukarıda parantez içinde verilen
ihtimale göre ümmetinin kızları hakkında “bunlar benim kızlarım” diye söz etmiştir.

95- (S. 11, A. 113) İmam Cafer Sadık (a.s), “Zalimlere yaslanmayın, yoksa ateş
size de dokunur.” ayeti hakkında şöyle dedi: “Zalimlere yaslanan, (Zalim) hükümdarın
yanına gelip onun elini kesesine sokup (para çıkararak) kendisine verinceye kadar (yani
çok kısa bir süre için bile) onun sağ kalmasını isteyen kişidir.” (el-Kâfî, c.5, s.108.)

96- (S. 11, A. 114) İmam Ali (a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a)’ın
şöyle dediğini duydum: “Allah’ın kitabında en çok ümit veren ayet, “Gündüzün iki ucunda
ve gecenin ilk saatlerinde hakkıyla namazı kıl. Kuşkusuz, iyilikler kötülükleri giderir.
İşte bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.” Sonra şöyle dedi: “Ya Ali! İçinizden biriniz abdest
almak için kalktığında günahları onun azalarından dökülür. Allah’a yüzü ve kalbiyle
yöneldiğinde anadan doğduğu gün gibi üzerinde bir günah kalmaz. Eğer namazların
arasında bir şey (günah) işlerse, yine onun durumu (namaz kılınca) böyle olur.” Böylece
beş namazı saydı. Sonra şöyle dedi:

“Ey Ali! Ümmetim için namaz, birinizin kapısından geçen bir nehre benzer; eğer
(onun) üzerinde bir kir olur da o nehirde her gün beş defa yıkanırsa, onun üzerinde bir
kir kalır mı? Allah’a yemin olsun ki, günlük beş namaz da ümmetim için işte böyledir.”
(bk. el-Ayyaşî ve es-Safî Tefsirleri.)

97- (S. 12, A. 4) İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan rivayet edildiğine göre,
Yusuf’un on bir kardeşi vardı. Bunların içinden yalnız Binyamin, Yusuf ile aynı anadan
idi. Mecmau’l-Beyan Tefsirinde yer alan açıklamaya göre Yusuf’un kardeşleri Rubil,
Şem’un, Lavi, Yehuda, Reyalun, Yeşcer’in anneleri Leya idi, Leya bir süre sonra dünyadan
gitti ve Hz. Yakup onun kızkardeşi Rahil’le evlendi ve Rahil’den Yusuf ve Binyamin
dünyaya geldi; ayrıca iki cariyesi de vardı ki onlardan da Dan, Neftali, Had ve
Aşır diye dört oğlu olmuştur. Yusuf, bu rüyayı gördüğünde dokuz yaşında idi. Meşhur
görüş budur. Farklı rivayetlerde bu konuda nakledilmiştir. (bk. Kummî Tefsiri, Tefsiru’l-
Ayyaşi ve et-Tefsiru’s-Safi)

98- (S. 12, A. 83) Cabir’den, İmam Muhammed Bâkır (a.s)’a, “Güzel sabır nedir?”
diye sorduğunda, İmam’ın şöyle cevap verdiği nakledilmiştir: “Güzel sabır, beraberinde
şikâyet olmayan sabırdır.” (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi)

99- (S. 12, A. 110) Kendilerine yalan söylendiğini sananların peygamberler değil,
halk olduğu İmam Rıza (a.s)’dan nakledilmiştir. (bk. Uyun-u Ahbari’r-Rıza) Ama bazı
tefsirlerde, kendilerine yalan söylendiğini sananların halk değil, bizzat peygamberler
olduğu kaydedilmiştir. İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sadık’tan gelen bazı
hadislerde bu şöyle açıklanmıştır: “Peygamberler, kendilerine gelen (ve kurtuluş ve
zafer müjdesini verenlerin) melek değil, şeytan olduğunu böylece kendilerine yalan
söylendiğini sanmışlardır.” (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri.)

100- (S. 13, A. 11) Önceki ayette sözü edilen her insan için, yani sözünü gizleyen
ile onu açığa vuran, gece gizlenen ile gündüz açıkça dolaşan her kimse için…
İmam Zeynelabidin (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Nimeti değiştiren günahlar,
insanlara haksızlık etmek, hayır iş ve iyilik âdetini değiştirmek nimete nankörlük
etmek ve şükretmemektir.” Sonra şu ayeti okudular: “Allah bir toplum için bir kötülük
istediğinde, artık bunun dönüşü olmaz ve onların O’ndan başka bir koruyucuları da olmaz.”
(bk. et-Tefsiru’s-Safi, Meani’l-Ahbar’dan naklen.)

101- (S. 15, A. 85) İmam Rıza (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Güzelce vazgeçmekten
maksat, kınamaksızın affetmektir.” (et-Tefsiru’s-Safi, Uyun-u Ahbar’dan naklen.)

102- (S. 15, A. 87) Mesani’nin Fâtiha Sûresi olduğu Ehl-i Beyt’ten nakledilmiştir.
Fâtiha Sûresi’ne “Mesani (ikişerler)” denilmesi, her namazda iki defa okunduğu
veya iki defa indiği yahut yarısının kula, yarısının Allah’a ait olduğu içindir. Bazılarına
göre de Mesani, Yûnus Sûresi’inden Nahl Sûresi’ne kadar olan yedi sureye denilir. Bu
sureler Tıval (uzun) surelerden sonra yer aldıkları için Mesani (ikinciler) denilmiştir.
Bazıları da tüm Kur’ân’a Mesani denildiğini ileri sürmüşlerdir. Bu konuda başka
görüşler de ileri sürülmüştür. (bk. Mecmau’l-Beyan Tefsiri; Şerh-i Usul-i Kâfî; el-Kamus;
Tehzibu’l-Ahkâm)

103- (S. 15, A. 88) İmam Sadık (a.s)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.a)
şöyle buyurdular: “Kime Kur’ân verilir de başkasına kendisinden daha değerli bir şeyin
verildiğini zannederse, Allah’ın hakir saydığı bir şeyi büyük saymış ve Allah’ın değer
verdiği bir şeyi de hakir saymıştır.” (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.)

104- (S. 15, A. 95) İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Resulullah
(s.a.a) ile alay edenler, Kureyş’ten beş kişi idiler: Velid b. Mugire el-Mahzumi,
As b. Vail es-Sehmi, Haris b. Hanzele, Esved b. Abdeyagus, Esved b. Muttalib. “Alay
edenlere karşı biz sana yeteriz.” ayeti indiğinde Resulullah (s.a.a), Allah’ın onları zillete
uğrattığını ve en kötü ölümle öldürdüğünü bildi. (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi)

105- (S. 16, A. 2) Bazı hadislere göre ayetteki “ruh”tan maksat, kitap ve peygamberliktir.
Bazı rivayetlere göre, meleklerde olan güç ve kuvvettir. Bazı rivayetlerde,
ruhun Cebrail’den başka bir melek olduğu nakledilmiştir. Bazılarında ise, maksadın
Cebrail olduğu söylenmiştir. (bk. Nuru’s-Sekaleyn ve es-Safî Tefsirleri)

106- (S. 17, A. 30) İmam Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Allah rızkları takdir
etti; bazılarına çok verdi, bazılarına az verdi. Darlık ve bolluk üzere rızkları böldü,
adalet ve dengeyi korudu. Bununla da kolaylık ve zorluk verdiği kimseleri denemek
istedi, fakir ve zenginin sabır ve şükürlerini sınamak istedi.” (bk. es-Safî, Nehcü’l-
Belağa’dan naklen.)

107- (S. 17, A. 32) Hz. Peygamber (s.a.a), İmam Ali (a.s)’a yaptığı vasiyetinde
şöyle demiştir: “Zinanın altı özelliği vardır: Üçü dünyayla ve üçü de ahiretle ilgilidir:
Dünyayla ilgili olanlar; değerin yok olması, ömrün kısalması ve rızkın kesilmesidir.
Ahiretle ilgili olanlar ise; hesabın çetinliği, Allah’ın gazabına uğramak ve azapta ebedi
kalmaktır.” (bk. es-Safî, el-Fakih ve el-Hisal’dan naklen.)

108- (S. 17, A. 36) Zemahşerî ve diğer bazı müfessirlerin dediği gibi “kane”,
“anhu” ve “mes’ulen”deki zamirlerin “kull”e dönmesi ihtimalini esas aldığımızda bu
ayetin tercümesi yukarıdaki gibi olur. Buna göre “kull”, “mes’ulen”in naib-i faili oluyor.
Bir başka ihtimale göre, “kane” ve “mes’ulen”deki zamirler “kull”e değil, ayetin
akışından anlaşılan kişi veya insana dönüktür. Bu ihtimale göre ayetin manası şöyledir:
“Çünkü kulak, göz ve kalp hakkında kişi sorguya çekilecektir.” İmam Sadık (a.s)’dan
şöyle nakledilmiştir: “Kulak duyduğu, göz gördüğü, kalp de benimsediği hakkında sorguya
çekilecektir.” (bk. es-Safî, el-Kâfî’den ve el-Ayyaşî’den naklen.) Bu rivayet de birinci
anlamı desteklemektedir.

109- (S. 17, A. 78) Bu ayette günlük beş farz namaza işaret vardır. Öğleden gecenin
karanlığına, yani yarısına kadarki zaman zarfı, dört namazın, yani öğle, ikindi,
akşam ve yatsı namazlarının vaktidir. Sabah Kur’ân’ı da, sabah namazını bildirmektedir.
Böylece bu ayet, günlük beş namaza ve vakitlerine işaret etmektedir. Ayette üç ana
zamanın, yani öğle, akşam ve sabahın açıkça beyan edilmesi, namazların bu üç ana
zamana uyarlı olduğuna işaret olabilir. Böylece bu beş namazı, üç vakitte cem’ şeklinde
kılınabileceği de anlaşılır.

110- (S. 17, A. 79) Gece namazının önemini birçok ayet ve hadis açıklamaktadır.
Bu ayette insanın yüce makamlara ulaşmasının yolunun gece teheccüdü olduğu açıklanmıştır.
Gece namazının insana ilahî nur verdiği, sevince sebep olduğu, rızkı artırdığı,
fakirlikten insanı kurtardığı, hastalıkları vücuttan uzaklaştırdığı ve sıhhate sebep
olduğu ve daha birçok manevi ve maddi bereketlere yol açtığı, onlarca hadiste ifade
edilmiştir. Ayette, Resulullah (s.a.a)’a verileceği müjdelenen beğenilmiş makamdan
maksat, hadislerde açıklandığı üzere şefaat makamıdır. (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri.)

111- (S. 17, A. 80) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Korktuğun bir yere
gitmek istediğinde bu ayeti oku. Korktuğun kimseyi gördüğünde de Ayete’l-Kürsi’yi
oku.” (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri.)

112- (S. 17, A. 82) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Müminlerden birisi
bir hastalıktan şikâyetçi olur da halis bir niyetle Kur’ân’dan bu ayeti okur ve rahatsız olan
yerine elini sürerse, hangi hastalık olursa olsun şifa bulur.” (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri.)

113- (S. 17, A. 84) Ebu Haşim şöyle nakleder: “İmam Cafer Sadık (a.s)’a, cennet
ve cehennemde ebedi kalmanın sebebini sordum. İmam şöyle dedi: “Cehennem ehlinin
cehennemde ebedi kalışları, onların dünyada ebedi kaldıkları takdirde niyetlerinin
sürekli Allah’ın emirlerine karşı gelmek olduğundan ötürüdür. Cennet ehlinin cennette
ebedi kalmaları da, onların dünyada ebedi kaldıkları takdirde niyetlerinin sürekli
Allah’a itaat etmek olduğu içindir.” Sonra şu ayeti okudu: “De ki: Herkes kendi yapısına
göre davranır.” Ve şöyle dedi: “Yani, niyetine göre.” (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi, c.2, s.316.)

114- (S. 17, A. 85) Hz. Ali ve diğer Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen hadislerde
ruhun beş kısım ve derecesinin olduğu açıklanmıştır. Bunlar şöyledir: Allah’ın izni ile
kulun gaybi bilgilere sahip olmasını sağlayan kudsi ruh; Allah’a kul olup şirkten uzak
durmaya sebep olan iman ruhu; düşmanlara karşı koymayı ve işlerini idare etmeyi
sağlayan kuvvet ruhu; yemek, içmek, evlenmek vb. istek ve zevklerden yararlanmayı
sağlayan şehvet ruhu; hareket ve büyümeyi sağlaya beden ruhu. Bu beş ruh, birlikte
peygamberler ve vasilerde bulunur; müminlerde kudsi ruh bulunmaz, diğer kısımlar
bulunur; kâfirlerden ise iman ruhu alınır ve onlarda yalnız ruhun üç kısmı bulunur. Bu
üç kısım, hayvanlarda da bulunmaktadır. Her halükârda ruh melekut âlemine ait, madde
ötesi bir güç olarak bilinmiştir. (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

115- (S. 17, A. 111) Tekbir getirmek, yani Allah-u Ekber (Allah daha büyüktür)
demek, İslam dininin en önemli şiar ve zikirlerden sayılmıştır. Namaza giriş de bu
zikir ile gerçekleşir. İmam Sadık (a.s), “Allah-u Ekber” ifadesini, “Allah, vasıflandırmaktan
daha yücedir.” diye açıklamış ve bu ifadeye “Allah her şeyden daha yücedir.”
diye anlam vermenin Allah’ı sınırlamak anlamına geldiğini ifade etmiştir. (bk. es-Safî,
el-Kâfî’den naklen.)

Rivayete göre İmam Cafer Sadık (a.s), babaları vasıtasıyla Peygamber (s.a.a)’den
şöyle nakletmiştir: Peygamber, bir süre görmediği bir kişiye, “Neden (yanımıza gelmede)
geciktin?” diye sordu. O adam, “Hastalık ve ailenin yükünün ağırlığından dolayı.”
diye cevap verdi. Peygamber (s.a.a), “Söylediğinde Allah’ın senden hastalık ve
fakirliği giderecek kelimeleri sana öğreteyim mi?” dedi ve sonra şöyle ekledi: “Şöyle
de: La havle ve la kuvvete illa billah, tevekkeltu ale’l-hayyi’llezi la yemut, ve’l-hamdu
li’llahi’llezi lem yettehiz veleden ve lem yekun lehu şerikun fi’l-mulk, ve lem yekun lehu
veliyyun mine’z-zülli ve kebbirhu tekbira.” (bk. Tefsiru’l-Ayyaşi.)

116- (S. 18, A. 46) Kalıcı olan salih işler; hadislerde günlük beş namaz, gece namazı,
Ehl-i Beyt’in sevgisi ve “Subhanellah ve’l-hamdu li’llah ve’llahu ekber” demek
olarak açıklanmıştır. (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

117- (S. 18, A. 94) Ye’cuc ve Me’cuc’un kimler olduğu, insanlardan mı yoksa cinlerden
mi, Hz. Âdem’in soyundan olan insanlardan mı yoksa bu soydan olmayan insanlardan
mı olduğu hakkında tefsirlerde çeşitli ihtimaller zikredilmiştir. Bazılarına
göre Ye’cuc ve Me’cuc seddi Kafkas bölgesinde bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nin
kuzeyinde yer alan ve Daryal veya Demirkapu diye bilinen geçitte yapılmıştır. (bk.
Yakub Caferî, Kevser Tefsiri, c.6, s.453.)

118- (S. 18, A. 110) Ayetten anlaşılacağı üzere, insan kurtuluşu ve yücelmesi, iyi iş
yapmasına ve yaptığı iyi işlerde yalnız Allah’ın hoşnutluk ve rızasını kazanmayı niyet
etmesine, yani işlerinde ihlâslı olmasına bağlıdır. Amelden, yani iyi iş yapmaktan daha
çetin olan, ihlâslı olmaktır. İnsanın gerçek manada ve kapsamlı ihlâsa sahip olması,
onun maddi âlemden tamamen kopmasına, ölümü kesinleşen bir insanın dünyaya bakışı
gibi dünyaya bakmasına ve tüm varlığıyla Allah’a yönelmesine bağlıdır. İmam Sadık
(a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Bütün insanlar helak olur, âlimler (bilenler) hariç.
Bütün bilenler de helak olur, amel edenler hariç. Bütün amel edenler de helak olur,
ihlâslılar hariç. İhlâslılar da (ihlâslarını korumak konusunda) büyük bir tehlike üzeredirler.”
Yine İmam Sadık (a.s)’dan nakledilmiştir ki: “Allah Teala şöyle buyurdu: “Ben
en iyi ortağım. Kim bir ameli hem benim için, hem de başkası için yaparsa, bu amel o
ortağa ulaşır.” Elbette ihlâsın birtakım ölçüleri vardır. Bunları iyice bilmek ve karıştırmamak
gerekir. İmam Muahmmed Bâkır (a.s)’a şöyle bir soru sorulmuş: “Biri iyi bir iş
yapıyor, onun bu işini de bir başkası görüyor ve o işi yapan kimse buna seviniyor; buA
nun bir sakıncası var mı?” İmam, “İşini baştan itibaren birinin görmesi için yapmadığı
takdirde bunun bir sakıncası yoktur. Çünkü her insan yaptığı hayrın insanlar tarafından
bilinmesinden hoşlanır.” buyurmuştur.

119- (S. 19, A. 51) “Resul” ve “nebi”; Allah tarafından görevli peygamberler için
kullanılan iki vasıftır. Lügat olarak “resul”, elçi ve gönderilen anlamında; “nebi” ise,
bilgilendirilmiş, haberdar kılınmış kimse anlamındadır. Kelamcıların kabul ettikleri
meşhur görüşe göre “resul”, Allah tarafından vahiy yoluyla gelen özel bilgiyle donatılmanın
yanı sıra, halkı Allah’a davet etmekle görevli, ilahî mesajları halka iletmekle
yükümlü olan kişidir. Ama yalnız nebi, vahiy yoluyla gayb âlemiyle irtibatı olmasıyla
birlikte halka tebliğ etmekle görevli olmayan kişidir. “Resul” ve “nebi” için çeşitli
farklar zikredilmiştir. İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan bu ayet bağlamında, “Resul
ve nebi nedir?” diye sorulduğunda şöyle dediği nakledilmiştir: “Nebi, rüyada gören ve
sesi duyan, ancak melekleri göremeyen; resul ise, sesi işiten ve meleği de gören kişidir.”
(es-Safî, el-Kâfî’den naklen.)

120- (S. 19, A. 56) Tevrat’taki adı Ohnuh’tur. Şis’in torunun oğludur ve Nuh’un babasının
büyük babasıdır. Peygamberler arasında kalem ile yazı yazan, hey’et, matematik
ve nücum ilimleriyle ilgilenen, tartı ve ölçüleri belirleyen, silah yapıp elbise diken
kişidir. Kendisine İdris denilmesi çok kitap okuduğu (dersle ilgilendiği) içindir. Ancak
bu kelimenin Arap grameri gereği gayr-i münsarif olması bu görüşü desteklemez. Yani,
bu kelimenin Arapça olmadığını gösterir. Fakat başka bir dilde buna yakın bir anlamı
ifade etmesi de muhtemeldir. (bk. Menhecu’s-Sadıkin Tefsiri.) İbn Mes’ud’dan İlyas’ın da
bu peygamber olduğu görüşü nakledilmiştir.

121- (S. 20, A. 2) İmam Cafer Sadık (a.s)’dan rivayet edildiğine göre, Resulullah
geceler mübarek ayakları (ayak parmakları) üzerinde ibadet için o kadar durmuştu ki,
ayakları şişmişti. Bu ayette iltifat olarak Resulullah’tan kendisini ibadet için sıkıntıya
sokmaması istenmiştir. Yine hadiste “Ta Ha”nın Tayy dilinde “Ey Muhammed” anlamını
taşıdığı bildirilmiştir. (bk. el-Kummî Tefsiri.)

122- (S. 20, A. 5) Abdurrahman b. Haccac der ki: İmam Cafer Sadık (a.s)’a, “Rahman,
Arş’a egemen oldu.” ayeti hakkında sordum. İmam şöyle dedi: “(Yani,) O her
şeye egemen oldu. O’na hiçbir şey diğerinden daha yakın değildir. Hiçbir uzak, O’ndan
uzak değildir. Hiçbir yakın, ona daha yakın değildir. O her şeye egemendir.” (el-Kâfî,
c.1, s.128.)

123- (S. 20, A. 8) Resulullah’ın (s.a.a) şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın doksan
dokuz ismi vardır; kim onları sayarsa, cennete girer.” (et-Tefsiru’s-Safi.)

124- (S. 21, A. 7) İmam Ali (a.s)’dan ve İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
“Zikir ehli biziz.” İmam Muhammed Bâkır (a.s)’a “Bazıları, “Eğer bilmiyorsanız,
zikir ehlinden (bilgi sahiplerinden) sorun.” ayetinde sözü edilen zikir ehlinin Yahudiler
ve Hıristiyanlar olduğuna inanıyorlar.” denildiğinde, İmam şöyle dedi: “O zaman onlar
sizi kendi dinlerine çağırırlar.” Sonra göğsüne işaret ederek, “Biziz zikir ehli, biziz kendilerinden
sorulacak kişiler.” diye buyurdu. (bk. Menhecu’s-Sadıkîn ve et-Tefsiru’s-Safi.)

125- (S. 21, A. 22) Hişam b. Hakem der ki: İmam Cafer Sadık (a.s)’a, “Allah’ın
birliğinin delili nedir?” diye sordum. İmam şöyle dedi: Var olan düzendeki süreklilik
ve ilişki ve Allah’ın eserinin kusursuz olması. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, mutlaka bozulurlardı.”
(et-Tevhid ve Tefsir-i Kummî, c.2, s.93.)

126- (S. 21, A. 23) İmam Muhammed Bâkır (a.s)’a, “Allah nasıl yaptıklarından
dolayı sorguya çekilmez?” diye sorduklarında şöyle dedi: “Çünkü O, sadece hikmete
uygun olanı ve doğruyu yapar…” (es-Safî, et-Tevhid’den naklen.)

127- (S. 21, A. 73) İmam Sadık (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın kitabında
iki kısım imamdan söz edilir: Birinci kısım imamlar hakkında yüce Allah,
“Onları, emrimizle hidayete erdiren imamlar yaptık.” buyurmaktadır. Onlar, insanların
emriyle değil, Allah’ın emriyle hidayete erdirirler; Allah’ın emirlerini insanların emirlerinden
ve Allah’ın hükmünü insanların hükmünden önde tutarlar. İkinci kısım imamlar
hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Onları ateşe çağıran imamlar kıldık” (Kasas: 41)
Bunlar, insanların emirlerini Allah’ın emirlerinden, insanların hükmünü Allah’ın hükmünden
önde tutarlar ve Allah’ın kitabına muhalefet ederek kendi heveslerine uyarlar.”
(bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.)

128- (S. 24, A. 3) Bu ayetteki hüküm, zina ve fuhuşla tanınan (bu çirkin fiili meslek
edinmiş bulunan) kadın ve erkeklerle ilgilidir. Bu kimselerin tövbe ettikleri bilinmedikçe
bunlarla evlenmemek gerekir. Bu açıklama, İmam Bâkır ve İmam Sadık’tan
(a.s) nakledilmiştir. (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.)

129- (S. 24, A. 11) Bu ayet’in Aişe hakkında nazil olduğu nakledildiği gibi bazı
rivayetlere göre Peygamberimizin (s.a.a) diğer zevcesi ve İbrahim’in annesi Mariye
Kıbtiyye hakkında nazil olmuşutr. İlk önce şu gerçeği vurgulamak gerekir ki Şia uleması,
başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün peygamberlerin hanımlarının her türlü
iffetsizlik ve hayasızlıtan uzak olduklarına inanır gerçi iffetsizlik dışında başka yönlerden
peygamberin eşi Hz. Nuh’un ve Lut’un eşlerinde olduğu gibi kafir veya fasık olmaları
mümkündür ve bu gerçek Kur’ân-ı Kerim’in bir çok ayetinde özellike Tahrîm ve
Ahzab Surelerinde açıklanmıştır. Şia’ya göre peygamberler vasıtasıyla ilahi hüccetin
tamamlanmasının peygamberlerin eşlerinde ifettsizlik gibi nefret ettirici durumun olmayışına
bağlıdır; bu yüzden onların eşlerinde iffetsizlik gibi durumlar mümkün değildir.
Bu ayetin Mariye Kıbtiye hakkında nazil olduğu İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan
nakledildiğine göre, kısaca şöyledir: “Resulullah (s.a.a)’ın oğlu İbrahim vefat edince,

Peygamber (s.a.a) buna çok üzüldü. Aişe, Resulullah (s.a.a)’a, “Niçin bu kadar üzülüyorsun?
O zaten Cerih’in oğlu idi.” dedi. (Aişe’nin bu sözü, bu iftira ve suçlamanın
halkın bazı kesimleri arasında yayıldığını gösterir.) Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’ı Cerih’i
öldürmek için gönderdi. Ali (a.s) kılıcını alarak hareket etti. Cerih el-Kıbtî bir bahçede
bulunuyordu. Ali (a.s), bahçenin kapısını vurdu. Cerih kapıyı açmak için geldiğinde,
Ali’nin yüzündeki öfkeyi fark etti ve kapıyı açmayıp geri döndü. Ali (a.s) bahçe duvarının
üzerinden atlayarak onun peşine düştü. Cerih kaçarak bir hurma ağacına tırmandı.
Ali (a.s) da ağaca tırmandı. Bunun üzerine Cerih, kendisini yere attı ve avret yerleri ortaya
çıktı. Ali, onun erkeklik organının olmadığını fark etti.! Bunun üzerine geri dönüp
durumu Peygamber’e bildirdi ve Peygamber (s.a.a),: Ali’nin (a.s) tavrını tasvip ederek,:
“Biz Ehl-i Beyt’ten kötülüğü gideren Allah’a hamd olsun.”, dedi. Ama bazı kaynaklarda
Aişe’den gelen rivayete göre bu ayet, Aişe hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Benî
Mustalak gazvesinden dönüşte, Müslümanların ordusundan geri kalan Aişe, ashaptan
Safvan b. Muattal’ın yardımıyla Peygamber’in ordusuna ulaştırılmıştır. Bu olay tam bir
iffet içerisinde cereyan etmesine rağmen Abdullah b. Übeyy ve bir takım sahabîiler,
Aişe hakkında dedi kodu çıkarmaya ve ona iftirada bulunmaya başlamışlar. Bunun
üzerine bu ayetler nazil olmuştur. (bk. et-Tibyan, Mecmau’l-Beyan ve Kummî Tefsirleri.)

130- (S. 24, A. 19) Rivayete göre İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdular:
“Kim bir mümin hakkında gözünün görmediği, sadece kulaklarıyla duyduğu (kötü)
bir şeyi söylerse, o, “İman edenlerin içerisinde çirkin işlerin yayılmasını arzu edenlere
dünyada ve ahirette acı bir azap vardır.” ayetinin kastettiği kimselerden biridir.” (bk.
el-Kâfî, c.2, s.357.)

Muhammed b. Fuzeyl’den şöyle nakledilmiştir: İmam Musa Kâzım (a.s)’a, “Sana
feda olayım, sevmediğim bir şey, kardeşlerimden biri hakkında bana ulaşıyor. Kendisine
soruyorum, o bunu inkâr ediyor. Oysa güvenilir kimseler onun hakkındaki meseleyi
nakletmişlerdi.” diye arz ettim. İmam şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Kulağını ve gözünü
bile, kardeşinin aleyhine beliren bir durumda yalanla. Senin nezdinde elli kişi bile
onun aleyhine şahitlik etseler, yine de o mümin kardeşini doğrula ve onları yalanla.
Kardeşini ayıplayacak ve kişiliğini yıkacak bir şeyi yayma. Yoksa Allah’ın kitabındaki,
“İman edenlerin içerisinde çirkin işlerin yayılmasını arzu edenlere dünyada ve ahirette
acı bir azap vardır.” ayetinin işaret ettiği kimselerden olursun.” el-Kâfî, c.8, s.147.

131- (S. 24, A. 35) İmam Rıza (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Yani Allah, gök ehlinin
de, yer ehlinin de yol göstericisidir.” İmam Sadık (a.s)’dan da şöyle nakledilmiştir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun örneği, bir kandilliğe benzer. O
kandillik, Resulullah (s.a.a)’ın göğsüdür (kalbidir). Onda lamba vardır. Yani, onda ilim
nuru, yani peygamberlik vardır. Lamba, bir billûr içindedir. Yani, Resulullah (s.a.a)’ın
ilmi, Ali (a.s)’ın kalbine aktarılmıştır. Billûr, sanki parlayan bir yıldızdır. Lambanın
yakıtı, ne doğulu, ne batılı olan mübarek bir zeytin ağacından alınır. Bu da, Ali (a.s)’dır.

Ali, ne Yahudi’dir, ne de Hıristiyan’dır. O ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa dahi
ışık verir. Neredeyse Âl-i Muhammed’in âliminin dilinden, konuşmadan ilim yayılır.
Nur üstüne nurdur bunlar birbiri ardınca gelen İmamlardır…” Bu anlamı ifade eden
başka hadisler de vardır. (bk. es-Safî, et-Tevhid’ten naklen.)

Yine İmam Sadık (a.s)’ın bu ayet hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah,
göklerin ve yerin nurudur… Allah, ilk önce kendi nuruyla başlamıştır. Onun nurunun
örneği… Yani, onun müminin kalbindeki hidayetinin örneği. İçinde lamba olan bir
kandilliğe benzer. Kandil, müminin kalbidir ve lamba, Allah’ın, onun kalbine yerleştirdiği
hidayettir. Onun yakıtı, mübarek bir ağaçtan alınır. Bu ağaç, mümindir. Ne doğulu,
ne batılıdır. Dağın üzerindedir… Güneş çıkınca da ona vurur, batınca da (öğleden
sonra da) ona vurur. Yağı nerdeyse ışık verir. Yani, müminin kalbindeki nur neredeyse
konuşmasa bile yine ışık verir. Nur üstüne nurdur. Yani fariza üzerine fariza ve sünnet
üzerine sünnettir. Allah dilediğini nuruna iletir. Yani, Allah kendi farz ve sünnetlerine
dilediğini ulaştırır. Allah, örnekleri insanlara verir. İşte bu, Allah’ın mümin için verdiği
bir örnektir.” Yine şöyle dedi: “Mümin, beş nur içinde hareket eder: Girişi nuradır,
çıkışı nuradır, ilmi nurdur, konuşması nurdur ve kıyamet günü cennete doğru gidişi
nurdur.” (bk. Kummî Tefsiri.)

Önceki açıklamaya şunu ekleyelim ki: Dağların doğu yakasında yer alan zeytin
ağaçları öğleden sonranın güneşinden faydalanmazlar; bu tür ağaçlar doğulu ağaçlar
olarak nitelendirilir. Dağların batı yakasında yer alan ağaçlar ise öğleye kadar güneş
ışığından yararlanmazlar bu tür ağaçlar batılı diye nitelendirilir. Ama dağların üzerinde
veya düz bir yerde yer alan ağaçlar ne doğulu ne de batılıdırlar ve hem sabahın ve
hem de öğleden sonranın güneşinden yararlanırlar bu ağaçların yağı daha saydam ve
daha değerli olur.

132- (S. 24, A. 62) Ayetin Hanzala b. Ebî Ayyaş hakkında nazil olduğu nakledilmiştir.
Ertesi günü Uhud Savaşı’nın vuku bulduğu gecede Hanzala evlenmiş ve Resulullah
(s.a.a)’tan o geceyi eşinin yanında geçirmek için izin almıştı. O gecenin sabahı
yıkanmaya fırsat bulmadığı için cünüp olarak cihada katılmış ve şehit olmuştu. Resulullah
(s.a.a) “Meleklerin onu yağmur suyuyla yıkadıklarını gördüm.” demiştir. (Kummî
Tefsiri, c.2, s.109)

133- (S. 24, A. 63) Bu ayetin anlamı hakkında üç ihtimal zikredilmiştir: 1- Yukarıda
zikredilen ihtimal, 2- Peygamber’in, çağırmasını, aranızda herhangi birinizin
çağırmasıyla bir tutmayın. Yani onun çağrısına hemen uyun. 3- Peygamberin duasını
veya bedduasını herhangi birinin duası gibi saymayın. Çünkü onun duası hemen kabul
olur. Birinci ihtimal İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s)’dan nakledildiğinden
onu tercih ettik. (bk. Cevamu’l-cami’ ve es-Safi tefsirleri.)

134- (S. 25, A. 67) Amr b. Ahvel şöyle nakleder: İmam Cafer Sadık (a.s), “Onlar
(fakirlere) harcarken ne savurganlık ederler ve ne de sıkı davranırlar; bu ikisinin ara
sında orta bir yol tutarlar.” ayetini okudu. Sonra bir avuç kum aldı, sonra o kumları
elinde tuttu ve “Bu, Allah’ın kitabında açıkladığı sıkı tutmaktır.” dedi. Sonra bir avuç
aldı ve elini tümüyle açtı ve “Bu, israftır.” buyurdu. Sonra bir avuç aldı ve bir kısmını
döktü bir kısmını tuttu ve “Orta yol işte budur.” buyurdu.” (el-Kâfî, c.4 s.55.)

135- (S. 26, A. 4) Ömer b. Hanzala, İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle nakleder:
“Kıyam edecek olan İmam’dan (Mehdi’den) önce beş alamet gerçekleşecektir:
Çığlık (gökten Ehl-i Beyt’in hak olduğuna dair duyulacak ses); Sufyani (Ümeyye
Oğulları’ndan birinin bu soya ait hedefleri gerçekleştirmek ve Ehl-i Beyt’e düşmanlık
etmek gayesiyle baş kaldırması); yere geçme, (Süfyani’nin ordusunun yere batması),
Nefs-i Zekiyye’nin öldürülmesi ve Yemanî’nin kıyam etmesi.” İbn Hanzala şöyle
diyor: “Bu alametler gerçekleşmeden siz Ehl-i Beyt’en biri kıyam ederse, ona katılayım
mı?” diye sordum. İmam, “Hayır.” dedi. Sonra ertesi gün İmam’ın huzuruna
gelerek bu ayeti okudum ve “Bu ayette söz edilen belirti, o çığlık mı?” dedim. İmam,
“Düşmanların boyunları karşısında eğilip kalırsa, evet.” dedi. (bk. el-Burhan Tefsiri, el-
Kâfî’den naklen.) Elbette bu hadisten – diğer hadisleri de nazara aldığımızda – gaybet
döneminde kıyamın haram olduğu anlaşılmaz sadece farz olmadığı anlaşılır.

136- (S. 26, A. 89) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Temiz kalp, dünya
muhabbetinden kurtularak arınan kalptir.” Yine bu ayetle ilgili olarak şöyle dediği
nakledilir: “Temiz kalbi olan kişi, Rabbinin huzuruna çıkarken, kalbinde ondan başka
bir şeye yer olmadan çıkan kimsedir.” Yine şöyle dediği nakledilir: “Hangi kalpte şirk
ve şüphe olursa, o kalp kabul edilmez. Dünyadan uzaklaşarak züht etmeleri, kalplerini
ahirete tahsis etmeleri içindir.” (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.)

137- (S. 26, A. 94) Bu ayetle ilgili olarak İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Onlar, adil birini tanıyıp tarif etmelerine rağmen onu bırakıp başkalarına
uyan kimselerdir.” (bk. el-Burhan Tefsiri, el-Kâfî’den naklen.)

138- (S. 26, A. 205) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.a)
rüyada Ümeyye Oğulları’nın minberine çıkarak halkı doğru yoldan saptırıp geriye götürdüklerini
gördü ve buna çok üzüldü. Bunun üzerine Cebrail indi ve, “Ey Allah’ın
Resulü! Niçin seni böyle üzgün görüyorum?” dedi. Resulullah (s.a.a), “Ben bu gece
Ümeyye Oğulları’nın benden sonra minberime çıkarak halkı doğru yoldan saptırıp geriye
götürdüklerini gördüm.” dedi. Cebrail, “Seni hak olarak gönderen Allah’a andolsun
ki, bundan haberdar kılınmış değilim.” dedi ve göğe yükseldi. Aradan uzun bir zaman
geçmeden Resulullah (s.a.a)’ın gönlünü alacak bazı ayetleri indirdi. Bu ayetlerden biri
de şuydu: “Bilir misin! Onların yıllarca nimetlerden yararlanmalarını sağlasak…” Bir
de, “İnna enzelnahu” (Kadir Sûresi’ni) indirdi.” İmam sözlerini şöyle sürdürdü: “Yüce
Allah kadir gecesini, Peygamberi için, Ümeyye Oğulları’nın egemen olacakları bin
geceden daha hayırlı kılmıştır.” (et-Tefsiru’s-Safi, el-Kâfî’den naklen.)

139- (S. 26, A. 214) Rivayet edildiğine göre yakın akrabaları uyarma direktifini
içeren ayet inince, Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’ye yemekli bir toplantı hazırlamasını
emretti ve aşiretini toplantıya çağırdı. Çağrılanlar kırk kişi idi. Hz. Peygamber (s.a.a)
konuşmaya başlayacağı sırada amcası Ebu Leheb sözünü kesti, tebliğe ve uyarmaya
devam etmekten kaçınmasını istedi. Böylece Hz. Peygamber’in bu toplantıyı düzenlemekteki
amacını gerçekleştirmesini engelledi ve toplantı dağıldı. Ertesi gün Hz. Peygamber
(s.a.a), Hz. Ali’ye verdiği emri ve aşiretine yönelik toplantı çağrısını yineledi.

Yemekten sonra Hz. Peygamber (s.a.a) hemen söze başlayarak şu konuşmayı yaptı:
Ey Abdulmuttalib oğulları! Allah’a yemin ederim ki, ben, Arap gençleri arasında
benim size getirdiğim bu mesajdan daha hayırlısını getiren birini bilmiyorum. Ben,
size dünyanın ve ahiretin hayrını getirdim. Yüce Allah bana, sizleri O’na çağırmamı
emretti. Aranızdan hanginiz bu konuda bana iman edecek ve beni destekleyecek
olursa, o benim kardeşim, vasim ve aranızdaki halifem olacaktır.

Hepsi sustu, Hz. Ali hariç. O hemen ayağa kalktı ve, “Ey Allah’ın Resulü! Allah’ın
sana gönderdiği mesaj konusunda ben senin vezirin, destekleyicin olurum.” dedi. Hz.
Peygamber (s.a.a), ona oturmasını emretti ve çağrısını tekrarladı. Yine Hz. Ali’den başka
ona cevap veren olmadı. Hz. Ali, onun çağrısını bir kere daha olumlu karşılayarak
desteğini ve yardım vaadini ilân etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) toplantıda
bulunan akrabalarına dönerek şöyle dedi: “Bu, benim kardeşim, vasim ve aranızdaki
halifemdir. Sözünü dinleyin ve ona itaat edin.” Hz. Peygamber böyle deyince, toplantıya
katılanlar toplantı yerini terk ettiler. Dağılırken Ebu Talib’e, “Yeğenin sana oğlunun
sözünü dinleyip ona itaat etmeni emretti.” diyerek onu alaya aldılar.

Böylece İslam Peygamberi’nin ilk vasisi, Allah’ın son elçisinin vasıtasıyla, peygamberliğinin
ilanının başlarında, henüz onun dinine birkaç kişiden fazla kimsenin
girmediği bir zamanda tayin edilmiş oldu.

Resulullah’ın aynı günde hem kendi peygamberliğini, hem de Ali’nin imametini
ilan etmesi; akrabalarına, “Ben, Allah’ın elçisi ve peygamberiyim.” dediği günde “Ali,
benim vasim ve halifemdir.” demesi, “imamet”in İslam’daki yerini ve önemini, aynı
zamanda imametin her zaman nübüvvetin tamamlayıcısı olduğunu açık bir şekilde
göstermektedir.

Bu hadis, birçok kaynakta rivayet edilmiştir. Nitekim birbirine yakın ifadelerle şu
eserlerde mevcuttur:

Muhammed b. Cerir Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Müluk, c.2, s.217, Beyrut, Daru’l-
Kamusi’l-Hadis; İbn Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s 63, Beyrut, Daru Sadır, Hicrî 1399; el-
Halebi eş-Şafii Es-Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.460; İbn Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, c.13,
s.211, Tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, birinci baskı, Kahire, Daru İhyai’l-Kütübi’l Arabiyye,
Hicrî 1378.

140- (S. 27, A. 40) Ayetin metnine daha mutabık bir tercüme şöyle yapılabilir:
“Bakışın sana geri dönmeden ben o tahtı sana getiririm.” Buna göre şu anlam kastedilmiştir:
Baktığında, bakılan şeyden ışık gözüne yansımadan önce veya bakışını baktığın
yerden alıp başka bir yere çevirmeden önce…”

İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Allah’ın ism-i a’zamı yetmiş
üç harften ibarettir. (Hz. Süleyman’ın vasisi olan) Asif’in yanında yalnız bir harf
bulunmaktaydı; onu söylediğinde, onunla Belkıs’ın tahtı arasında yer çöktü (mesafe
aradan kalktı). Öyle ki tahtı eliyle tutabildi. Sonra yer, göz kırpmasından daha çabuk
bir zamanda eski haline döndü. Bizim (Ehl-i Beyt) yanımızda ise yetmiş iki harf bulunmaktadır.
Bir harf ise, Allah’ın yanındadır; onu kendi gayb ilminde gizlemiştir. Her
oluşum ve güç yalnız Allah iledir.” (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.) Bazı kimseler Peygamber
(s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları’nın tekvin âleminde velayet ve tasarruf gücüne
sahip olduklarını inkâr eder ve buna bir delilin olmadığını, hatta bazıları daha ileri
giderek bunun tevhit inancına ters düştüğünü ileri sürerler. Oysaki bu ayet vb. deliller,
Kitap ilmini taşıyan kimsenin Allah’in izniyle bu âlemde tasarruf gücüne sahip olduğunu
açıkça bildirmektedir. Her halukarda bu konu inanç esaslarına girmez; Ehl-i Beyt
imamları hakkında inanılması gereken miktar, onların Allah’ın iradesi ile kendilerinin
hak imam olduklarını isbatlamak için gereken yerlerde keramet yoluyla bu âlemde
tasarruf yetkisine sahip olduklarıdır.

141- (S. 28, A. 5) Resulullah (s.a.a), Hz. Ali (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt İmamları’ndan
gelen birçok hadiste, bu ayette Ehl-i Beyt’in zulme uğradıktan ve müstazaf olduktan
sonra ilahî irade gereği yeryüzüne egemen olacakları müjdesine işaret edildiği açıklanmıştır.
Ali (a.s)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Mutlaka dünya serkeşliğinden sonra,
dişi devenin yavrusuna meyletmesi gibi bize meyleder.” Sonra yukarıdaki ayeti okudular.
Birtakım hadislerde bunun Hz. Mehdi’nin zuhuru döneminde gerçekleşeceği açıklanmıştır.
Açıktır ki bu mana, ayetin İsrailoğulları hakkında nazil olmasıyla çelişmez.
Çünkü Kur’ân ayetleri bir kavim hakkında nazil olsa da o kavme tahsis edilmez. Taşıdığı
anlam bir ilahî sünnet olarak diğer örneklere de tatbik edilir. İmam Zeynelabidin
(a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Muhammed’i müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderen
Allah’a andolsun ki, biz Ehl-i Beyt’ten ve Şiasından iyiler, Musa ve onun taraftarlarının
konumundadırlar. Bizim düşmanlarımız ve onlara uyanlar da, Firavun ve yandaşları
konumundadırlar.” (Birinci hadis için bk. es-Safî, Nehcü’l-Belağa’dan naklen ve ikinci hadis
için bk. Cevamiu’l Cami Tefsiri.)

142- (S. 28, A. 24) Rivayete göre Hz. Musa, bu duasıyla açlığını gidermek için
Allah’tan yemek için bir şey istemiştir. (bk. es-Safî ve el-Kummî Tefsirleri.)

143- (S. 28, A. 25) Rivayete göre İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Hz. Musa, Şuayb’in kızına, “Sen arkadan yürü, ben önden gideceğim; eğer yanlış
yoldan gidersem, yolu bana bildir. Çünkü biz, kadınların arkasına bakmayan bir topluluğuz.”
demiştir. (bk. es-Safî, Men La Yahzuruhu’l-Fakih’ten naklen.)

144- (S. 28, A. 56) Ali b. Ukbe, babası vasıtasıyla İmam Cafer Sadık (a.s)’dan
şöyle nakleder: “İşinizi Allah için yapın; insanlar için yapmayın. Allah için olan Allah
içindir. Fakat insanlar için olan Allah’ın katına çıkmaz. İnsanlarla dininiz konusunda
çekişmeyin. Çünkü çekişmek kalbi hasta eder. Allah Teala Peygamberi’ne (s.a.a) şöyle
buyurmuştur: “Kuşkusuz, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; Allah dilediğini hidayete
erdirir.” Yine, “Sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın?” demiştir. İnsanları
bırakın; onlar, (dinlerini) insanlardan almışlar. Fakat siz, Resulullah’tan almışsınız.
Babamdan şöyle duydum: Allah bir kul için bu mektebe girmeyi yazarsa, o, bir kuşun
yuvasına gelmesinden daha hızlı bir şekilde bu mektebe girer.” (bk. el-Kâfî, c.1, s.166.)
Bazı kimseler bu ayetin Ebu Talib hakkında nazil olduğunu ve onun iman etmediğini
ileri sürmüşlerdir. Umeyye ve Abbas oğulları, Hz. Ali’ye olan düşmanlıkları
yüzünden Hz. Ali’nin babası yani Hz. Ebu Talip hakkında bu gibi yalan rivayetlerin
yayılmasına ortam hazırlamışlardır. Oysa bu doğru değildir. Ehl-i Beyt İmamları, Ebu
Talib’in iman ettiğini hatta Ebu Talib’in imanının masumlar dışında, tüm insanların
imanından daha kuvvetli olduğunu açıklamışlardır. Ve Ebu Talib’in imanında şüphe etmenin,
kişinin imanında bozukluk olduğunun bir belirtisi olduğunu bildirmişlerdir. Bu
konuda onlarca hadis Ehl-i Beyt İmamları’ndan muteber senetlerle gelmiştir. Hz. Ebu
Talib’ten kalan ve bugün elimizde bulunan şiir divanı, onun Peygamber’e olan güçlü
imanını açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin bir şiirinde şu beyitler vardır:
Bilmez misiniz Muhammed, Musa gibi
İlk kitapta yazılı bir peygamberdir.
O, beyaz yüzlüdür; bulutlardan yüzü hürmetine yağmur beklenir.
Öksüzlerin bakıcısı ve yaşlı kadınların sığınağıdır…
Hatta Hz. Ebu Talib’in, babası Abdulmuttalib’den sonra Hz. İsa (a.s)’ın son vasisi
olduğu ve peygamberlerin özel vasiyet ve miraslarını taşıdığı ve onları Peygamber
(s.a.a)’e verdiği kaydedilmiştir. Buna göre Hz. Ebu Talib, tevhid dini üzere olan bir
vasidi. (bk. es-Safî ve Mecmau’l-Beyan Tefsiri.)

145- (S. 28, A. 68) Bu ayet, peygamber ve imamın insanların seçmesiyle belirlenemeyeceğinin
bir delildir. Çünkü Peygamber ve İmam’ın taşımaları gereken masum
olma gibi vasıflar, kişilerin kendi başlarına teşhis edebilecekleri özellikler türünden
değildir. Bu özellikler, daha çok insanın içinde gizli olan sıfatlarla ilişkilidir. Bu konu,
Ehl-i Beyt’en gelen birçok hadiste açıklanmıştır. Özellikle İmam Rıza (a.s)’dan rivayet
edilen bir hadiste, imamın taşıması gereken yüce ilahî vasıflar açıklandıktan sonra, bu
vasıfları taşıyan kişinin ancak Allah’ın tanıtmasıyla tanınabileceği hususu, bu ayete istinat
edilerek açıklanmıştır. (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.) İmam Mehdi (a.s)’ın, “Niçin
insanlar kendilerine imam seçmekten alıkonmuşlardır.” diye sorulan bir soruya şöyle
cevap verdiği nakledilir: “İmam’dan maksat, ıslah eden biri olması mı, yoksa bozgunculuk
yapan biri olması mı?” dinleyenler, “Maksat, ıslah eden biridir.” derler. İmam,
“İnsanların ıslah eden bir imam ararken bozgunculuk yapan birini seçmeleri mümkün
mü?” diye sorar. “Evet.” derler. Bunun üzerine İmam, “İşte imam seçiminin insanlara
bırakılmamış olmasının sebebi budur.” der. (bk. es-Safî, İkmalü’d-Din’den naklen.)

146- (S. 30, A. 38) Kuleynî, şöyle nakleder: İmam Musa Kâzım (a.s), Abbasî halifesi
Mehdi’nin halktan haksızca alınan malları geri verdiğini öğrenince, “Ey Müminlerin
Emîri! Bizden alınan malımız neden geri verilmiyor?” dedi. O, “O hak nedir?” diye
sordu. İmam şöyle dedi: “Yüce Allah, Peygamberi için Fedek ve etrafını fethedince
bu bölgeye bir at veya deve sürülmemişti. (Savaşla alınmamıştı. Bu yüzden Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan açıklama gereği bu bölgede ele geçirilen mal ve arazi Peygamber’e
ait sayılırdı.) Bunun üzerine Allah Teala, “Yakınlarının hakkını ver.” ayetini indirdi.
Peygamber, bunların kim olduklarını bilmedi. Bunu Cebrail’e sordu. Cebrail de bu
konu da yüce Rabbine başvurdu. Allah vahiy ile şöyle bildirdi: “Fatıma’ya Fedek’i ver.”
Bunun üzerine Peygamber, Fatıma’yı sesledi ve, “Allah Fedek’i sana vermemi emretti.”
dedi. Fatıma, “Allah’tan ve senden kabul ediyorum.” dedi.

147- (S. 31, A. 12) Mecmau’l-Beyan tefsirinde Resulullah’ın (s.a.a) şöyle dediği
nakledilmektedir: “Gerçeği söylüyorum ki, Lokman peygamber değildi. O, çok düşünen
ve güzel bir yakine sahip olan bir kimse idi. O, Allah’ı sevdi; Allah da onu sevdi ve
ona hikmeti verdi. Günün ortasında uykudayken kendisine şöyle bir ses geldi: “Ey Lokman!
İster misin, Allah seni yeryüzünde kendine halife kılsın da insanlar arasında hak
üzere hükmedesin?” O, sese şöyle karşılık verdi: “Eğer Rabbim beni muhayyer kılarsa,
ben, bela ve imtihana duçar olmak yerine afiyeti seçerim; ama buna karar vermişse,
emri dinler ve gönül rahatlığıyla kabul ederim. Çünkü biliyorum ki, eğer Rabbim bunu
isterse, bana yardım eder ve beni korur.” Melekler, kendilerini görmeyeceği bir şekilde
ona şöyle seslendiler: “Niçin kabul etmedin ey Lokman?” O şöyle dedi: “Çünkü yargı,
makamların en çetini ve en zorudur. Her taraftan zulüm onu çevreler. Eğer kişi hakkı
yerine getirirse, hakka uygun hüküm verirse, kurtuluşu hak eder. Eğer hata ederse,
gerçekte cennetin yolunu şaşırmış olur. Dünyada hakir olup ahirette onurlu olmak,
dünyada onurlu olup ahirette hor ve hakir olmaktan daha iyidir. Kim dünyayı seçerse,
dünya elinden çıkar ve ahirete de ulaşmaz.” Melekler, onun bu güzel mantığına şaşırdılar.
Bunun üzerine bir uykuda kendisine hikmet verildi. Artık uyandıktan sonra, o
hikmeti konuşmaya başladı. O Davud’u hikmetiyle destekliyordu. Hz. Davud ona, “Ne
mutlu sana, ey Lokman! Sana hikmet verildi, bela da senden uzaklaştırıldı.”demiştir.
(bk. et-Tefsiru’s-Safi, Mecmau’l-Beyan’dan naklen.)

148- (S. 33, A. 33) Bu ayet Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin her türlü kötülükten temiz
kılındıklarının yani masum olduklarının delildir. Çünkü ayette “yalnızca siz Ehl-i
Beyt’ten” sözü bunun Ehl-i Beyt’e özgü bir makam olduğunu gösterir; açıktır ki bu,
bütün insanların temiz olmasıyla ilgili teşrii iradeden farklıdır. Bu ayette geçen Ehl-i
Beyt ifadesinden maksadın özel kişiler yani Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali, Hz. Fatıma,
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğu onlarca hadiste açıklanmıştır. Hz. Peygamber
(s.a.a) âbasını bunların üzerine çekerek bu ayetin bunlara mahsus olduğunu açıklamış
ve hanımlarının bu ayete girmediklerini bildirmiştir. Sözle bildirmekle kalmayıp
âbasını da üzerlerine çekerek bunu görsel olarak göstermesi bu konuda her türlü şüpheyi
gidermek içindir.

Hâkim, Müstederekü’s-Sahihayn adlı tanınmış eserinde Abdullah b. Cafer b. Ebî
Talib’den şöyle nakletmektedir: “Allah Resulü, Allah’ın rahmetinin inişini gördüğünde
şöyle buyurdular: “Safiye! Çağırın!” “Kimi çağıralım ey Allah’ın Resulü?” deyince,
“Ehl-i Beyt’imi; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırın!” buyurdular. Onlar geldiğinde,
Peygamber-i Ekrem, kisasını onların üzerine örttüler ve daha sonra mübarek ellerini
göğe kaldırarak şöyle buyurdular: “Allah’ım! Bunlar, benim soyum ve evlatlarımdır.
Allah’ım! Muhammed ve onun soyuna selam gönder.” İşte bu sırada Allah Teala şu
ayeti nazil buyurdular: “Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği
gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”1
Hâkim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu kabul etmiştir.
Müslim Sahih’inde, Hâkim Müstedrek’inde, Beyhakî es-Sünenü’l-Kubra’sında
ve Taberî, İbn Kesir ve Suyutî tefsirlerinde Aişe’den şöyle nakletmektedirler (metin
Sahih-i Müslim’e aittir):
Bir gün Allah Resulü (s.a.a) sırtında siyah keçi kılından örülmüş, desenli bir aba ile
dışarı çıktı. Önce Hasan geldi, onu abasının altına aldı; sonra Hüseyin geldi, onu
da abasının altına aldı; daha sonra Fatıma geldi ve abanın altına girdi; daha sonra
da Ali geldi, onu da diğerleriyle birlikte abanın altına aldı ve şöyle buyurdu: “Kuşkusuz
Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz
yapmak istiyor.”

Aişe’nin rivayeti şu şahıslar tarafından nakledilmiştir: Müslim, Sahih, Ehl-i Beyt’in
Faziletleri Babı, c.7, s.130; Beyhakî, es-Sünen’ül-Kubra, Peygamberin (s.a.a) Ehl-i
Beyt’i Kimlerdir Babı, c.2, s.149; Taberi, Tefsir, c.2, s.5; İbn Kesir, Tefsir, c.3, s.485 ve
Suyutî, ed-Dürr’ül-Mensur, c.5, s.198-199.
Tirmizi, Sünen’inde sahih olduğunu vurgulayarak Ummu Seleme’den şu hadisi
nakleder: Resulullah (s.a.a) Hasan, Hüseyn, Ali ve Fatıma’nın üzerine bir örtü (kisa)

1- Sahih-i Müslim’de belirtildiğine göre Zeyd b. Erkam da, Resulullah (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’inin ki –
ler olduğu ve Peygamber (s.a.a)’in hanımlarının da Ehl-i Beyt’ten olup olmadığı sorulduğunda şöyle cevap
vermiştir: “Hayır! Allah’a andolsun ki hayır! Kadın, belli bir süre kocasıyla kalır ve kocası onu boşayacak
olursa, ailesinin yanına döner. Halbuki Peygamber’in Ehl-i Beyt’i, onun bizzat kendi ailesi ve birinci dereceden akrabalarıdır. Onlar, kendilerine sadaka haram kılınan yakınlarıdır.” Bk. Sahih-i Müslim, Hz. Ali
(a.s)’ın Faziletleri Babı, c.7, s.133; Müstedrek’üs-Sahihayn, c.3, s.147 – 148.
çekti ve sonra şöyle dedi Allah! Bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve yakınlarımdırlar, bunlardan
her türlü pisliği gider ve bunları tertemiz kıl. Ummu Seleme: Ben de onlarla birlikte
miyim? diye sorar, Resulullah “Sen hayır üzeresin.” der. (bk. Tirmizi c. 5 s. 36)1
Bu hadis de açıkça Ehl-i Beyt’in özel kişilerden ibaret olduğunu ve Peygamber’in
eşlerinin bunlardan olmadığını bildirir.

149- (S. 33, A. 37) İmam Rıza (a.s)’dan gelen, peygamberlerin masumluğuna dair
bir hadiste şöyle denmiştir: “Allah Teala, Peygamberi’ne dünyadaki ve ahiretteki eşlerinin
isimlerini… açıklamıştı. Bunların arasında Zeyneb bint-i Cahş’ın da ismi bulunuyordu.
Zeyneb, o dönemde Zeyd’in hanımı idi. Resulullah (s.a.a), münafıkların, “Başkasının
hanımını kendi hanımı yapıp müminlerin annelerinden kıldı.” diye dedikodu
yapmalarından korkarak bunu kendi içinde sakladı. Bunun üzerine Allah Teala şöyle
buyurdu: “Allah’ın ortaya çıkaracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun.
Oysa Allah, çekinmene daha layıktı.” Allah Teala, yaratıkları arasında sadece Havva’yı
Adem’le ve Zeyneb’i Peygamber’le ve Fatıma’yı Ali ile evlendirmeyi üstlenmiştir.
Zeyneb’i Peygamber’le evlendirmesi hakkında şöyle buyurmuştur: “Zeyd, ondan ilişkisini
kesince (kendi isteğiyle onu boşayınca) onu seninle evlendirdik.” (bk. el-Burhan
Tefsiri, Uyun-u Ahbari’r-Rıza’dan naklen.)

150- (S. 33, A. 40) Peygamber’in (s.a.a) Kasım, Tahir, Tayyib ve İbrahim’in babası
olması ve keza sahih hadislerde, “Bu oğlum Hasan, efendidir.” veya Hasan ve Hüseyin
için, “Şu iki çocuğum imamdırlar, ister kıyam etsinler, ister kıyam etmesinler.” buyurması,
bununla çelişmez; çünkü bunlar, “sizin erkekleriniz” tabirinin kapsamına girmez.
Çünkü bunlar, Peygamber’in kendi oğullarıdır; başkalarının oğulları değillerdir. Ayette
kastedilen, başkalarının oğullarıdır; yani ayet, oğulluğun gerçek oğul sayılamayacağını
açıklamak istiyor. (bk. et-Tefsiru’s-Safi.)

151- (S. 37, A. -) Adını, birinci ayetinde geçen “sıra sıra dizilen melekler” anlamındaki
es-Sâffât kelimesinden alır. İmam Kâzım (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Bu
sure ölüm acısı çeken kimsenin yanında okunursa, Allah Teala mutlaka onun rahatlığını
çabuklaştırır.” (bk. es-Safî, el-Kâfî’den naklen.) Yine aynı eserde, Sevabu’l-A’mal
kitabından naklen bu surenin cuma günleri okunması için birçok özellik zikredilmiştir.
Bunlar arasında, belalardan korunmak ve rızkın bollaşması da yer alır.

152- (S. 37, A. 125) Kummî Tefsiri’nde yer aldığına göre bu kavmin “Ba’l” adında
bir putları vardı. Bu putun “Ba’lbek” şehrinde yer aldığı, altından yapılmış olduğu ve
dört yüz koruyucusunun olduğu da nakledilmiştir. Diğer bir nokta da şudur ki ayette
geçen “yaratıcı” sözcüğü yoktan var eden anlamında değildir; var olan bir şeye ölçü
veren anlamındadır. Nitekim Arapçada yaratıcı anlamına gelen “halık” kelimesinin bir
anlamı da ölçü verendir. (bk. Kummî Tefsiri ve Lisanu’l-Arab, halege maddesi.)

153- (S. 38, A. -) Adını ilk ayetinden almıştır. İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan
şöyle nakledilmiştir: “Kim cuma gecesi Sâd Sûresi’ni okursa, ona dünya ve ahiret hayrından
mürsel peygamber ve mukarreb melekten başka kimseye verilmeyenler verilir.
Allah, onu ve ailesini ve ailesinden sayılmayan hizmetçisini de cennette yerleştirir ve
şefaati için de bir had olmaz.” (Mecmau’l-Beyan Tefsiri, Tefsiru’l-Ayyaşi’den naklen.)

154- (S. 42, A. 23) Tefsir, hadis ve tarih yazarları, bu ayetteki “Kurba” (Peygamber’in
yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s)” olduğunu
nakletmişlerdir.
Zemahşerî, el-Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazıyor: “Nakledilmiştir ki, müşrikler
bir gün toplanıp kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Acaba Muhammed, yaptıklarına
karşılık olarak bir şey isteyecek mi?” O zaman, “Buna karşılık sizden o yakınlarımı
(Ehl-i Beyt’imi) sevmekten başka bir mükâfat istemem.” ayeti nazil oldu.”
Zemahşerî daha sonra sözüne şöyle devam ediyor: “Bu ayet nazil olduğu zaman
Peygamber’e, “Ya Resulallah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?”
diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.a), “Onlar Ali, Fatıma ve iki evladı Hasan ve
Hüseyin’dir.” diye buyurdular.”
Ahmed b. Hanbel de, Müsned’inde kendi senedi ile Said b. Cübeyr’den, o da İbn
Abbas’tan (r.a) şöyle nakleder: “Meveddet Ayeti nazil olduğunda Peygamber’e, “Ya
Resulallah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?” diye sordular.
Resulullah, “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” diye buyurdu.”İbn Münzir, İbn
Ebî Hatem, İbn Merdeveyh ve Taberanî, İbn Abbas’tan şöyle naklederler: “Meveddet
Ayeti nazil olunca Müslümanlar, “Ya Resulallah! Muhabbet ve sevgileri bizlere farz
olan yakınların kimlerdir?” diye sordular. Resulullah (s.a.a), “Ali, Fatıma ve onların
iki evladıdır.” diye buyurdular.”
(Bu hadis, şu kaynaklarda da az bir farkla nakledilmiştir: Suyutî, İhya’ül-Meyt Bi
Fezail-i Ehl’il-Beyt, s.8; Suyutî, ed-Dürr’ül-Mensur, c.6, s.7; Taberanî, el-Mu’cem’ül-Kebir,
Müsned-i İmam Hasan, c.1, s.125; Heysemî, Mecma’üz-Zevaid, c.9, s.168; Taberî, Zehair’ul-
Ukba, s.25; İbn Sabbağ Malikî, el-Füsul’ül-Mühimme, s.29; Kurtubî, el-Camiu Li Ahkâm’il-
Kur’ân, c.16, s.21-22.)
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.a)’in, ümmetine, “Ben sizden peygamberlik
ve Allah’ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zahmetler ve zorluklar karşısında
Ehl-i Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka hiçbir ücret istemiyorum.” demesini
emrederken, gerçekte ümmetin takip edeceği doğru yolu, inançlarını ve şeriatın hükümlerini
öğrenmekte kime başvuracaklarını onlara göstermiş ve bu vesileyle ümmeti
Ehl-i Beyt’in yoluna sevk etmek istemiştir. Nitekim diğer bir ayette şöyle buyurur: “De
ki: “Buna (elçiliğe) karşılık sizden, Rabbine doğru bir yol tutmak isteyen kimseler dışında
bir ücret istemem.” (Furkan: 57)

Karşılık isteyen Peygamber, bu isteğe muhatap olan ümmet karşılık ise Ehl-i Beyt
sevgisidir ki Furkan suresindeki ayet bunu doğru yol olarak nitelendirmiştir. Bu da
Ehl-i Beyt’e bağlılığın farz olduğunu ve doğru yolun bu sevgiyi taşımak ve bunun gereğini
yerine getirmek olduğunu ortaya koyar.

155- (S. 47) İkinci ayetinde Hz. Muhammed’in adı geçtiği için bu adı almıştır.
Bu sureye “Kıtal Sûresi” de denir. İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir:
“Kim Ellezine Keferu (Muhammed) Sûresi’ni okursa, asla kuşkuya kapılmaz,
dini hususunda şüphe etmez ve Allah onu asla fakirliğe ve hükümdardan dolayı
korkuya duçar etmez. Ölünceye kadar şüphe ve küfürden korunmuş olur. Ölünce
de Allah, bin meleği kabrinde onunla görevlendirir, onlar onun mezarında namaz
kılarlar ve namazlarının sevabı ona yazılır. Sonra da onu Allah’ın katında güvenilir
mevkiye yerleşinceye kadar uğurlarlar. Böylece Allah’ın ve Muhammed’in güveninde
olur.” (bk. es-Safî Tefsiri.)

156- (S. 49, A. 6) Bu ayet, Velid b. Ukbe hakkında nazil olmuştur. Peygamber
(s.a.a), onu Benî Mustalik’tan zekât toplamaya göndermişti. Velid’in adı geçen taifeye
karşı kini vardı. Onlar, bu adamın geldiğini işitince onu karşılamak için dışarı çıktılar.
Velid ise, onların savaşmak için çıktıklarını sandı ve Peygamber’in yanına geri döndü.
Peygamber’e onların dinden döndüklerini ve artık zekât vermediklerini bildirdi.
Resulullah, onlarla savaşmayı düşünmeye başladı. Bunun üzerine bu ayet indi. Velid,
halifeler döneminde ve özellikle Emevîler zamanında önemli makamlara getirilmiştir.
Ehl-i Beyt’e düşmanlığı ile tanınmaktadır. İmam Hasan (a.s)’ın onun Hz. Ali (a.s)’a
dil uzatmalarına karşı şöyle karşılık verdiği nakledilir: “Ey Velid b. Ukbe! Seni Ali’ye
düşman kesilmenden dolayı asla kınamıyorum. Çünkü o, şarap içtiğin için sana seksen
kırbaç vurmuş ve Bedir Savaşı’nda babanı öldürmüştür. Nasıl ona söversin?! Oysa Allah,
Kur’ân’ın sekiz yerinde onu mümin diye adlandırmıştır ve seni fasık olarak isimlendirmiştir.
Nitekim Allah, “Mümin olan kimse fasık olan kimse gibi midir?” buyuruyor.
Yine buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun
doğruluğunu araştırın…” (bk. Tabersî, el-İhticac, c.1, s.412.)

157- (S. 53, A. 39) İnsan, başkalarının yaptığı günahlardan sorumlu tutulup cezalandırılamayacağı
gibi, başkalarının yaptığı hayır işlerden dolayı da mükâfatlandırılmaz.
Başkalarının, ölmüş bir kişi tarafından veya ona sevabı ulaşsın diye yaptığı iyi amellerden
dolayı ölünün mükâfatlandırılmasına gelince, bu, bir manada kişinin kendi çabalarından
sayılır. Çünkü kişi, birinin kalbinde iman, arkadaşlık, akrabalık vb. bağlardan
dolayı icat ettiği muhabbet sonucu, gerçekte onun kendisi için amel yapmasına sebep
oluyor. Veya kazandığı halal mal ile birinin onun tarafından bazı amelleri yerine getirmesi
de yine onun çabasının bir sonucu sayılır. Kısacası bütün bu çabalar, onun kendi
çabalarından sayılır ve dolayısıyla da mükâfatı hak eder. (bk. es-Safî.)

158- (S. 55, A. 17) Hz. Emîrü’l-Müminin Ali (a.s)’dan bu ayet hakkında sorulduğunda
şöyle dedi: “Kışın doğusuyla yazın doğusu farklıdır. Bu ise güneşin yaklaşıp
uzaklaşmasından anlaşılır.” Ve şöyle dedi: “Ama “Doğuların Rabbi ve batıların Rabbi”
ayetine gelince, güneşin üç yüz altmış burcu vardır, her gün bir burçtan doğar ve
diğerinde batar ve ancak gelen yıl tekrar oraya döner.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi, el-İhticac
kitabından naklen.)

159- (S. 55, A. 46) Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Kime bir çirkin iş ve şehvet
sunulur da Allah’ın korkusundan ondan kaçınırsa, Allah, ateşi ona haram eder (artık
cehenneme girmez), onu (kıyametin kopması sırasındaki) büyük korkudan korur
ve kitabında “Rabbinin makamından korkana iki cennet vardır.” diye vadettiğini onun
hakkında gerçekleştirir.” (bk. es-Safî, el-Fakih kitabının Menahi’n-Nebi bölümünden naklen.)

160- (S. 57, A. 3) İbn Ebî Ya’fur anlatıyor: İmam Cafer Sadık’a, yüce Allah’ın “O
ilktir, sondur.” sözü hakkında sordum ve şöyle dedim: “İlk oluşunu anladık, ancak son
oluşunun tefsirini bize beyan buyur.” İmam şöyle dedi: “Kuşkusuz, her şey, mutlaka
yok olur veya değişir ya da değişiklik ve zevale maruz kalır yahut bir renkten başka
bir renge, bir biçimden başka bir biçime, bir vasıftan başka bir vasfa, çokluktan azlığa
veya azlıktan çokluğa dönüşür. Sadece âlemlerin Rabbi böyle değildir. O, ezelden beri
ve sonsuza dek bir hal üzeredir. Demek O, her şeyden önce olan ilktir ve her şeyden
sonra olan sondur. İnsanda ve diğer varlıklarda olduğu gibi O, sıfat ve isimler yönünden
değişikliğe maruz kalmaz. Örneğin insan; bazen toprak, bazen et, bazen çürümüş
bir kemik vaziyetindedir veya hurma; bir aşamada büsr, bir aşamada rutab, bir aşamada
beleh ve bir aşamada da temr (yetişmiş hurma) olur. Böylece isim ve vasıfları
değişir. Oysa yüce Allah bundan münezzehtir.” (el-Kâfî, c.1, s.115.)

161- (S. 58, A. 12) Bu ayet Hz. Ali (a.s) hakkında inmiştir. Taberi, Zimehşari,
Sa’lebi ve Razi kendi tefsirlerinde bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu açıkça
naklettikleri gibi, Ehl-i Beyt kaynaklı Kummi, Tabersi, es-Safi, Burhan vb. tefsirler
de aynı konuyu çeşitli senetlerle Hz. Ali, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık
ve İbn Abbas’tan aktarmışlardır.
Bu hususta, Ehl-i Sünnet’in muteber kaynaklarından sayılan el-Mustedrek Ale’s-
Sahihayn kitabında yer alan Taberi ve diğerlerinin de naklettiği bir hadisi aktarmakla
yetinelim:
Hz. Ali (a.s) şöyle dedi: Allah’ın kitabında öyle bir ayet var ki benden önce ona kimse
amel etmemiştir, benden sonra da ona kimse amel etmez. O da Necva ayetidir.
(Peygamber’le gizli konuşmak isteyenin önce sadaka vermesi gerektiğini açıklayan
Mücadele suresinin 12. ayeti). Benim bir dinarim vardı da onu on dirheme sattım,
Resulullah’la gizlice konuşmak istediğim her seferde onun bir dirhemini sadaka olarak
verdim. Sonra bu ayet, “Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz
mu?! Bunu yapmadığınıza ve Allah tövbenizi kabul ettiğine göre, artık namazı

hakkıyla kılın, zekâtı verin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan
iyice haberdardır.” ayeti ile neshedildi. (hükmü kaldırıldı).
Burada kısaca şu noktaya işaret etmek gerekir ki Resulullah’la (s.a.a) gizli konuşmak
için sadaka vermenin gerekli kılınışı zenginlerin ve nüfuz sahibi kişilerin
Resulullah’la özel görüşme talebinde bulunmalarının çoğalması üzerine inmiş ve onların
özel görüşme talepleri konusunda yeni bir düzenleme getirmiştir. Fakirlere yardım
mahiyetini taşıyan bu hüküm aynı zamanda, özel görüşme talebinde bulunan kişiler
için bir imtihan sayılıyordu.
Önceden sıkça Peygamber’le (s.a.a) özel görüşme talebinde bulunan kişilerden hiçbiri
bu emirden sonra dinar ve dirhemlerinden geçerek Peygamber’in huzuruna çıkma
talebinde bulunmadı. Dünya sevgisinden geçerek imtihanda başarılı olan tek kişi Hz.
Ali (a.s) olmuştur. O defalarca sadaka vererek Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna çıkmıştır.
Yüce Allah sonraki ayette ashabı sadaka vermemek için Peygamber’le görüşmek istememelerinden
dolayı kınamış ve sonra da bu hükmün artık kaldırıldığını açıklamıştır.
Peygamber’le özel görüşmek isteyenlerin sadaka vermelerini emreden ayette “Bu,
sizin için daha iyi ve daha temizleyicidir” cümlesinin yer almasına rağmen Fahr-i Razi,
kendi tefsirinde, bu emri yerine getirmenin Hz. Ali için bir fazilet ve üstünlük sayılmayacağını
iddia etmiştir.
O tefsirinde, fakirin gönlünü incittiği, zenginlere de külfet getirdiği ayrıca Müslümanların
birbirlerini yermelerine sonuçta tefrika ve ayrılığa yol açtığı için bu işi
yapmamanın daha üstün ve iyi bir iş olduğunu ileri sürmüş ve kaynaşmaya yol açan
bir iş ayrılığa yol açan işten daha iyidir, demiştir. Sonra da bu gizli konuşmanın farz ve
müstehap bir itaat olmadığını ifade etmiştir. O bu sözleriyle Kur’ân’ın “Bu, sizin için
daha iyi ve daha temizleyicidir.” buyurduğu ve sonraki ayette bu emri yerine getirmeyenlerin
kınandığı gerçeğini tamamen görmezlikten gelmiştir. Onun buradaki gayesi
Hz. Ali’nin üstünlük ve faziletini inkâr etmekten başka bir şey değildir. Acaba bu tavır
açık bir tassup göstergesi sayılmaz mı?

162- (S. 69, A. 44) İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir:
“Kul bir günah yapar da yeni bir nimet ona gelirse, af dilesin; çünkü bu istidracdır
(Allah’ın kulu bilmeyeceği şekilde yavaş yavaş azaba doğru sürüklemesidir).” (bk.
Mecmau’l-Beyan.)

163- (S. 73, A. 4) Hadislerden anlaşılan şu ki: Kur’ân’ı ağır ağır (tertil ile) okumaktan
maksat, şu özelliklere bağlıdır:
1- Harfleri ve kelimeleri doğru bir şekilde eda etmek ve Kur’ân okumada aceleden
sakınmak.
2- Bir kelimenin harflerini veya bir cümlenin kelimelerini dağıtmaktan sakınmak.
3- Kur’ân’ı okurken kalbini ona vermek, kalpten okumak ve ayetlerin anlamına
dikkat etmek.
4- Kur’ân okurken acele etmemek.
5- Güzel sesle Kur’ân okumak.

164- (S. 74, A. 11-14) Bu ayetin Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu nakledilmiştir.
Velid Kureyş’in büyüklerindendi. Kur’ân’ı duyunca ona karşı hayranlığını bildirmekten
çekinmemiş ama müşrik babalarının dinine bağnazlığı ve azgınlığı yüzünden
iman getirmeyip Resulullah’ı büyücü olmakla suçlamıştır.

165- (S. 75, A. -) İmam Muhammed Bâkır (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir:
“Kim La Uksimu suresi’ni çok okursa ve ona amel eden biri olursa, kıyamet günü Allah
-azze ve celle- onu, mezarından en güzel şekilde çıkarır ve Resulullah ile birlikte
meb’us eder. Peygamber (s.a.a), sırattan ve teraziden geçinceye kadar onu müjdeler ve
yüzüne güler.”

166- (S. 75, A. 23) “Rablerine doğru bakarlar”dan kastedilen mananın, hissi bakış
değil, Allah’ın mükâfatına göz dikmek ve O’nun sevabını beklemek olduğu İmam Ali
(a.s)’dan nakledilmiştir. İmam Ali (a.s), buna delil olarak, “Süleyman, ‘Doğru mu söyledin,
yoksa yalancılardan mısın?’ bakacağız.” (Neml: 27) ayetine işaret etmiştir ki, bu
ayette bakmak, beklemek anlamındadır. (Fazl b. Hasan, el-İhticac, c.1, s.249.)

167- (S. 76, A. -) İmam Ali Naki (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim Allah’ın
onu pazartesi gününün şerrinden korumasını dilerse, sabah namazının ilk rekâtında Hel
Eta Ale’l-İnsan suresi’ni okusun.” Sonra İmam şu ayeti okudu: “Allah, onları o günün
şerrinden korudu.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi, el-Emalî kitabından naklen.)

168- (S. 76, A. 1) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Yani ilimde anılmış,
ama yaratıklar arasında anılmamıştı.” (bk. et-Tefsiru’s-Safi, el-Mehasin’den naklen.)

169- (S. 76, A. 7) Zemahşerî, bu ve bundan sonraki ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:
İbn Abbas (r.a) nakletmiştir: Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber
(s.a.a) ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında:
“Ey Ebu’l-Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada.” dediler. Hz. Ali (a.s), Hz.
Fatıma (a.s) ve hizmetçileri Fizze, her üçü, “Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa bulurlarsa, üç
gün oruç tutacağız.” diye adadılar. Hasan ve Hüseyin (a.s) şifa buldular. Fakat o günlerde
evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali (a.s), Şem’un isimli bir Yahudi’den
üç sa’ miktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma (a.s) onun bir sa’ını öğütüp kendi sayılarınca
beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir
dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “Selâm olsun size, ey Muhammed’in Ehl-i
Beyt’i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin.”
Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla
iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra
başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. On
lar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir
gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali (a.s), Hasan
ve Hüseyin (a.s)’ın ellerinden tutup Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna geldiler. Hz.
Peygamber, onları açlıktan titrer hâlde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu hâlde görmek
bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma (a.s)’ın evine geldiler. Hz.
Peygamber kızı Fatıma (a.s)’ı mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri
çukurlaşmış bir hâlde gördü. Bu manzara, Peygamber’i çok üzdü. Bu sırada Cebrail
(a.s) nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt’ten dolayı seni müjdeliyor.”
dedi ve İnsan sûresini Peygamber (s.a.a)’e okudu.” (bk. Zemahşerî, Tefsir-i Keşşaf,
İnsan suresi’nin tefsiri. Aynı hadisi Fahr-i Razî, ve Beyzavi de kendi tefsirlerinde nakletmiştir.
Tabersî de bu hadisi “Mecmau’l-Beyan” adlı tefsirinde nakletmiştir. Bu olayı Ehl-i Sünnet’ten
yirmiye yakın müfessir kendi tefsirlerinde nakletmişlerdir. Ehl-i Beyt İmamları’ndan da bu hususta
birçok hadis nakledilmiştir.)
Ayetlerin akışından da özel bir olaya işaret ettiği kolayca anlaşılmaktadır. Ehl-i
Beyt’in bu davranışı Kur’ân’da övülen fedakârlık ve özveri ilkesinin bir tecellisi sayılır.
Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “…Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile -kardeşleriniöz
nefislerine tercih ederler.” (Haşr, 9)
Buna göre yukarıdaki ayetlerin Ehl-i Beyt hakkında nazil olduğuna gölge düşürmeğe
çalışan Ebu Abdullah Hakim Tirmizî gibi bazı kimselerin bu tavırlarını Ehl-i
Beyt’in faziletlerini gizlemeye çalışan Emevî zihniyetin bir devamı olarak görmek gerekir.
Adı geçen kişi (Hakim Tirmizî), Hz. Ali (a.s) kendi ailesine infak etmesi gerekirken
bu infakı diğerlerine yapması uygun olmazdı, diyerek yukarıdaki ayetin nüzul sebebi
ile ilgili rivayeti hiçbir delil göstermeden reddetmiştir. (bk. el-Fiten, Tezkiretu’l-Mevzuat,
s.99; İbn Cevzi, el-Meczuat, c.1, s.390) Oysa onun bu iddiası temelden geçersizdir.
Çünkü birincisi: Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’i (a.s) normal kişilere benzeterek
onlar hakkında hüküm vermek temelden yanlıştır. Onlar taşıdıkları üstün marifetleri
yüzünden yükümlülükleri de çok daha ağırdı. Onlardan istenen fedakârlık normal insanlardan
elbette istenmemiştir. Nitekim Peygamber’in (s.a.a) elinde bol bir servet olmasına
rağmen (Eşi Hz. Hatice’nin serveti elinde idi) onun hepsini din yolunda harcamış
ve kendisi günlerce açlık çekmiştir. Tabaranî Peygamber’in hizmetçisi olan Enes b.
Malik’ten şöyle nakleder: “Fatıma bir ekmek parçası Peygamber’e getirdi. Peygamber
(s.a.a), “Bu nedir?” diye sordu. Fatıma: “Bir ekmek pişirdim de onun bir parçasını sana
getirmeden gönlüm rahat etmedi.” dedi. Peygamber (s.a.a) ona: “Bil ki bu, babanın
üç günden beri yediği ilk lokmadır.” dedi.” (bk. Tabaranî, el-Mucemu’l-Kebir, c.1, s.258)
Allah’ın her türlü pislikten tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt’in de bu özellik ve vasıflarda
Peygamber’i örnek almaları şaşılacak bir şey değildir.
İkincisi, Ehl-i Beyt’in kapısına gelen kişilerin ne derece felaket ve yoksulluk içinde
oldukları belli değil, o dönemde Müslümanların genel olarak ağır maddi şartlarda yaşadığı
bilinmektedir. Buna göre kapıya gelen kişilerin açlıktan telef olma tehlikesiyle
karşı karşıya gelmiş bulundukları mümkündür. Açıktır ki böyle bir durumda onların
canlarını korumak kendi çocuklarını doyurmaya öncelik taşır. Çünkü kendilerinin ve
çocuklarının bu derecede açlık içinde olmadıkları belliydi. Çünkü en azından başkalarından
borç alabilecek derecede imkanları ve itibarları vardı.
Üçüncüsü, tecrübeyle sabittir ki insan iradi olarak aç kalmak isterse su içmesi kaydıyla
yaklaşık kırk gün bir şey yemeden sağlığını koruyabilir; hatta normal faaliyetlerini
sürdürebilir. Açlık ilk günlerde alışıklığını değiştirdiği için onu rahatsız eder, ama
sonra vücut zahmetli de olsa normal faaliyetlerinde fazla bir değişiklik olmadan bunu
tahammül eder. Bu da gösteriyor ki Ehl-i Beyt böyle bir iş yaparken asla bir tehlikeyle
karşı karşıya değildiler, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için bu zahmete katlanıyordular.
Kurtubi de kendi tefsirinde bu ayetin Ehl-i Beyt hakkında nazil olduğunu en-
Nakkaş, Sa’lebi, el-Kuşeyri ve bir çok müfessirden naklettikten sonra aynı zihniyetle
bu hadisi sahih kabul etmez ve bu ayetlerin her iyilik yapan kişi hakkında geçerli
olduğunu söyler. Oysa ayetlerin akışı açıkça belli kişilerden söz edildiğini gösterir;
bu yüzden ayetin özel kişiler hakkında nazil olmadığını ve genel bir ifade taşıdığını
söylemek her şeyden önce bu ayetlerin akışı ile çelişir.

170- (S. 78, A. -) 30. cüzde surelerin adları genelde birince ayetten iktibas olduğu
için bu surelerin adları hakkında ayrıca açıklama yapmayı gerek görmedik. Elbette bu
kuraldan istisna olarak “Alak” suresi ikinci ayetinde yer alan “Alak” kelimesine ve
“Maun” suresi son ayetinde yer alan “Maun” kelimesine binaen bu isimlerle anılmışlardır.
“İhlas” suresine gelince, şirkten uzak olmak anlamında “İhlas” ve Allah’ı bir
bilmek anlamında “Tevhit” suresi diye adlandırılmıştır. Bu isimler bu mübarek surenin
içeriği ile ilgilidir. Ayrıca Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’ten (s.a) gelen bir çok hadiste
bu sureden “Kul Huvallahu Ehad” suresi diye yad edilmiştir.

171- (S. 80, A. 2) Kör adamdan maksat, Abdullah b. Mektum’dur. Bu şahıs, Kur’ân’ı
öğrenmek için Peygamber (s.a.a)’in huzuruna geldi. Bu sırada Kureyş’in büyüklerinden
bir topluluk Peygamber’in huzurunda bulunuyorlardı. Orada bulunan Emevilerin
büyüklerinden biri, o adam geldiği için yüzünü asıp ona kötü davrandı. Bu ayetler,
o Emevi adamın kınanması ve Abdullah b. Mektum’un saygınlığını hatırlatmak üzere
indi. Bu ayetlerin, o Emevi adamın kınanması hakkında indiği, İmam Cafer Sadık
aleyhisselam’dan nakledilmiştir. Sûrenin bir bölümünde Peygamber’in, söz konusu kişileri
imana davet etmekle ilgilenerek İbn Mektum’a gereken ilgiyi göstermemesine de
işaret olunmuştur. Peygamber (s.a.a)’e hitap olan bölümden de asıl maksadın başkalarının
olduğu bazı büyük müfessirler tarafından beyan edilmiştir. Her halukârda yüzünü
asıp çeviren ve bu ayetlerde kınanan, o Emevi adamdır. (bk. Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri ve
el-Burhan Tefsiri.)

172- (S. 80, A. 24) Zeyd eş-Şehham diyor ki: İmam Muahmmed Bâkır (a.s)’a,
A y e t l e r l e İ l g i l i A ç ı k l a m a l a r □ 63
“İnsan, yediğine bir baksın.” ayeti hakkında ‘Yediği nedir?’ diye sordum. İmam, ‘Aldığı
ilmidir; onu kimden aldığına bakmalıdır.’ dedi.” (el-Kâfî, c.1, s.50.)

173- (S. 83, A. -) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim farz
namazlarında Veylun Li’l-Mutaffifin suresi’ni okursa, Allah ona kıyamet günü ateşten
güven verir; o ateşi görmez, ateş de onu görmez; …ve kıyamet günü hesaba çekilmez.”
(Sevabu’l-A’mal.)

174- (S. 83, A. 14) Zürare, İmam Muahmmed Bâkır (a.s)’dan şöyle nakleder: “Her
kulun kalbinde mutlaka beyaz bir nokta vardır. Günah işledi mi orada bir siyah nokta
belirir. Eğer tövbe ederse, o siyahlık gider; ama günahı sürdürürse, o siyahlık artmaya
başlar ve o beyazlığın tümünü kaplar. O beyazlık tamamen örtülünce, artık o kişi asla
hayra dönemez. Aziz ve celil olan Allah’ın, “Hayır; (onların düşündükleri gibi değil;)
onların yaptıkları işler, (pas gibi) kalplerinin üzerini kaplamıştır.” demesi işte budur.”
(el-Kâfî, c.2, s.273.)

175- (S. 87, A. -) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim
Sebbihi’sme Rabbike’l-A’lâ suresi’ni farz veya nafile namazında okursa, kıyamet günü
ona, ‘Hangi kapısından istersen cennete gir.’ denir.” (bk. Sevabu’l-A’mal.)

176- (S. 88, A. -) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim Hel Etake
Hadisu’l-Gaşiye Sûresi’ni farz veya nafile namazında okursa, Allah onu dünya ve
ahirette merhametiyle kuşatır ve izniyle kıyamet günü ona güven verir.” (bk. Sevabu’l-
A’mal.)

177- (S. 91, A. -) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim gece
veya gündüz Ve’ş-Şems, Ve’l-Leyl, Ve’z-Zuha ve E-Lem Neşreh surelerini çok okursa,
onun yanında olan her şey, hatta saçı, derisi, eti, damarları, kasları, kemikleri ve
yerin üzerinde ona ait olan her şey, kıyamet günü onun lehine şahitlik ederler. Allah
Teala şöyle der: Sizin şahitliğinizi kulum hakkında kabul ettim ve onu geçerli kıldım.
Kulumu cennetime götürün, oradan dilediği yeri seçsin, istediği yeri minnet olmadan
benden taraf bir rahmet ve lütuf olarak ona verin. Esenlik olsun kuluma!” (bk. Sevabu’l-
A’amal.)

178- (S. 108, A. 2) Kevser suresinin 2. ayetini şu şekilde de tercüme edebiliriz:
“Öyleyse sen Rabbine ibadet et ve (namazda tekbir alırken) ellerini yüzünün hizasına
kadar kaldır.”
Konunun açıklaması: Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerde bu surenin ikinci ayeti yani
“Fe-salli li-rabbike ve’nhar” ayeti hakkında üç tefsir zikredilmiştir:
1- “… ve namazda tekbir alırken elleri yüzlerinin hizasına kadar kaldır.” Tabersî,
ayetin bu anlama geldiğini Hz. Emîrü’l-Müminin Ali (a.s) vasıtasıyla Hz. Peygamber
(s.a.a)’den ve beş senetle İmam Ca’fer Sadık’tan (a.s) nakletmiştir. (bk. Mecmau’l-Beyan
Tefsiri.)
2- “… ve namazda düz dur; göğsünü ve boğazını, ön kısımları kıbleye gelecek
şekilde düz tut.” Kuleynî, İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) naklettiği hadiste ayette
ve’nhar kelimesinden maksadın düz durmak ve belini ve boynunu namazda düz tutmak
olduğu nakledilmiştir. (bk. el-Kâfi, c.3 s.337.)
Bu anlamın ayetin nüzul sebebiyle uyumu hakkında şöyle denebilir: Düşmanların
seni sonsuzlukla suçlayarak yermesi, sende etki yapmasın. Rabbin sana bol ve geniş
hayrı vermiştir, öyleyse sen göğsünü gererek ve düz durarak iftiharla Rabbine yönel
ve O’na şükret.
3- “…ve kurban kes.” Bu anlamı Şeyh Tusî, İmam Muhammed Bakır (a.s) ve
İmam Cafer Sadık (a.s)’dan bir senet vermeden nakletmiştir. (bk. et-Tibyan tefsiri.) Nahr
kelimesinin yaygın kullanışı bu anlamı andırdığı için biz Meâl’in birinci baskısında bu
anlamı tercih etmiştik.
Şia’nın büyük fakihlerinden olan Ayetullah Hoi, her üç ihtimalin de ayetin tefsiri
hakkında geçerli olduğuna işaretle şöyle demiştir: “Nahr’dan maksadın Mina’da kesilen
kurbanlık veya kurban bayramında şehirlerde kesilen kurbanlıklar veya namazda
tekbir alırken ellerin boğaza kadar kaldırılması ya da namazda düz durmaktır. Bütün
bu anlamlar ayetin anlamıyla uyum içindedir, çünkü bütün bu ameller o nimetlere karşı
bir çeşit şükür mahiyetini taşırlar.” (bk. el-Beyan Tefsiri, s.101)
Lügat anlamına gelince, bu kelime (en-nahr kelimesi) Lisanu’l-Arab ve diğer
önemli eserlere göre üç temel anlama gelmiştir:
1- Boğaza dokunmak. Bu mana, genel anlamda elini boğazın hizasına kaldırılmasını
da kapsar. Böylece bu mana Ehl-i Beyt’ten gelen birinci tefsiri teyit etmektedir.
2- Namazda düz durmak ve göğsünü ileri vermek. Bu anlamı İbn Manzur mezkur
kitapta Ferra gibi meşhur lügatçilerden nakleder.
3- Boğazlanmak istenen hayvanın boğazına bıçak sokmak ve ona darbe indirmek.
Görüldüğü gibi ayette geçen ve’nhar kelimesi hakkında Ehl-i Beyt’ten gelen her üç
tefsir en-nahr kelimesinin lügat anlamlarıyla tam bir uyum içindedir. Çünkü bu kelime
sadece devenin boğazına bıçak sokmak anlamında değildir; hatta bu mana, bu kelimenin
asıl anlamı değil, sonradan türemiş ikinci veya üçüncü anlamı niteliğindedir.
Kur’ân’daki ayetlerin aynı zamanda çeşitli anlamları içerebileceği kaidesi nazara
alındığında her üç anlamın da ayet hakkında geçerli olduğu söylenebilir. Hatta bu üç
anlam, bir ortak mananın çeşitli örnek ve tecellileri de sayılabilir. Çünkü her üç anlamdaki
ortak mana: Rabbin için Nahret yani göğsü ve boğazı Rabbine yönelt, demektir.
Başka bir ifade ile ayetten anlaşıyor ki varlığın en hassas bölgesi olan ve hayatın bekasını
sağlayan boğazın ve göğsün, -ister bu boğaz ve göğüs insanın kendisine ait olsun
ister malına- Rabbe yönelik olması ve onun emrine hazır durması gerekir. (Elbette bu
açıklama ayetin anlaşılması doğrultusunda bir ihtimalden ibarettir. Kesin olan mana
Ehl-i Beyt’ten gelen lügatin da teyit ettiği zikrettiğimiz manalardır.)

Bazıları da bu ayetteki ve’nhar’den maksadın namazda elleri bağlamak olduğunu
iddia etmişlerdir ve bu anlamda bir rivayet de Hz. Ali (a.s)’dan nakletmişlerdir; ancak
bu rivayet sahih değildir, çünkü bu anlam nahr kelimesinin lügat anlamıyla çeliştiği
gibi Ehl-i Beyt’ten gelen onlarca hadis de bunu açıkça reddetmiştir. (bk. et-Tibyan tefsiri,
Mecmau’l-Beyan Tefsiri ve el-Kâfi, c.3, s.337)

179- (S. 110, A. -) İmam Sadık (a.s)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim İza Cae
Nasru’llahi ve’l-Feth Sûresi’ni bir nafile veya farz namazında okursa, Allah onu bütün
düşmanlarına muzaffer kılar; kıyamet günü Allah’ın, kendisiyle birlikte kabrinden çıkardığı
bir yazı ile gelir ki, o yazıda, “Cehennemin köprüsünden, cehennemden ve cehennemin
uğultusundan güvendedir.” yazılıdır; kıyamette karşılaştığı her şey, cennete
girinceye kadar onu müjdeler ve her hayrı ona bildirir; dünyada arzulamayıp aklından
bile geçirmediği hayır vesileleri onun yüzüne açılır.” (bk. Sevabu’l-A’mal.)